Hasip TAYLAN

hasip.taylan@taek.gov.tr 09 Temmuz 2018 Pazartesi 12:57 DİĞER KÖŞE YAZILARI

KUR’AN VE HADİS IŞIĞINDA DÜNYA HAYATI (18)

b-Ulûhiyette yapılan şirk: Öncelikle Ulûhiyetin ne demek olduğu tanımlamamız gereklidir.
Ulûhiyet:Allah’ın (c.c) Vacibul-Vucüt olduğuna inanmaktır. Yani varlığı elzemdir, kendindendir, eşi ve benzeri yoktur, ezelidir ve ebedidir. Keza Ulûhiyet; Allah’ın (c.c) zatında, sıfatlarında ve isimlerinde, mükemmelliğin ve güzelliğin bütün mertebelerini, sınırsız derecede bulundurma vasfı demektir. Varlığının kendinden olması; başka hiçbir varlığın mevcudiyetine bağlı olmaması ve bütün varlıkların ancak Onun varlığıyla var olmasıdır. Binaenaleyh zatında zıtlar mevcut değildir. Misal: kudretin zıddı olan aczin müdahalesi mümkün değildir. Bu yüzden, kudretinin mertebeleri yoktur. Ezeli olması münasebetiyle, zaman ve mekânla sınırlı olması mümkün değildir. Zamanın ve mekânın bütün kusurlarından ve eksikliklerinden münezzehtir. Ebedi olmasıyla da, bütün zaman ve mekânlara hükmetmekte ve varlık âleminde tasarrufu sürekli ve sınırsızdır. Cenabı Hakk'ın ulûhiyetinin azameti ve Kibriya’sının sonsuz oluşu münasebetiyle, hiçbir varlık tecellisinin dışında kalamayacağı gibi, O’na fiillerinde ortak ve yardımcı da olamaz.
 
Vâcibul-Vücûd’uF.Razi (Rh.a) tefsirinde şöyle tarif edilmektedir: Mahiyeti cüzlerden mürekkep değildir. Yani tektir. Bunun aklî delili şudur: Her mürekkep varlık, meydana gelmesi hususunda, kendi cüzlerinden her birine muhtaçtır. Hâlbuki onun cüzü kendisinden baş­kadır. Her mürekkep başkasıyla ayakta durabilir (kaim olabilir). Başkasıyla kaim olansa, bizatihi kaim olamaz. Böylece de "Kayyum" vasfını alamaz. Allah Teâlâ'nın zatı bakımından tek olduğu sabit olunca, bu aslın iki lâzımının bu­lunması gerekir:
Birinci Lâzım: "Varlık âleminde, her biri zatı gereği vacip olan iki şey yoktur" anlamında, vâcibul-vücûd birdir. Çünkü böyle bir şeyin varlığı kabul edilecek olsa, bu iki şey vâcibu'l-vücûd olma hususunda müşterek, taayyün (ayrı varlık olma) hususunda farklı olurlar. Kendisiyle ortaklığın tahakkuk etti­ği şey, kendisiyle farklılığın tahakkuk ettiği şeyden başkadır. Binaenaleyh, bu iki varlıktan her birinin zatı bakımından iki cüzden mürekkep olması gerekir. Hâlbuki bunun muhal olduğunu açıklamıştık.
İkinci Lâzım: Allah Teâlâ'nın hakikatinin iki cüzden mürekkep olması imkânsız olunca, O'nun bir mekânda bulunması da imkânsız olur. Çünkü bir mekânda yer işgal eden her şey, parçalanabilir ve bölünebilir. Hâlbuki Allah'­ın mürekkep bir varlık olduğunu söylemenin imkânsız olduğu ortadadır. Allah Teâlâ'nın bir mekânda olmadığı sabit olunca, O'nun bir cihette olması da, aynı şekilde imkânsız olur. Çünkü "mütehayyiz" kelimesinin manası, kendi­sine hissî olarak işaret edilmesi mümkün olan demektir. Allah Teâlâ'nın bir mekânda ve bir cihette olmadığı sabit olunca, O'nun uzuvlara sahip olması, hareket ve sükûn halinde bulunması da imkânsız olur. (F. Razi, Bakara 255)
Ulûhiyet’te şirke gelince: Allah’a (c.c); ibadette, sevgide, korkudaümit ve beklentide ve sığınmada ortak koşmaktır. Bu günah, tövbe edilmedikçe Allah'ın bağışlamayacağı bir günahtır. (MecmuulFatava 1/92)
 
Tövbe ile alakalı olarak Allah’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:  قُلْ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ يَنْتَهُوا يُغْفَرْ لَهُمْ مَا قَدْ سَلَفَۚ “O küfüredenlere de ki; eğer vazgeçerlerse (tövbe ederlerse) geçmişteki günahları bağışlanır.” (Enfal 38)
 
İbnü'l-Arabî tövbe hakkında der ki: Bu (tövbe), şanı yüce Allah'ın, insanlara lütfedip ihsan buyurduğu bir rahmettir. Çünkü kâfirler küfrü, çeşitli cürümleri işliyorlar ve masiyet ve günahları irtikâp ediyorlar. Eğer bu (tövbelerine rağmen)  onların sorgulanmalarını gerektirecek olsaydı ebediyen tövbe etmezler ve hiçbir şekilde mağfirete dâhil olamazlardı. Yüce Allah, yoluna dönmeleri halinde onların tövbelerini kolaylaştırmakta ve İslâm'a girmeleri sayesinde onlara mağfiretini bol bol ihsan etmekte ve geçmişte yaptıklarını yıkıp yok etmektedir. Öyle ki bu onların dine girmelerine bir sebep teşkil etsin, Müslümanların söyledikleri sözü kabul etmelerine teşvik edici olsun. Eğer onlar tövbe etmelerine rağmen, herhangi bir şekilde sorgulanacaklarını görecek olsalar, hiçbir zaman ne tövbe ederler, ne de İslâm'a girerler. (KurtubiTfsr.,Enfal 38)
 
Ulûhiyette yapılan şirkin çeşitleri şunlardır:
a) İtikad’ta yapılan şirk: Allah (c.c) dışındakiherhangi bir varlığın ibadete müstahak olduğuna inanmaktır. Bu müstahaklığın; Allah’a (c.c) yapılması gereken ibadetlerin tümünde veya bu ibadetlerden herhangi birinde, başka bir varlığa da sirayet etmesine inanmak, ulûhiyette müşrikliğin sebebidir.
b) İbadette yapılan şirk: Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet etmektir. Bu ibadetler de nevine göre; kalbi, kavli, ameli (efali), mali vs. olan ibadetlerdir. Nitekim Cenab-i Hakk (c.c) kitabında şöyle buyurmaktadır:وقَضٰى رَبُّكَ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُ“Rabbin kendisinden başkasına ibadet etmemeni emretti.” (İsra 23). Bu şirk çeşidini de sınıflara ayırmak mümkündür:
1) Duada yapılan şirk: Hastalıktan şifaya, musibetten felaha, sıkıntılardan feraha, rızık darlığından bolluğa ulaşmak, faydanın elde edilmesi veya zararın defi vb. gibi ancak Allah’ın (c.c) kâdir olduğu hususlarda başka varlıklardan yardım istemektir. Şu Ayet-i kerimede belirtildiği gibi: وَلاَ تَدْعُ مِن دُونِ ٱللَّهِ مَا لاَ يَنفَعُكَ وَلاَ يَضُرُّكَ فَإِن فَعَلْتَ فَإِنَّكَ إِذًا مّنَ ٱلظَّـٰلِمِينَ  “Sana ne bir yarar, ne de bir zarar verebilecek varlıkları Allah'la beraber anıp onlara yalvarıp yakarma. Eğer böyle yaparsan muhakkak ki zalimlerden olursun” (Yunus 106).
Cenâb-ı Hakk'ın "Allah'ı bırakıp da sana ne yarar ne de zarar verebilecek olan nesnelere tapma" buyruğunun ifade ettiği husustur. Zatı gereği mümkin olan varlık, zatlarına nisbetle yok, Hakk'ın yaratmasıyla da mevcutturlar. Durum böyle olunca, Hakk'ın dışında kalanların varlığı, ancak Hakk'ın yaratmasıyla olur. Böyle olması halinde de Hak'tan başka fayda veren, yine O'ndan başka zarar verebilecek olan bir kudret yoktur. Çünkü O'nun zatı hariç, her şey yok olucudur. Durum böyle olunca da, hüküm sadece Allah'ın olup, her iki dünyada kendisine başvurulacak olan, ancak O olmuş olur. (F. Razi, Yunus 106)
Gene başka ayet-i celilede şöyle zikredilmektedir: وَمَنْ اَضَلُّ مِمَّنْ يَدْعُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَنْ لَا يَسْتَج۪يبُ لَهُٓ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ وَهُمْ عَنْ دُعَٓائِهِمْ غَافِلُون “Allah'tan başka kendisine kıyamete kadar cevap veremeyecek olan ve kendilerine yaptıkları duadan habersiz olan kimselere dua eden kişiden daha sapık kim olabilir?.” (Ahkaf 5)
Bu Ayet-i kerimede zikredilen; “Allah’ın dışında kendisine Kıyamete kadar cevap vermeyecek kimseye tapmakta olan kimseden daha sapık olan kimdir?" ifâdesinin başındaki istifham, istifhâm-ı inkâr olup, mana şöyledir: "Allah'ı bırakıp da, putlara tapan ve böylece de onları ilah edinip onlara ibâdet edenden, haktan daha uzak ve cehalete de daha yakın hiçbir kimse yoktur. Çünkü bu putlar, duâ edildiğinde duymazlar. Onların bu dualara ne şu anda, ne de bu günden sonra, Kıyamete değin cevap vermeleri söz konusu değildir." Bu ayette, Kıyamet bu işin son noktası kılınmıştır. Çünkü Kıyamet gününde, Cenâb-ı Hakk'ın o putları dirilteceği, böylece de o putlar ile putlara tapanlar arasında karşılıklı bir konuşmanın meydana geleceği, bundan dolayı da Cenâb-ı Hakk'ın bu günü bir sınır, son nokta kıldığı ileri sürülmüştür.
Bu ifade ile Allah'ın dışında kalan melek, Hz. Isa (as), Uzeyr ve putlar gibi, kendisine tapınılan her şeyin kastedilmiş olduğu da mümkündür. (F.Razi, Ahkaf 5).
Başka bir Ayet-i kerimede âdemoğlunun sıkıntıya düştüğü zaman yardım dilediği ilk ve yegâne varlığın Allah (c.c) olduğu, lakin felaha kavuşunca nasılda nankör olabileceğini dile getirmektedir. Ayet-i celile şöyle buyurmaktadır: فَإِذَا رَكِبُواْ فِى ٱلْفُلْكِ دَعَوُاْ ٱللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ ٱلدّينَ فَلَمَّا نَجَّاهُمْ إِلَى ٱلْبَرّ إِذَا هُمْ يُشْرِكُونَ “Bir gemiye bindikleri zaman (kendilerini tehlikede gördükleri sırada) dini Allah’a has kılarak, yalnız Allah'a yalvarıp yakarırlar. Kurtulup karaya çıktıkları zaman da O'na ortak koşmaya başlarlar” (Ankebut 65).
Bu Ayet-i kerimelerden de anlaşıldığı gibi, Allaha ortak koşan müşrikler, onun, her şeyin yaratıcısı olduğunu, rızıkları onun verdiğini, göklerden yağmur indirip onunla yeryüzünde çeşitli bitkileri kendisinin bitirdiğini kabul etmekte, fakat bununla beraber Allaha yardımcı olurlar inancıyla bir kısım putları ve ben­zeri şeyleri ona ortak koşmaktadırlar. Allah Teâlâ, şirkin her türlüsünü ortadan kaldırmak ve tevhid inancını sağlamlaştırmak için Resulullah’a bu gibi Ayetlerle telkinde bulunuyor ve onu, müşrikleri uyarmakla görevlendiriyor. (Taberi, Ankebut 65)
Benzer başka bir Ayet-i kerimede şöyle zikredilmektedir: وَاِذَا مَسَّكُمُ الضُّرُّ فِي الْبَحْرِ ضَلَّ مَنْ تَدْعُونَ اِلَّٓا اِيَّاهُۚ فَلَمَّا نَجّٰيكُمْ اِلَى الْبَرِّ اَعْرَضْتُمْۜ وَكَانَ الْاِنْسَانُ كَفُورا“Denizde bir tehlikeyle karşılaştığınız zaman, O'ndan (Allah’tan) başka bütün o yalvarıp yakardığınız şeyler sizi yüzüstü bırakır; ama ne zamanki sizi sağ salim karaya çıkarır, hemen O’nda (Allah’tan) yüz çevirirsiniz. İnsan gerçekten çok nankördür!” (İsra 67)
Bu ayet-i kerimenin tefsirinde şunlar yazılmaktadır:  Allah Teâlâ; insanlara bir sıkıntı gelince Allah'a yalvardıklarını ve O'nun dinine döndüklerini haber veriyor. Bu sebeple “Denizde size bir sıkıntı dokununca; yalvardıklarınızın hepsi kaybolur. Ancak O ka­lır.” buyurmaktadır. Yani Allah'tan başka ibadet ettiğiniz her şey kal­binizden silinir gider. Nitekim aynı husus, Ebu Cehil oğlu İkrime için tahakkuk etmiştir. Mekke'nin fethedildiği zaman, Ebu Cehil oğlu İk­rime Hz. Peygamberden kaçıp kurtulmak istemiş ve Habeşistan'a geç­mek üzere deniz yolculuğuna çıkmış. Bu sırada korkunç bir fırtına be­lirmiş. Bunun üzerine gemidekiler birbirlerine demişler ki: Bu fırtı­nanın geçmesi için yalnız ve yalnız bir tek Allah'a dua edip yalvar­manız gerekir. Bunun üzerine İkrime kendi içinden şöyle demiş: Allah’a and olsun ki eğer Allah'tan başkası denizde fayda vermiyorsa, el­bette ki karada da fayda vermeyecektir. Allah'ım Sana ahdim olsun, eğer beni bu fırtınadan kurtarırsan, gider elimi (Resulüllah’ın) eline koyar ve onu Rauf ve Rahîm olarak bulurum muhakkak. Denizden kurtulmuşlar ve İkrimeRasûlullah'a dönüp gelerek Müslümanlığı kabul etmiş ve iyi bir Müslüman olmuş. Allah ondan razı olsun ve onu hoşnut etsin. (İbni Kesir, İsra 67)
Keza diğer bir Ayet-i kerimede de: وَإِن يَمْسَسْكَ ٱللَّهُ بِضُرّ فَلاَ كَاشِفَ لَهُ إِلاَّ هُوَ وَإِن يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلاَ رَادَّ لِفَضْلِهِ “Eğer Allah sana herhangi bir zarar verecek olursa, bil ki onu, O’ndan başka giderebilecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O’nun lütfunu engelleyebilecek de yoktur.” (Yunus 107).
Ey Resulüm, şayet sana Allah tarafından bir sıkıntı veya bir felaket doku­nacak olursa onu senden, Allah’a ortak koşulan putlar değil ancak Allah kaldırır. Şayet Allah sana bir hayır diler, herhangi bir nimet verirse, Allah’ın lütfuna karşı gelecek te hiçbir kimse yoktur. Allah, darlık ve genişlikleri, rahmet ve felaketle­ri, kullarından dilediğine isabet ettirir. O, kullarından tövbe edip ona yönelenin tövbesini çokça kabul eden ve kendisine iman edip itaat edenlere de çokça mer­hametli davranandır.
Bu hususta Abdullah b. Abbas şu Hadis-i Şerifi rivayet etmektedir: Ab­dullah b. Abbas diyor ki:
" Bir gün Resulullah'ın terkisine binmiştim. Resulullah (s.a.v.) bana şöyle dedi: "Ey genç sana bazı şeyler öğreteceğim. Sen, Allah’ın emrini gözet ki Allah da seni korusun. Allah’ın emrini gözet ki, onu yanında bulasın. Bir şey istediğin­de Allah'tan iste. Bir yardım dilediğinde Allah'tan dile. Ve şunu iyi bil ki bütün ümmet bir araya gelip sana herhangi bir fayda sağlamaya çalışsa Allah’ın, senin için takdir ettiğinin dışında sana hiçbir fayda sağlayamazlar. Yine bütün ümmet sana herhangi bir zarar vermek için bir araya gelecek olsalar, Allah’ın, senin için takdir ettiği dışında sana herhangi bir zarar veremezler. (Taberitfsr.,Yunus 107).
Allah (c.c) dışında herhangi bir varlıktan aman dilemek boşunadır ve büyük zulümdür. Zira mülkün yegâne sahibi odur. Hükümranlık ona mahsustur. Verende O, alanda O’dur. Ziyanı uzaklaştıracak olanda, hayrı verecek olanda odur. Onun dileğine karşı çıkacak ve önleyecek hiçbir güç yoktur. Hal böyle iken O’nun dışındaki varlıklardan medet beklemek ham hayal ve kişinin kendi nefsine zulmün ta kendisidir.  
Dua’nın adabı;
Dua adabının nasıl olduğunu, gene duayı kabul eden ve duaya isticab edenden öğrenelim. O (c.c) şöyle der: اُدْعُوا رَبَّكُمْ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةً اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدٖينَ “Rabbinize yalvararak ve gizlice dua edin. Muhakkak ki Allah, haddi aşanları sevmez” (A’raf 55). Ayni Surenin başka bir Ayetinde: وَاذْكُرْ رَبَّكَ فٖى نَفْسِكَ تَضَرُّعًا وَخٖيفَةً وَدُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِ وَلَا تَكُنْ مِنَ الْغَافِلٖينَ “Rabbini, içinden yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah-akşam zikret ve gafillerden olma.” (A’raf 205).
Ayette, tadarruen (yalvararak) ifadesinin yer almasının maksadı, duadan elde edilmek istenen bu aslî halin gerçekleştirilmesi; hufyeten (gizlice) kelimesinin bulunmasının maksadı ise, o ihlâsı riya şaibelerinden koruyup muhafaza etmektir. Bu manayı iyice kavradığında, Hak Teâlâ'nın, "yalvararak ve gizlice" beyanının, duanın şartlarını gerçekleştirme ve meydana getirme hususunda, murad edilen her şeyi içine aldığını ve kesinlikle hiçbir şekilde buna ilave edilecek bir şeyin bulunmadığını görürsün.
Ayet’in sonunda Cenâb-ı Hak (c.c) bundan sonra, "Allah haddi aşanları sev­mez." buyurmuştur. En açık olan görüş, bundan muradın, Allah'ın yalvarıp yakar­ma ve gizleme emrini terk etme hususunda haddi aşanları sevmeyişidir. Çünkü Al­lah, haddi aşmayı sevmez. Allah'ın sevmesi, O'nun mükâfat vermesi demektir. Dolayısiyle mana, "Dua etme hususunda, yalvarıp yakarma ile gizliliği terk eden kimseyi Allah, kesinlikle mükâfatlandırmaz ve ona ihsanda bulunmaz" şeklinde olur. Böyle olan kimse de, hiç şüphesiz ikaba (cezaya) uğrayanlardan olur. Böylece "Allah haddi aşanları sevmez" buyruğunun duada yalvarıp yakarma ile gizlice yapmayı terke­den kimseye karşı, şiddetli bir tehdit gibi olduğu ortaya çıkmış olur. (Fahruddin Er-Razi tfsr.)
Gene Allah (c.c), yaptığı amelden razı olduğu Zekeriyya (a.s)’dan bahsederken: اِذْ نَادٰى رَبَّهُ نِدَاءً خَفِيًّا“O, Rabbine gizli bir sesle yalvarmıştı” (Meryem 3). Yani "O, nidasını kullardan gizledi ve bunu sırf Allah için yaptı, bu konuda sadece O'na başvurdu" demektir.
Keza bir Hadis-i şerif şöyle buyurmaktadır:وعن أبى موسى رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال,كنا مع النبي صلى الله عليه وسلم في سفر فجعل الناس يجهرون بالتكبير فقال النبي صلى الله عليه وسلم أيها الناس اربعوا على أنفسكم إنكم ليس تدعون أصم ولا غائبا إنكم تدعون سميعا قريبا وهو معكم ، وَالَّذِى تَدْعُونَهُ أقْرَبُ إلى أحَدِكُمْ مِنْ عُنُقِ رَاحِلَتِهِ. أخرجه الخمسة إ النسائىا.EbûMusâ (radıyallâhuanh) anlatıyor: "Bir sefere çıkmıştık. Halk yüksek sesle tekbir getirmeye başladı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): "Ey İnsanlar! Nefislerinize karşı merhametli olun. Zîra sizler, sağır birisine hitab etmiyorsunuz, muhâtabınızgâib de değil. Sizleri gören, işiten, her an sizinle olan bir Zât'a, Allah'a hitab ediyorsunuz. Dua ettiğiniz Zât, her birinize, bineğinin boynundan daha yakındır." dedi.” {Buhârî, Daavât 50, 67, Cihâd 131, Meğâzî 38, Kader 7, Tevhîd 9; Müslim, Zikr 44, (2704);Tirmizî, Daavât 3, 59, (3371, 3457); EbûDâvud, Salât 361.}
Duanın ifa şekli ve icabet vakitlerine gelince:Daî duasını abdestli bir şekilde yapmalıdır. Huşu bir kalp, Allah’a teslim bir şekilde, Dua için İki elini kaldırdıktan sonra, Allah’a (c.c) hamd-ü sena etmelidir. Daha sonra Resulüne (s.a.v) salat ve selam getirmelidir. Sonra tevbe ve istiğifarda bulunmalıdır. Daha sonra da sessiz ve yalvarırca pür istek ile huşu içinde Rabbinden dilediğini ilhahla (israrala) istemelidir. Ve Cenab-ı Hakka (c.c) isimleri, sıfatları ve tevhid ile yalvarmalıdır. Ve Daî, duasının katî bir şekilde kabul olacağına inanmalıdır. Buna hadis-i şeriften bir örnek verecek olursak: فِي السُّنَنِ ( وَفِي ) صَحِيحِ ابْنِ حِبَّانَ مِنْ حَدِيثِعَبْدِ اللَّهِ بْنِ بُرَيْدَةَعَنْ أَبِيهِ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - سَمِعَ رَجُلًا يَقُولُ : اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ بِأَنِّي أَشْهَدُ أَنَّكَ أَنْتَ اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ ، الْأَحَدُ الصَّمَدُ الَّذِي لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا أَحَدٌ ، فَقَالَ : لَقَدْ سَأَلَ اللَّهَ بِالِاسْمِ الَّذِي إِذَا سُئِلَ بِهِ أَعْطَى ، وَإِذَا دُعِيَ بِهِ أَجَابَ وَفِي لَفْظٍ : لَقَدْ سَأَلْتَ اللَّهَ بِاسْمِهِ الْأَعْظَم . “Sünen ve İbniHibban’ın sahihindeki Abdullah bin Bureydete hadisinden babasından şöyle nakleder: Resulüllah (s.a.v) bir adamın şöyle dua ettiğini duyar: ” Allahım ben senin Allah olduğuna, senden başka ilah olmadığına, ahad ve samed olduğuna, öyle bir Allah ki doğup ve doğurmadığına ve eşi ve emsali olmadığına şehadet ederim.” Bunun üzerine Resulüllah’ın şöyle dediği: Öyle bir isimle talepte bulunduki, bu isimle istenen verilir. Ve keza bu isimle yapılan duaya icabet edilir. Adama: Sen allah’tan en büyük isimi ile talepte bulundun.    
Duada ilhahın (israrın) önemine şu Hadis-i şerif işaret buyurmaktadır:  عَنْعَائِشَةَ - رَضِيَ اللَّهُعَنْهَا -قَالَتْ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ - صَلَّى اللَّهُعَلَيْهِ وَسَلَّمَ : إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُلِحِّينَ فِي الدُّعَاءِAişe (rd.anha) Rasulüllah’ın şöyle dediği nakletmektedir; “Allah (c.c) Daî’nin duasında ilhahlı (israrlı) olmasını sever.”
Duanın icabet zamanları; gecenin son üçte birinde, Ezan esnasında, ezan ve kamet arasında, farz namazların sonunda, Cuma günleri imamın minbere çıkışından o günün namazının edasına kadar ve ikindiden sonrski saatte yapılan dualar kabule şayandır. (El-Cevabul kâfi, limen seele an devauşşafi, s.4,5) (DEVAM EDCEK İNŞAALLAH)
YORUM EKLE
    YORUMLAR
ANKARA ⇓
İmsak 04:22
Güneş 05:56
Öğle 12:59
İkindi 16:44
Akşam 19:49
Yatsı 21:17
DÖVİZ KURLARI
USD 6.0368     EURO 6.8881     IMKB 88735     ALTIN 229,442    
32°ANKARA