Dr. Vehbi KARA
Köşe Yazarı
Dr. Vehbi KARA
 

Türkiye üzerinde hâkimiyet mücadelesi

Türkiye üzerinde hâkimiyet mücadelesi Türkiye’nin gerçek tarihi, resmi tarih anlatımından oldukça farklıdır. Eğitim kurumlarında Türkiye üzerinde söz sahibi olmuş ülkeler olan İngiltere ve ABD gibi ülkelerden hiç bahsedilmez. Oysa 15 Temmuz 2016 tarihine kadar bu iki emperyalist ülke Türkiye’yi baskı altında tutmuş ve âdeta nefes aldırmamıştır. İşte Türkiye’nin gerçek tarihini anlayabilmek için resmi tarih ile anlatılan yalan yanlış ezberleri bozmak gerekiyor. Türkiye, Lozan anlaşması ile İngiltere hâkimiyetine girmiş “Misak-ı Milli” adı verilen milli yeminimiz bozularak vatan toprakları komşu devletlere verilmiştir. Milli mücadele ile cephede kazandığımız başarılar ve geri aldığımız topraklar; İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan ve Gürsistan’a bırakılmıştır. Şöyle ki: İstanbul ve Çanakkale Boğazları elimizden alınarak “Boğazlar Komisyonu” adı verilen uluslararası bir kuruluşa devredilmiştir. Batı Trakya, hiçbir zaman Yunan toprağı olmadığı halde Yunanistan’a bırakılmıştır. Keza Boğaz önü adaları ve Türkiye sahillerine çok yakın adalar; Yunanistan’a. verilmiştir. Uşi Anlaşması ile Osmanlı Devletine geri verilmesi gereken 12 Ada ve Rodos; İtalya’ya bırakılmıştır. Kıbrıs, İngiltere’ye kiralanmış iken Lozan’da tamamen bu devlete devredilmiştir. Halep ve İskenderun Sancağı, ahalisi Türk olduğu halde Fransa’ya bırakılmıştır. Musul ve Kerkük Mondros Mütarekesi imzalandığında askerlerimizin elinde bulunduğu halde İngiltere’ye bırakılmıştır. Ayrıca Batum, Meclis’te şehit edilen milletvekili olan Halit Paşa tarafından geri alındığı halde Gürcistan’a bırakılmıştır. Bu hali ile bir hezimet olan Lozan, Türkiye üzerinde İngiltere’nin nasıl bir otorite kurduğunun apaçık göstergesidir. “Yurtta sulh, cihanda sulh” sloganı ile misak-ı milli sınırlarımızda yeniden hak iddia etmeyeceğimizi bu şekilde İngiltere ve komşu devletlere ilan etmiş oluyorduk. Sovyetler Birliği başta olmak üzere Karadeniz’e kıyısı olan devletler, Lozan anlaşmasının Boğazlar ile ilgili kısmından son derece rahatsız olmuşlardı. Çünkü bütün limanları yabancı savaş gemilerine açık bir vaziyetteydi. 1936 Yılında Montrö anlaşması yapılarak Boğazlar komisyonu kaldırıldı ve İstanbul, Çanakkale Boğazları Türkiye’nin talebi doğrultusunda yeniden kontrolümüze verildi. Bununla birlikte Boğazlardan geçecek gemilerden ücret alınmaması kararı devam ettiriliyordu. Fransa ile anlaşmalar yaparak Hatay’ı da geri almış Lozan’da kaybettiğimiz vatan topraklarının bir kısmına yeniden kavuşmuştuk. Fakat dış ilişkilerimizde İngiltere’ye bağlılığımız devam ediyordu. Örneğin babası V. George ölünce kral ilan edilen Edward, tahta çıktıktan hemen sonra 1936'da ilk yurtdışı ziyaretini Türkiye'ye yaparak, müze yapılan Ayasofya’yı teftişe gelmişti. Ayasofya bu hali ile batılı devletler tarafından egemenliğimizin sembolü haline getirilmişti. İkinci Dünya Savaşı yıllarında İngiltere’nin Türkiye üzerinde etkisi devam ediyordu. Fakat Türkiye, üzerindeki baskının hafiflediğini görerek savaş dışında kalmayı başarmıştı. Almanya ile tam yedi yıl savaşan İngitere’nin ise mecali kalmamıştı. Maddi ve manevi olarak çökmüş olan İngiltere, bu savaş biter bitmez, neredeyse bütün sömürgelerini serbest bırakmaya veya ABD'ye devretmeye başlamıştı. 21 Şubat 1947 Cuma günü öğle saatlerinde, İngiltere’nin ABD’deki Büyükelçisi’nin sekreteri olan Lord Inverchapel, ABD Dışişleri Bakanlığı’nı arayarak İngiltere Büyükelçisi’nin George Marshall’a Yunanistan ve Türkiye ile ilgili çok önemli bir bilgiyi aktarmak istediğini bildirmişti. İngiltere’nin ABD’ye verdiği bu çok önemli bilgi, İngiltere’nin bir süredir Türkiye ve Yunanistan’a vermekte olduğu ekonomik ve askeri yardımı artık veremeyeceği ile ilgiliydi. İngiltere, Türkiye’nin Batı savunması için önemini belirterek Türkiye’nin hem askeri hem de ekonomik yönden desteklenmesi gerektiğini söylüyordu. Fakat İngiltere’nin artık bu yardımı sürdüremeyeceğini ve hatta Yunanistan’daki askerlerini dahi geri çekmek zorunda bulunduğunu ve dolayısıyla artık bu sorumluluğu ABD’nin alması gerektiğini ifade etmişti. İşte 1947 yılından itibaren Türkiye üzerinde İngiltere’nin etkisi sona ermiş fakat ABD’nin hâkimiyeti bu şekilde başlamıştı. ABD önce tek partili yönetimin değişerek çok partili hayata geçilmesini istemiş sonrasında Türkiye’nin NATO’ya alınmasını sağlamıştı. 27 Mayıs 1960 darbesi ile Türk Silahlı Kuvvetlerinde büyük bir tasfiye operasyonuna girişen ABD, kendisine yakın subayların terfi ettirilerek komuta kademesine yükselmesini sağlamıştı. İlan edilen ve referandumda kabul edilen 1961 Anayasası, askeri vesayet unsurları ile doluydu. Tek partili yönetimi aratmayacak derecede askerlerin yönetime müdahale etmesini öngörüyordu. ABD, halkın seçtiği ve iktidara getirdiği siyasetçileri kendisini dinleyen askerler vasıtası ile her 10 yılda bir yaptırdığı darbelerle keyfine göre değiştirmeye başlamıştı. 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, 28 Şubat 1997 ve 15 Temmuz 2016 askeri darbeleri, ABD’nin ordumuz içinde koruyup kolladığı, semirtip büyüttüğü askerler aracılığı ile yapılmıştır. Nihayet 15 Temmuz 2016 tarihinde halkımız göğsünü siper ederek Lozan’dan günümüze kadar uzanan İngiliz ve Amerikan hegemonyasını yıkmayı başarmıştı. FETÖ ve darbeci generallerin saldırıları püskürtülmüş ve 254 şehit pahasına ABD’ye büyük bir bozgun yaşatılmıştı. Hemen arkasından Ayasofya camisinin yeniden ibadete açılacağı müjdesi gelmişti. Kısa bir zaman sonra da cami olarak Ayasofya yeniden açılmıştı. İşte Türkiye’nin gerçek tarihi bu üç dönemden meydana gelmektedir. 1947’ye kadar İngiltere, 2016’ya kadar da ABD’nin hâkimiyetinde ve baskısı altında kalmıştık. Fakat milli mücadeleden neredeyse bir asır sonra Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın liderliğinde bütün zincirleri kırarak 2016 yılında yeniden ayaklarımız üzerinde doğrulmaya başladık, vesselam… Dr. Vehbi Kara
Ekleme Tarihi: 14 Temmuz 2022 - Perşembe

Türkiye üzerinde hâkimiyet mücadelesi

Türkiye üzerinde hâkimiyet mücadelesi Türkiye’nin gerçek tarihi, resmi tarih anlatımından oldukça farklıdır. Eğitim kurumlarında Türkiye üzerinde söz sahibi olmuş ülkeler olan İngiltere ve ABD gibi ülkelerden hiç bahsedilmez. Oysa 15 Temmuz 2016 tarihine kadar bu iki emperyalist ülke Türkiye’yi baskı altında tutmuş ve âdeta nefes aldırmamıştır. İşte Türkiye’nin gerçek tarihini anlayabilmek için resmi tarih ile anlatılan yalan yanlış ezberleri bozmak gerekiyor. Türkiye, Lozan anlaşması ile İngiltere hâkimiyetine girmiş “Misak-ı Milli” adı verilen milli yeminimiz bozularak vatan toprakları komşu devletlere verilmiştir. Milli mücadele ile cephede kazandığımız başarılar ve geri aldığımız topraklar; İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan ve Gürsistan’a bırakılmıştır. Şöyle ki: İstanbul ve Çanakkale Boğazları elimizden alınarak “Boğazlar Komisyonu” adı verilen uluslararası bir kuruluşa devredilmiştir. Batı Trakya, hiçbir zaman Yunan toprağı olmadığı halde Yunanistan’a bırakılmıştır. Keza Boğaz önü adaları ve Türkiye sahillerine çok yakın adalar; Yunanistan’a. verilmiştir. Uşi Anlaşması ile Osmanlı Devletine geri verilmesi gereken 12 Ada ve Rodos; İtalya’ya bırakılmıştır. Kıbrıs, İngiltere’ye kiralanmış iken Lozan’da tamamen bu devlete devredilmiştir. Halep ve İskenderun Sancağı, ahalisi Türk olduğu halde Fransa’ya bırakılmıştır. Musul ve Kerkük Mondros Mütarekesi imzalandığında askerlerimizin elinde bulunduğu halde İngiltere’ye bırakılmıştır. Ayrıca Batum, Meclis’te şehit edilen milletvekili olan Halit Paşa tarafından geri alındığı halde Gürcistan’a bırakılmıştır. Bu hali ile bir hezimet olan Lozan, Türkiye üzerinde İngiltere’nin nasıl bir otorite kurduğunun apaçık göstergesidir. “Yurtta sulh, cihanda sulh” sloganı ile misak-ı milli sınırlarımızda yeniden hak iddia etmeyeceğimizi bu şekilde İngiltere ve komşu devletlere ilan etmiş oluyorduk. Sovyetler Birliği başta olmak üzere Karadeniz’e kıyısı olan devletler, Lozan anlaşmasının Boğazlar ile ilgili kısmından son derece rahatsız olmuşlardı. Çünkü bütün limanları yabancı savaş gemilerine açık bir vaziyetteydi. 1936 Yılında Montrö anlaşması yapılarak Boğazlar komisyonu kaldırıldı ve İstanbul, Çanakkale Boğazları Türkiye’nin talebi doğrultusunda yeniden kontrolümüze verildi. Bununla birlikte Boğazlardan geçecek gemilerden ücret alınmaması kararı devam ettiriliyordu. Fransa ile anlaşmalar yaparak Hatay’ı da geri almış Lozan’da kaybettiğimiz vatan topraklarının bir kısmına yeniden kavuşmuştuk. Fakat dış ilişkilerimizde İngiltere’ye bağlılığımız devam ediyordu. Örneğin babası V. George ölünce kral ilan edilen Edward, tahta çıktıktan hemen sonra 1936'da ilk yurtdışı ziyaretini Türkiye'ye yaparak, müze yapılan Ayasofya’yı teftişe gelmişti. Ayasofya bu hali ile batılı devletler tarafından egemenliğimizin sembolü haline getirilmişti. İkinci Dünya Savaşı yıllarında İngiltere’nin Türkiye üzerinde etkisi devam ediyordu. Fakat Türkiye, üzerindeki baskının hafiflediğini görerek savaş dışında kalmayı başarmıştı. Almanya ile tam yedi yıl savaşan İngitere’nin ise mecali kalmamıştı. Maddi ve manevi olarak çökmüş olan İngiltere, bu savaş biter bitmez, neredeyse bütün sömürgelerini serbest bırakmaya veya ABD'ye devretmeye başlamıştı. 21 Şubat 1947 Cuma günü öğle saatlerinde, İngiltere’nin ABD’deki Büyükelçisi’nin sekreteri olan Lord Inverchapel, ABD Dışişleri Bakanlığı’nı arayarak İngiltere Büyükelçisi’nin George Marshall’a Yunanistan ve Türkiye ile ilgili çok önemli bir bilgiyi aktarmak istediğini bildirmişti. İngiltere’nin ABD’ye verdiği bu çok önemli bilgi, İngiltere’nin bir süredir Türkiye ve Yunanistan’a vermekte olduğu ekonomik ve askeri yardımı artık veremeyeceği ile ilgiliydi. İngiltere, Türkiye’nin Batı savunması için önemini belirterek Türkiye’nin hem askeri hem de ekonomik yönden desteklenmesi gerektiğini söylüyordu. Fakat İngiltere’nin artık bu yardımı sürdüremeyeceğini ve hatta Yunanistan’daki askerlerini dahi geri çekmek zorunda bulunduğunu ve dolayısıyla artık bu sorumluluğu ABD’nin alması gerektiğini ifade etmişti. İşte 1947 yılından itibaren Türkiye üzerinde İngiltere’nin etkisi sona ermiş fakat ABD’nin hâkimiyeti bu şekilde başlamıştı. ABD önce tek partili yönetimin değişerek çok partili hayata geçilmesini istemiş sonrasında Türkiye’nin NATO’ya alınmasını sağlamıştı. 27 Mayıs 1960 darbesi ile Türk Silahlı Kuvvetlerinde büyük bir tasfiye operasyonuna girişen ABD, kendisine yakın subayların terfi ettirilerek komuta kademesine yükselmesini sağlamıştı. İlan edilen ve referandumda kabul edilen 1961 Anayasası, askeri vesayet unsurları ile doluydu. Tek partili yönetimi aratmayacak derecede askerlerin yönetime müdahale etmesini öngörüyordu. ABD, halkın seçtiği ve iktidara getirdiği siyasetçileri kendisini dinleyen askerler vasıtası ile her 10 yılda bir yaptırdığı darbelerle keyfine göre değiştirmeye başlamıştı. 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, 28 Şubat 1997 ve 15 Temmuz 2016 askeri darbeleri, ABD’nin ordumuz içinde koruyup kolladığı, semirtip büyüttüğü askerler aracılığı ile yapılmıştır. Nihayet 15 Temmuz 2016 tarihinde halkımız göğsünü siper ederek Lozan’dan günümüze kadar uzanan İngiliz ve Amerikan hegemonyasını yıkmayı başarmıştı. FETÖ ve darbeci generallerin saldırıları püskürtülmüş ve 254 şehit pahasına ABD’ye büyük bir bozgun yaşatılmıştı. Hemen arkasından Ayasofya camisinin yeniden ibadete açılacağı müjdesi gelmişti. Kısa bir zaman sonra da cami olarak Ayasofya yeniden açılmıştı. İşte Türkiye’nin gerçek tarihi bu üç dönemden meydana gelmektedir. 1947’ye kadar İngiltere, 2016’ya kadar da ABD’nin hâkimiyetinde ve baskısı altında kalmıştık. Fakat milli mücadeleden neredeyse bir asır sonra Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın liderliğinde bütün zincirleri kırarak 2016 yılında yeniden ayaklarımız üzerinde doğrulmaya başladık, vesselam… Dr. Vehbi Kara
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haber111.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.