MİSAFİR KALEM
Köşe Yazarı
MİSAFİR KALEM
 

ÖZE YOLCULUK: RUH VE BİLİNÇ

ÖZE YOLCULUK: RUH VE BİLİNÇ İnsanlık tarihi boyunca bizi biz yapan o görünmez özü aradık. Üzerine binlerce kitap yazdık. Âlimlerden filozoflara fikirler ürettik. Laboratuvarlar kurduk, nöronları haritalandırdık, evrenin mekaniğini çözdük. Fakat ne zaman bakışımızı kâinat kitabından içeriye, insan kitabının o mana âlemine yönelttiysek. yani bakışı kendi öznesine çevirdiysek, elimizdeki tüm o gelişmiş araçlara ve yazılan binlerce sayfaya rağmen öylece kalakaldık. Bugün bilimin "bilinç" dediği, kadim bilgeliğin ve inancın ise "ruh" olarak tanımladığı o büyük muamma; insan varoluşunun en kırılgan, en büyüleyici ve en az bilinen yönüdür. İsra Suresi’nin 85. ayeti, bu çaresizlik ve hayret anını bize hatırlatır: “Sana ruhtan sorarlar; de ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Ve size ilimden ancak az bir şey verilmiştir.” Bugün bilim, beynin en ince kıvrımlarını izleyebiliyor. Gelişmiş cihazların ekranındaki ışıklarla hangi duygunun hangi bölgeyi harekete geçirdiğini milisaniye milisaniye ölçebiliyor. Peki ama o ışığı gerçekte gören kim? Bir domatesin canlı kırmızısını, bir sabah rüzgârının serinliğini, yalnızlığın sinsi sızısını ya da bir sevdiğimizi kaybettiğimizde göğsümüze oturan o ağır kederi yalnızca kimyasal reaksiyonlarla açıklayabilir miyiz? Nöronlar elektrik sinyallerini iletir. Fakat bu sinyallerin içimizde bir "deneyime" canlı bir "anlama" ve bir "ben" hissine dönüşmesini sağlayan nedir? Bilim buna "bilincin zor problemi" diyor. Ayet ise kestirmeden yanıtlıyor: Emir. Bu yanıt bize bir hakikati bildirir: Ruhun insana üflenmiş olması; somut olandan soyut olana, kuru bilgiden canlı duyguya ve nihayet varoluşun tüm amacına uzanan o büyük yolculuğun başlangıcıdır. Beden dediğimiz bu etten ve kemikten kafes; aslında o ilahî emrin, o büyük üflenişin bizim sığabildiğimiz en dar, en küçük hâlinden ibarettir. Tüm donanımımız, duyularımız ve aklî melekelerimiz; o sonsuz üflenişi bu kısıtlı âlemde tecrübe edebilmemiz için bize verilmiş birer vasıtadan başkası değildir. Hücrelerimiz sürekli yenilenirken, çocukluğumuzdaki bir korkuyu ya da yıllar önceki bir sevgiyi hatıramızda canlı tutan o gizli arşivci kimdir? Yalnızca nörolojik bir bellek mi? Yoksa o bellek, tüm kayıtları tutan; zamanın ve mekânın sınırlarını aşan evrensel bir kayıt sisteminin küçük bir yansıması mıdır? Bizler zamanın eskittiği, mekâna tabi tüm mevcudat ile birlikte bu "felek" dediğimiz âlemin içinde gerçekten hapiste miyiz? Yoksa asıl hapishanemiz, aklî melekelerimizin bu sırra erişmedeki yetersizliği midir? İşte burada inanç ile ruh; tüm mevcudatın "Ol!" emrine tabi oluşu gibi, madde yasalarına değil o yasaların sahibine boyun eğer. Amel ile gayret ise bu ruhun gıdası olur. İnsan; sadece beyninin ürettiği biyolojik bir salgıdan ibaret olmadığını, bu beden radyosuna dışarıdan yansıyan, zamana ve mekâna sığmayan manevi bir frekans taşıdığını fark ettiğinde nefis, yani beşerî olgu, ruhun kontrolüne geçer. İnanç ve bilim, bu büyük gizemin iki farklı dilde okunuşudur. İnsanlık olarak eşyayı ve maddeyi kavramada muazzam bir başarı elde ettik. Bize verilen o "azıcık ilim", koca uygarlıklar kurmamıza yetti. Ancak sıra o bilginin öznesine, yani hisseden kalbe geldiğinde sınırımızı keşfediyoruz. Belki de sınırımızı bilmek; o "az ilim" ile azameti ve kudretiyle her şeyi kuşatan Rabbe hayret, haşyet ve hürmetle boyun eğerek sırat-ı müstakim üzere ilerlemek demektir. Bu sırrı laboratuvarda çözmekten ziyade, insani ve erdemli bir arayışla içeriden dışarıya doğru bir keşif hâlidir yaşanan. Cevherin kaynağından cevherin sahibinin rızasına giden bir yolun yolculuğudur bu. Çünkü insan; her şeyi ulaştığı teknolojiyle çözdüğü gün değil, kendi varlığının ve ruhunun derinliği karşısında hayrete düştüğü gün gerçekten "bilinçli" bir varlık olduğunu anlar. O gün soruların yerini hakkal-yakîn alır. Selam ve duayla, Aydın Babacan
Ekleme Tarihi: 17 Eylül 2026 -Perşembe

ÖZE YOLCULUK: RUH VE BİLİNÇ

ÖZE YOLCULUK: RUH VE BİLİNÇ İnsanlık tarihi boyunca bizi biz yapan o görünmez özü aradık. Üzerine binlerce kitap yazdık. Âlimlerden filozoflara fikirler ürettik. Laboratuvarlar kurduk, nöronları haritalandırdık, evrenin mekaniğini çözdük. Fakat ne zaman bakışımızı kâinat kitabından içeriye, insan kitabının o mana âlemine yönelttiysek. yani bakışı kendi öznesine çevirdiysek, elimizdeki tüm o gelişmiş araçlara ve yazılan binlerce sayfaya rağmen öylece kalakaldık. Bugün bilimin "bilinç" dediği, kadim bilgeliğin ve inancın ise "ruh" olarak tanımladığı o büyük muamma; insan varoluşunun en kırılgan, en büyüleyici ve en az bilinen yönüdür. İsra Suresi’nin 85. ayeti, bu çaresizlik ve hayret anını bize hatırlatır: “Sana ruhtan sorarlar; de ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Ve size ilimden ancak az bir şey verilmiştir.” Bugün bilim, beynin en ince kıvrımlarını izleyebiliyor. Gelişmiş cihazların ekranındaki ışıklarla hangi duygunun hangi bölgeyi harekete geçirdiğini milisaniye milisaniye ölçebiliyor. Peki ama o ışığı gerçekte gören kim? Bir domatesin canlı kırmızısını, bir sabah rüzgârının serinliğini, yalnızlığın sinsi sızısını ya da bir sevdiğimizi kaybettiğimizde göğsümüze oturan o ağır kederi yalnızca kimyasal reaksiyonlarla açıklayabilir miyiz? Nöronlar elektrik sinyallerini iletir. Fakat bu sinyallerin içimizde bir "deneyime" canlı bir "anlama" ve bir "ben" hissine dönüşmesini sağlayan nedir? Bilim buna "bilincin zor problemi" diyor. Ayet ise kestirmeden yanıtlıyor: Emir. Bu yanıt bize bir hakikati bildirir: Ruhun insana üflenmiş olması; somut olandan soyut olana, kuru bilgiden canlı duyguya ve nihayet varoluşun tüm amacına uzanan o büyük yolculuğun başlangıcıdır. Beden dediğimiz bu etten ve kemikten kafes; aslında o ilahî emrin, o büyük üflenişin bizim sığabildiğimiz en dar, en küçük hâlinden ibarettir. Tüm donanımımız, duyularımız ve aklî melekelerimiz; o sonsuz üflenişi bu kısıtlı âlemde tecrübe edebilmemiz için bize verilmiş birer vasıtadan başkası değildir. Hücrelerimiz sürekli yenilenirken, çocukluğumuzdaki bir korkuyu ya da yıllar önceki bir sevgiyi hatıramızda canlı tutan o gizli arşivci kimdir? Yalnızca nörolojik bir bellek mi? Yoksa o bellek, tüm kayıtları tutan; zamanın ve mekânın sınırlarını aşan evrensel bir kayıt sisteminin küçük bir yansıması mıdır? Bizler zamanın eskittiği, mekâna tabi tüm mevcudat ile birlikte bu "felek" dediğimiz âlemin içinde gerçekten hapiste miyiz? Yoksa asıl hapishanemiz, aklî melekelerimizin bu sırra erişmedeki yetersizliği midir? İşte burada inanç ile ruh; tüm mevcudatın "Ol!" emrine tabi oluşu gibi, madde yasalarına değil o yasaların sahibine boyun eğer. Amel ile gayret ise bu ruhun gıdası olur. İnsan; sadece beyninin ürettiği biyolojik bir salgıdan ibaret olmadığını, bu beden radyosuna dışarıdan yansıyan, zamana ve mekâna sığmayan manevi bir frekans taşıdığını fark ettiğinde nefis, yani beşerî olgu, ruhun kontrolüne geçer. İnanç ve bilim, bu büyük gizemin iki farklı dilde okunuşudur. İnsanlık olarak eşyayı ve maddeyi kavramada muazzam bir başarı elde ettik. Bize verilen o "azıcık ilim", koca uygarlıklar kurmamıza yetti. Ancak sıra o bilginin öznesine, yani hisseden kalbe geldiğinde sınırımızı keşfediyoruz. Belki de sınırımızı bilmek; o "az ilim" ile azameti ve kudretiyle her şeyi kuşatan Rabbe hayret, haşyet ve hürmetle boyun eğerek sırat-ı müstakim üzere ilerlemek demektir. Bu sırrı laboratuvarda çözmekten ziyade, insani ve erdemli bir arayışla içeriden dışarıya doğru bir keşif hâlidir yaşanan. Cevherin kaynağından cevherin sahibinin rızasına giden bir yolun yolculuğudur bu. Çünkü insan; her şeyi ulaştığı teknolojiyle çözdüğü gün değil, kendi varlığının ve ruhunun derinliği karşısında hayrete düştüğü gün gerçekten "bilinçli" bir varlık olduğunu anlar. O gün soruların yerini hakkal-yakîn alır. Selam ve duayla, Aydın Babacan
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haber111.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.