MİSAFİR KALEM
Köşe Yazarı
MİSAFİR KALEM
 

Ahmet Amca’nın Kuzuları

Ahmet Amca’nın Kuzuları ​Önümüz Kurban Bayramı... Zilhicce ayının onuncu günü, yani hac zamanı. Kalplerin ve niyetlerin yeniden tartıya çıktığı, o kutlu ve mübarek zaman dilimi... ​İslam coğrafyasında kurban, genellikle sadece belirli bir dönemde yerine getirilen mali bir ibadet olarak algılansa da aslında kökleri insanlık tarihinin ilk günlerine kadar uzanan, derin bir varoluş okumasıdır. Dinimizdeki diğer ibadetler gibi, kurbanın da hikayesi çok eskilere, ta ilk çağlara kadar uzanır. ​Habil, İsmail ve Meryem ​İnsanlığın kurbanla ilk tanışması Habil ve Kabil kıssası ile başlar. Kur'an-ı Kerim'de anlatılan bu ilk olayda süreç bugünkünden biraz farklıdır; gökten gelen bir ateşin, kabul edilen kurbanı yakması şeklinde tecelli eder. Ama özü aynıdır: Niyet ve içten gelen samimi bir teslimiyet. ​İkinci ve zihnimize en çok kazınan anlatım ise Hz. İbrahim ve Hz. İsmail üzerinden, sadakatin sınırlarını zorlayan bir rüya ile karşımıza çıkar. Saffat Suresi'nde bu teslimiyet anı ilmek ilmek işlenir. Anlatılır ki, İsmail teslim olmuş, İbrahim ise canından çok sevdiği evladını Allah için kurban etmeye niyetlenmiştir. Bugünün dünyasından baktığımızda akıl sınırlarını zorlayan, "olacak şey değil" dedirten muazzam bir eşiktir bu. ​Bir başka adanma hikayesi ise, kurban kavramının klasik fıkhî tanımından bağımsız olsa da, ömrünü bütünüyle Allah’a teslim eden bir kadının hikayesidir: Hz. Meryem. Daha o doğmadan annesi tarafından mabede adanmış, dünyadan tamamen soyutlanmış, evlenmeden ve beşerî bağlardan uzak, sadece ibadetle geçirilen bir ömür... ​Bu da bir nevi kurbandır aslında; hayatı bütünüyle adama eylemidir. Fakat günümüz gerçekliğiyle düşündüğümüzde kalbimiz ürperiyor. Habil’in sunduğu kurban bize en yakın olanı gibi geliyor. Yoksa ne İsmail’den ne de Meryem’den kolayca vazgeçebiliriz... Kendi ellerimizle evladımızın hayatına nasıl son verebiliriz ya da onların en doğal, en insani haklarını ellerinden nasıl alabiliriz? ​Ayet-i kerimede buyrulduğu gibi: "Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez." (Bakara, 286) ​Kim bilir, belki de imtihan tam olarak burada başlıyor. Akıl değil, kalp "teslimiyet" diyorsa, orada insan olmanın en üst mertebesine dokunuyoruz demektir. Rabbim bizlerin de imtihanlarını kolay eylesin. ​Kurbiyet ​Tüm bu tarihi olayların kesiştiği tek bir ortak nokta var: Halis niyet ve en sevdiğinden vazgeçebilmek. Adananlar, hep en sevilenler, üzerine en çok titrenenler olmuş. ​Demek ki kurban, sadece yılda bir kez yerine getirilen, sosyal yardımlaşmadan ibaret bir ritüel değil. O, kelime anlamında gizli olan "kurbiyet" yani Allah’a yakınlaşma, sapasağlam bir bağ kurma arayışıdır. Hacc Suresi 37. ayette bu hakikat tam anlamıyla şiarlaştırılır: ​"Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır; O’na ulaşacak olan sadece sizin takvanızdır (samimiyet ve bağlılığınızdır)." (Hacc, 37) ​Gelelim bizim hikayemize; çocukluğumun, belki de kırk yıl öncesinin unutulmaz bir hatırasına... ​Arka sokakta komşumuz Ahmet amca vardı. Her yıl kurban bayramı bittikten sonraki aylarda gider, henüz yeni doğmuş bir kuzu alırdı. Onu kendi elleriyle besler, o günün yeşil bayırlarındaki otluk alanlarda sevgiyle gezdirirdi. Bahçesinde ona en taze yoncaları, en güzel yemleri yedirirdi. Neredeyse bir yıla yakın, birlikte geçen muazzam bir yakınlık... ​O kuzu zamanla sıradan bir hayvan olmaktan çıkardı Ahmet amca için; adeta bir evcil hayvan, peşinden ayrılmayan sadık bir köpek gibi, yanından bir an olsun ayrılmazdı. ​Ve vakit gelirdi... Bayram sabahı, kurban kesildikten sonra, o kocaman adamı gözleri kızarmış ve yaşlar içinde görürdük. ​Bana sorarsanız bu çok zor, dimağları zorlayan bir duygu. Doğanın işleyişi ve ilahi nizamın bir kanunu bu belki ama herkes için böyle derin bir bağ kurup sonrasında onu kendi elleriyle kurban etmesi çok zor. Bu ibadet, bu iş öyle ya da böyle yapılacak; ama o bağı kurduktan sonra bunu yapmak herhalde en zor olanı. ​Her Kişinin Harcı Değil ​İşte tam bu noktada İbrahimî sır tecelli ediyor. Belki de kurban ibadetinin asıl gayesi; oradaki sevebilme kabiliyeti, o bağı kurabilme cesareti ve sonra "O’nun adıyla, O’nun emriyle" en sevdiğinden vazgeçebilme olgunluğudur. ​Bağ kurmadan, acı çekmeden, içinden bir parça kopmadan kesilen kurban, kurbiyet iklimine ne kadar yaklaşır ki? Ahmet amcanın o gözyaşlarında; Hz. İbrahim’in, oğluna hüzün dolu kalbiyle konuştuğu andaki o muazzam teslimiyetin benzer duyguları vardı. Bu yüzden derler ya, her kişinin harcı değildir kurban olabilmek de, kurban edebilmek de... ​Bu vesileyle, kesilen kurbanların bizleri Allah'a daha da yakınlaştırmasını niyaz ediyorum. ​Kurban Bayramınız mübarek olsun. Rabbim tüm ibadet, dua ve taatlerinizi kabul eylesin. Tüm zorlukları kolay, gönülleri kendi yolunda sabit eylesin. ​Aydın Babacan
Ekleme Tarihi: 24 Mayıs 2026 -Pazar

Ahmet Amca’nın Kuzuları

Ahmet Amca’nın Kuzuları ​Önümüz Kurban Bayramı... Zilhicce ayının onuncu günü, yani hac zamanı. Kalplerin ve niyetlerin yeniden tartıya çıktığı, o kutlu ve mübarek zaman dilimi... ​İslam coğrafyasında kurban, genellikle sadece belirli bir dönemde yerine getirilen mali bir ibadet olarak algılansa da aslında kökleri insanlık tarihinin ilk günlerine kadar uzanan, derin bir varoluş okumasıdır. Dinimizdeki diğer ibadetler gibi, kurbanın da hikayesi çok eskilere, ta ilk çağlara kadar uzanır. ​Habil, İsmail ve Meryem ​İnsanlığın kurbanla ilk tanışması Habil ve Kabil kıssası ile başlar. Kur'an-ı Kerim'de anlatılan bu ilk olayda süreç bugünkünden biraz farklıdır; gökten gelen bir ateşin, kabul edilen kurbanı yakması şeklinde tecelli eder. Ama özü aynıdır: Niyet ve içten gelen samimi bir teslimiyet. ​İkinci ve zihnimize en çok kazınan anlatım ise Hz. İbrahim ve Hz. İsmail üzerinden, sadakatin sınırlarını zorlayan bir rüya ile karşımıza çıkar. Saffat Suresi'nde bu teslimiyet anı ilmek ilmek işlenir. Anlatılır ki, İsmail teslim olmuş, İbrahim ise canından çok sevdiği evladını Allah için kurban etmeye niyetlenmiştir. Bugünün dünyasından baktığımızda akıl sınırlarını zorlayan, "olacak şey değil" dedirten muazzam bir eşiktir bu. ​Bir başka adanma hikayesi ise, kurban kavramının klasik fıkhî tanımından bağımsız olsa da, ömrünü bütünüyle Allah’a teslim eden bir kadının hikayesidir: Hz. Meryem. Daha o doğmadan annesi tarafından mabede adanmış, dünyadan tamamen soyutlanmış, evlenmeden ve beşerî bağlardan uzak, sadece ibadetle geçirilen bir ömür... ​Bu da bir nevi kurbandır aslında; hayatı bütünüyle adama eylemidir. Fakat günümüz gerçekliğiyle düşündüğümüzde kalbimiz ürperiyor. Habil’in sunduğu kurban bize en yakın olanı gibi geliyor. Yoksa ne İsmail’den ne de Meryem’den kolayca vazgeçebiliriz... Kendi ellerimizle evladımızın hayatına nasıl son verebiliriz ya da onların en doğal, en insani haklarını ellerinden nasıl alabiliriz? ​Ayet-i kerimede buyrulduğu gibi: "Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez." (Bakara, 286) ​Kim bilir, belki de imtihan tam olarak burada başlıyor. Akıl değil, kalp "teslimiyet" diyorsa, orada insan olmanın en üst mertebesine dokunuyoruz demektir. Rabbim bizlerin de imtihanlarını kolay eylesin. ​Kurbiyet ​Tüm bu tarihi olayların kesiştiği tek bir ortak nokta var: Halis niyet ve en sevdiğinden vazgeçebilmek. Adananlar, hep en sevilenler, üzerine en çok titrenenler olmuş. ​Demek ki kurban, sadece yılda bir kez yerine getirilen, sosyal yardımlaşmadan ibaret bir ritüel değil. O, kelime anlamında gizli olan "kurbiyet" yani Allah’a yakınlaşma, sapasağlam bir bağ kurma arayışıdır. Hacc Suresi 37. ayette bu hakikat tam anlamıyla şiarlaştırılır: ​"Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır; O’na ulaşacak olan sadece sizin takvanızdır (samimiyet ve bağlılığınızdır)." (Hacc, 37) ​Gelelim bizim hikayemize; çocukluğumun, belki de kırk yıl öncesinin unutulmaz bir hatırasına... ​Arka sokakta komşumuz Ahmet amca vardı. Her yıl kurban bayramı bittikten sonraki aylarda gider, henüz yeni doğmuş bir kuzu alırdı. Onu kendi elleriyle besler, o günün yeşil bayırlarındaki otluk alanlarda sevgiyle gezdirirdi. Bahçesinde ona en taze yoncaları, en güzel yemleri yedirirdi. Neredeyse bir yıla yakın, birlikte geçen muazzam bir yakınlık... ​O kuzu zamanla sıradan bir hayvan olmaktan çıkardı Ahmet amca için; adeta bir evcil hayvan, peşinden ayrılmayan sadık bir köpek gibi, yanından bir an olsun ayrılmazdı. ​Ve vakit gelirdi... Bayram sabahı, kurban kesildikten sonra, o kocaman adamı gözleri kızarmış ve yaşlar içinde görürdük. ​Bana sorarsanız bu çok zor, dimağları zorlayan bir duygu. Doğanın işleyişi ve ilahi nizamın bir kanunu bu belki ama herkes için böyle derin bir bağ kurup sonrasında onu kendi elleriyle kurban etmesi çok zor. Bu ibadet, bu iş öyle ya da böyle yapılacak; ama o bağı kurduktan sonra bunu yapmak herhalde en zor olanı. ​Her Kişinin Harcı Değil ​İşte tam bu noktada İbrahimî sır tecelli ediyor. Belki de kurban ibadetinin asıl gayesi; oradaki sevebilme kabiliyeti, o bağı kurabilme cesareti ve sonra "O’nun adıyla, O’nun emriyle" en sevdiğinden vazgeçebilme olgunluğudur. ​Bağ kurmadan, acı çekmeden, içinden bir parça kopmadan kesilen kurban, kurbiyet iklimine ne kadar yaklaşır ki? Ahmet amcanın o gözyaşlarında; Hz. İbrahim’in, oğluna hüzün dolu kalbiyle konuştuğu andaki o muazzam teslimiyetin benzer duyguları vardı. Bu yüzden derler ya, her kişinin harcı değildir kurban olabilmek de, kurban edebilmek de... ​Bu vesileyle, kesilen kurbanların bizleri Allah'a daha da yakınlaştırmasını niyaz ediyorum. ​Kurban Bayramınız mübarek olsun. Rabbim tüm ibadet, dua ve taatlerinizi kabul eylesin. Tüm zorlukları kolay, gönülleri kendi yolunda sabit eylesin. ​Aydın Babacan
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haber111.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.