MİSAFİR KALEM
Köşe Yazarı
MİSAFİR KALEM
 

Bir Yanımız Eksik

Bir Yanımız Eksik Dünyaya gözlerimizi açtığımız o ilk anı düşünelim. Tamamen savunmasız, muhtaç bir varlık olarak adım atarız bu fani dünyaya. Ancak hepimiz aynı imkanların içine doğmayız. Kimileri bu yolculuğun daha en başında, en güvenli sığınakları olan anne veya baba şefkatinden mahrum; öksüz ya da yetim olarak başlar hayata. Kimileri bedensel bir engelle, kimileri ise imkansızlıkların, coğrafyanın ve yoksulluğun tam ortasında açar gözlerini. Bu başlangıç, insanı daha ilk nefeste o can yakıcı gerçekle yüzleştirir: Dünya eksik bir yerdir ve insanın hep bir yanı noksandır. Hayatın devam eden yolculuğunda bu noksanlıklar şekil değiştirir. Bir tarafta hayatı boyunca bazı yoksunluklarla, engellerle mücadele edenler; diğer tarafta ise her türlü nimetin, imkanın ve konforun içinde var olanlar durur. Dışarıdan bakan bir göz, varsıl olanın her zaman daha şanslı olduğunu, yoksun olanın ise hem bu dünyada hem de (hâşâ) ahirette bahtsız bir konumda kaldığını varsayar. Oysa hayatın hakikat aynası, bu varsayımı tam tersiyle tezahür ettirir. Varlık şımarıklığı ve kibir, çoğu zaman insanı uyuşturur, ruhunu hantallaştırır ve onu asıl gayesinden uzaklaştırır. Yokluk ve mahrumiyet ise şayet doğru göğüslenirse, insanı bileyen, ona çelikten bir irade kazandıran ve çok daha kuvvetli bir karakter inşa eden bir fırına dönüşür. Elbette bu olumsuzluklar ve imtihanlar insan önünde her zaman iki yol açar: İlk yol, insanı isyana, yılgınlığa ve sürekli mazeret üretmeye götüren karanlık bir dehlizdir. İkinci yol ise acıdan ve eksiklikten beslenen, onu sarsılmaz bir inanca, çelik gibi bir gayrete dönüştüren selamet yoludur. Daha önce kaleme aldığım "Memleketten Uzaklara" başlıklı yazımda, bu dünyanın bizler için esasen bir gurbet, ahiretin ise asıl ve kalıcı yurt (dâr-ı bekâ) oluşu kavramını işlemiştim. Tam da bu minvalde, ister yoksunlukla boğuşalım ister nimetler içinde yüzelim; bu dünyadaki hiçbir mutluluk tam, hiçbir başarı eksiksiz değildir. "Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilselerdi!" (Ankebût Suresi, 64) Dünyadaki her nimet, doğası gereği yarımdır. En güzel sofranın sonu, en büyük neşenin bir bitiş çizgisi vardır. İnsanın kalbi ve istekleri büyüktür; bu küçük dünya ise o kalbi doyurmaya, isteklerin hepsini karşılamaya yetmez. Her nimet, ancak ve ancak ahiretin o sonsuz iklimiyle buluştuğunda mükemmele erecektir. Buradaki eksikliklerimiz, oradaki tamamlanışımızın müjdecisidir. Peki, eksikliklerle başlayıp, acılarla yoğrularak kemale ermenin en muazzam örneği kimdir diye sorsam? Şüphesiz, aklımıza ilk O gelir... Doğmadan önce babasını, henüz altı yaşındayken annesini kaybeden, yeryüzünün gördüğü en yalnız ama en azimli yetimi: Hz. Muhammed (s.a.v.). O’nun hayatı, acının insanı nasıl olgunlaştırdığının, azmin ve inancın neleri inşa edebileceğinin en canlı bürhanıdır. Sadece çocukluğunda değil, büyüdüğünde de acı O’nun yakasını bırakmamıştır. Evlatlarını elleriyle toprağa vermenin o tarifsiz sızısını yaşamış, doğup büyüdüğü memleketinden sürülmüş, açlıkla ve ihanetle sınanmıştır. Fakat O, hiçbir zaman mazeretlerin arkasına saklanmamış, isyanın diline yaklaşmamıştır. O'nun hayatındaki bu hüzün ve sabır, Rabbimizin şu hitabıyla ebedi bir teselliye kavuşmuştur: "O, seni bir yetim iken bulup barındırmadı mı? Seni yol bilmezken doğru yola iletmedi mi? Seni ihtiyaç içinde bulup zengin etmedi mi?" (Duha Suresi, 6-8) Daha önce de değindiğim gibi, bizzat Peygamberimize hitap eden bu ayetler, bizlere de dolaylı olarak hitap eder. Aynı yoksunluklar ve kendi imtihanlarımızla yoğrulan dünyamızda; ayetin bu eşsiz anlatımı, Rabbimizin muhakkak her zorluğun ve imkansızlığın sonunda bir kolaylık ve imkan yaratacağına olan sarsılmaz inancımızı perçinler. Kıymetli okur, eğer bugün bir yanınız eksikse; sağlıktan, varlıktan, sevdilerinizden yana bir mahrumiyetin gölgesi üzerinize düşmüşse, kendinizi asla hüsranda saymayın. Unutmayın ki saraylarda büyüyen Firavunlar helak olurken, nehirde bir sepete bırakılan yetim Musa dünyayı değiştirmiştir. Dünyanın eksikliği, ahiretin mükemmelliğine açılan bir kapıdır. Önemli olan, payımıza düşen eksikliği isyanla büyütmek değil, inanç ve gayretle o noksanlıktan bir şaheser çıkarabilmektir. Çünkü biz bu memleketten uzaktayız ve asıl yurdumuza vardığımızda, buradaki tüm eksiklerimiz zarafetle tamamlanacaktır inşallah. Selam ve duayla. Aydın Babacan
Ekleme Tarihi: 26 Haziran 2026 -Cuma

Bir Yanımız Eksik

Bir Yanımız Eksik Dünyaya gözlerimizi açtığımız o ilk anı düşünelim. Tamamen savunmasız, muhtaç bir varlık olarak adım atarız bu fani dünyaya. Ancak hepimiz aynı imkanların içine doğmayız. Kimileri bu yolculuğun daha en başında, en güvenli sığınakları olan anne veya baba şefkatinden mahrum; öksüz ya da yetim olarak başlar hayata. Kimileri bedensel bir engelle, kimileri ise imkansızlıkların, coğrafyanın ve yoksulluğun tam ortasında açar gözlerini. Bu başlangıç, insanı daha ilk nefeste o can yakıcı gerçekle yüzleştirir: Dünya eksik bir yerdir ve insanın hep bir yanı noksandır. Hayatın devam eden yolculuğunda bu noksanlıklar şekil değiştirir. Bir tarafta hayatı boyunca bazı yoksunluklarla, engellerle mücadele edenler; diğer tarafta ise her türlü nimetin, imkanın ve konforun içinde var olanlar durur. Dışarıdan bakan bir göz, varsıl olanın her zaman daha şanslı olduğunu, yoksun olanın ise hem bu dünyada hem de (hâşâ) ahirette bahtsız bir konumda kaldığını varsayar. Oysa hayatın hakikat aynası, bu varsayımı tam tersiyle tezahür ettirir. Varlık şımarıklığı ve kibir, çoğu zaman insanı uyuşturur, ruhunu hantallaştırır ve onu asıl gayesinden uzaklaştırır. Yokluk ve mahrumiyet ise şayet doğru göğüslenirse, insanı bileyen, ona çelikten bir irade kazandıran ve çok daha kuvvetli bir karakter inşa eden bir fırına dönüşür. Elbette bu olumsuzluklar ve imtihanlar insan önünde her zaman iki yol açar: İlk yol, insanı isyana, yılgınlığa ve sürekli mazeret üretmeye götüren karanlık bir dehlizdir. İkinci yol ise acıdan ve eksiklikten beslenen, onu sarsılmaz bir inanca, çelik gibi bir gayrete dönüştüren selamet yoludur. Daha önce kaleme aldığım "Memleketten Uzaklara" başlıklı yazımda, bu dünyanın bizler için esasen bir gurbet, ahiretin ise asıl ve kalıcı yurt (dâr-ı bekâ) oluşu kavramını işlemiştim. Tam da bu minvalde, ister yoksunlukla boğuşalım ister nimetler içinde yüzelim; bu dünyadaki hiçbir mutluluk tam, hiçbir başarı eksiksiz değildir. "Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilselerdi!" (Ankebût Suresi, 64) Dünyadaki her nimet, doğası gereği yarımdır. En güzel sofranın sonu, en büyük neşenin bir bitiş çizgisi vardır. İnsanın kalbi ve istekleri büyüktür; bu küçük dünya ise o kalbi doyurmaya, isteklerin hepsini karşılamaya yetmez. Her nimet, ancak ve ancak ahiretin o sonsuz iklimiyle buluştuğunda mükemmele erecektir. Buradaki eksikliklerimiz, oradaki tamamlanışımızın müjdecisidir. Peki, eksikliklerle başlayıp, acılarla yoğrularak kemale ermenin en muazzam örneği kimdir diye sorsam? Şüphesiz, aklımıza ilk O gelir... Doğmadan önce babasını, henüz altı yaşındayken annesini kaybeden, yeryüzünün gördüğü en yalnız ama en azimli yetimi: Hz. Muhammed (s.a.v.). O’nun hayatı, acının insanı nasıl olgunlaştırdığının, azmin ve inancın neleri inşa edebileceğinin en canlı bürhanıdır. Sadece çocukluğunda değil, büyüdüğünde de acı O’nun yakasını bırakmamıştır. Evlatlarını elleriyle toprağa vermenin o tarifsiz sızısını yaşamış, doğup büyüdüğü memleketinden sürülmüş, açlıkla ve ihanetle sınanmıştır. Fakat O, hiçbir zaman mazeretlerin arkasına saklanmamış, isyanın diline yaklaşmamıştır. O'nun hayatındaki bu hüzün ve sabır, Rabbimizin şu hitabıyla ebedi bir teselliye kavuşmuştur: "O, seni bir yetim iken bulup barındırmadı mı? Seni yol bilmezken doğru yola iletmedi mi? Seni ihtiyaç içinde bulup zengin etmedi mi?" (Duha Suresi, 6-8) Daha önce de değindiğim gibi, bizzat Peygamberimize hitap eden bu ayetler, bizlere de dolaylı olarak hitap eder. Aynı yoksunluklar ve kendi imtihanlarımızla yoğrulan dünyamızda; ayetin bu eşsiz anlatımı, Rabbimizin muhakkak her zorluğun ve imkansızlığın sonunda bir kolaylık ve imkan yaratacağına olan sarsılmaz inancımızı perçinler. Kıymetli okur, eğer bugün bir yanınız eksikse; sağlıktan, varlıktan, sevdilerinizden yana bir mahrumiyetin gölgesi üzerinize düşmüşse, kendinizi asla hüsranda saymayın. Unutmayın ki saraylarda büyüyen Firavunlar helak olurken, nehirde bir sepete bırakılan yetim Musa dünyayı değiştirmiştir. Dünyanın eksikliği, ahiretin mükemmelliğine açılan bir kapıdır. Önemli olan, payımıza düşen eksikliği isyanla büyütmek değil, inanç ve gayretle o noksanlıktan bir şaheser çıkarabilmektir. Çünkü biz bu memleketten uzaktayız ve asıl yurdumuza vardığımızda, buradaki tüm eksiklerimiz zarafetle tamamlanacaktır inşallah. Selam ve duayla. Aydın Babacan
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haber111.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.