Gelecek İnşasından Kaçarken: Elimizden Kayıp Giden Bugün
Gelecek İnşasından Kaçarken: Elimizden Kayıp Giden Bugün
Her sabah çalan o alarmı "ertele" tuşuna basarken aslında sadece uykumuzu değil, hayatımızı da ertelediğimizi fark ediyor muyuz? Sanmıyorum. Garip, hatta biraz trajikomik bir illüzyonun içindeyiz. Hepimiz, cebimizde sınırsız bir kredi kartı varmış ve son ödeme tarihi hiç gelmeyecekmiş gibi yaşıyoruz. Ölüm mü? O sadece haber bültenlerinde, başkalarının başına gelen bir "trafik kazası" ya da "uzun süren bir hastalık." Bize uğraması imkansız gibi davranıyoruz.
Sokakta yürürken, simitçiden dumanı tüten bir simit alırken ya da o çok "önemli" maili yanıtlarken, bir sonraki nefesimizin sonuncusu olabileceği gerçeğiyle yüzleşmek yerine, o hiç gelmeyecek "uygun zamanı" bekliyoruz. Emekli olunca gezilecek yerler listesi kabarıyor, para kazanınca kurulacak hayallerin rengi soluyor, yarın dilenecek özürler boğazımızda düğümleniyor. Oysa elimizdeki tek gerçek sermaye, şu an ciğerlerimize çektiğimiz, o anın hakkını verdiğimiz bir gram oksijen. Biz ise bu sermayeyi, biriktirebileceğimiz bir şey sanıp sürekli yarına devrediyoruz.
Bu kitlesel körlük, sadece bireysel bir hata değil, modern dünyanın bize dayattığı bir yaşam biçimi. Sosyolog Zygmunt Bauman, bu durumu "ölümün yapısökümü" olarak adlandırırdı. Modernite, ölümü hayatın gürültülü caddelerinden alıp hastane odalarının sterilliğine, morgların soğukluğuna hapisetti. Eskiden yaşamın bir parçası olan yas, şimdi bir an önce "atlatılması" gereken bir arıza gibi görülüyor. Ölümü görmezden gelmek, onu yok etmiyor; sadece bizi, o en gerçek anımıza hazırlıksız, gafil avlanmış yakalıyor.
Bir diğer düşünür, Ernest Becker, Ölümün İnkarı’nda daha da ileri gider. Ona göre tüm kültürel çabalarımız, gökdelenlerimiz, kariyer basamaklarımız, hatta sanat eserlerimiz, aslında ölüm korkusunu bastırmak için inşa ettiğimiz o "kahramanlık sistemleri"dir. Bizler, bir şeyler inşa ederek ya da bir yerlere yetişmeye çalışarak kendi faniliğimizden kaçıyoruz. Bu amansız kaçışın bedeli ise çok ağır: "Bugünü" ıskalamak, onu bir transit istasyonu gibi kullanıp geçmek.
İşte bu kaçış planının en büyük kurbanı, "anda kalma" becerimizdir. Zihnimiz ya geçmişin "keşkeler" dolu labirentinde kaybolmuş ya da geleceğin "ya şöyle olursa" endişelerinde savrulup duruyor. Bir dostumuzla kahve içerken bile telefon ekranına her baktığımızda, aslında "orada" olmuyoruz. "Şimdi"nin tadını çıkarmak, bir sonraki işi planlamanın heyecanından daha değersiz, daha sığ görülüyor. Oysa hayat, sadece bu saniyede akıyor, ne bir saniye önce ne bir saniye sonra. Bir çiçeğin kokusunu gerçekten içine çekmek, bir yudum suyun serinliğini boğazında fark etmek ya da karşındakini can kulağıyla, gerçekten dinlemek... Anda kalmak, zamanı dondurmak değil; o zamanın her anını, tüm duyularımızla, tüm varlığımızla gerçekten yaşamaktır. Ancak bu şekilde, erteleme hastalığının prangalarından kurtulup gerçek varoluşu hissedebiliriz.
Bu durum sadece sosyolojinin değil, kadim öğretilerin de kalbinde yer alır. İslam geleneğindeki o sarsıcı hadis, "Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çokça zikrediniz" derken, bize karamsar bir tablo çizmek niyetinde değildir. Tam tersine, bu bir pusuladır; hayatın her anının ne kadar benzersiz ve kıymetli olduğunu hatırlatan bir pusula. "Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için" dengesi, insanı erteleme hastalığından kurtaran, bugüne, şu ana odaklanmasını sağlayan en büyük reçetedir. Bu hadis, bizi hayattan koparmak değil, hayata daha sıkı, daha gerçek bir şekilde bağlamak için oradadır.
Sıradan bir Salı öğleden sonrasının, bir hayatın final sahnesi olabileceği gerçeğini kabul etmek, bir tür delilik gibi gelebilir ama aslında korkutucu değil, tam tersine, özgürleştiricidir. Eğer bugün son gününüz olsaydı, o saçma küskünlüğü hala sürdürür müydünüz? Ya da o çok istediğiniz hobiyi hala "doğru zaman" diyerek rafa mı kaldırırdınız?
Yaşam, biriktirdiğimiz paralar, unvanlar veya yarına ertelediğimiz planlar değil; tam şu an, bu satırları okurken sahip olduğunuz "şimdi"dir. Yarın, kimseye verilmiş bir söz değildir.
Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN
Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama Ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM)
Ekleme
Tarihi: 26 Mayıs 2026 -Salı
Gelecek İnşasından Kaçarken: Elimizden Kayıp Giden Bugün
Gelecek İnşasından Kaçarken: Elimizden Kayıp Giden Bugün
Her sabah çalan o alarmı "ertele" tuşuna basarken aslında sadece uykumuzu değil, hayatımızı da ertelediğimizi fark ediyor muyuz? Sanmıyorum. Garip, hatta biraz trajikomik bir illüzyonun içindeyiz. Hepimiz, cebimizde sınırsız bir kredi kartı varmış ve son ödeme tarihi hiç gelmeyecekmiş gibi yaşıyoruz. Ölüm mü? O sadece haber bültenlerinde, başkalarının başına gelen bir "trafik kazası" ya da "uzun süren bir hastalık." Bize uğraması imkansız gibi davranıyoruz.
Sokakta yürürken, simitçiden dumanı tüten bir simit alırken ya da o çok "önemli" maili yanıtlarken, bir sonraki nefesimizin sonuncusu olabileceği gerçeğiyle yüzleşmek yerine, o hiç gelmeyecek "uygun zamanı" bekliyoruz. Emekli olunca gezilecek yerler listesi kabarıyor, para kazanınca kurulacak hayallerin rengi soluyor, yarın dilenecek özürler boğazımızda düğümleniyor. Oysa elimizdeki tek gerçek sermaye, şu an ciğerlerimize çektiğimiz, o anın hakkını verdiğimiz bir gram oksijen. Biz ise bu sermayeyi, biriktirebileceğimiz bir şey sanıp sürekli yarına devrediyoruz.
Bu kitlesel körlük, sadece bireysel bir hata değil, modern dünyanın bize dayattığı bir yaşam biçimi. Sosyolog Zygmunt Bauman, bu durumu "ölümün yapısökümü" olarak adlandırırdı. Modernite, ölümü hayatın gürültülü caddelerinden alıp hastane odalarının sterilliğine, morgların soğukluğuna hapisetti. Eskiden yaşamın bir parçası olan yas, şimdi bir an önce "atlatılması" gereken bir arıza gibi görülüyor. Ölümü görmezden gelmek, onu yok etmiyor; sadece bizi, o en gerçek anımıza hazırlıksız, gafil avlanmış yakalıyor.
Bir diğer düşünür, Ernest Becker, Ölümün İnkarı’nda daha da ileri gider. Ona göre tüm kültürel çabalarımız, gökdelenlerimiz, kariyer basamaklarımız, hatta sanat eserlerimiz, aslında ölüm korkusunu bastırmak için inşa ettiğimiz o "kahramanlık sistemleri"dir. Bizler, bir şeyler inşa ederek ya da bir yerlere yetişmeye çalışarak kendi faniliğimizden kaçıyoruz. Bu amansız kaçışın bedeli ise çok ağır: "Bugünü" ıskalamak, onu bir transit istasyonu gibi kullanıp geçmek.
İşte bu kaçış planının en büyük kurbanı, "anda kalma" becerimizdir. Zihnimiz ya geçmişin "keşkeler" dolu labirentinde kaybolmuş ya da geleceğin "ya şöyle olursa" endişelerinde savrulup duruyor. Bir dostumuzla kahve içerken bile telefon ekranına her baktığımızda, aslında "orada" olmuyoruz. "Şimdi"nin tadını çıkarmak, bir sonraki işi planlamanın heyecanından daha değersiz, daha sığ görülüyor. Oysa hayat, sadece bu saniyede akıyor, ne bir saniye önce ne bir saniye sonra. Bir çiçeğin kokusunu gerçekten içine çekmek, bir yudum suyun serinliğini boğazında fark etmek ya da karşındakini can kulağıyla, gerçekten dinlemek... Anda kalmak, zamanı dondurmak değil; o zamanın her anını, tüm duyularımızla, tüm varlığımızla gerçekten yaşamaktır. Ancak bu şekilde, erteleme hastalığının prangalarından kurtulup gerçek varoluşu hissedebiliriz.
Bu durum sadece sosyolojinin değil, kadim öğretilerin de kalbinde yer alır. İslam geleneğindeki o sarsıcı hadis, "Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çokça zikrediniz" derken, bize karamsar bir tablo çizmek niyetinde değildir. Tam tersine, bu bir pusuladır; hayatın her anının ne kadar benzersiz ve kıymetli olduğunu hatırlatan bir pusula. "Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için" dengesi, insanı erteleme hastalığından kurtaran, bugüne, şu ana odaklanmasını sağlayan en büyük reçetedir. Bu hadis, bizi hayattan koparmak değil, hayata daha sıkı, daha gerçek bir şekilde bağlamak için oradadır.
Sıradan bir Salı öğleden sonrasının, bir hayatın final sahnesi olabileceği gerçeğini kabul etmek, bir tür delilik gibi gelebilir ama aslında korkutucu değil, tam tersine, özgürleştiricidir. Eğer bugün son gününüz olsaydı, o saçma küskünlüğü hala sürdürür müydünüz? Ya da o çok istediğiniz hobiyi hala "doğru zaman" diyerek rafa mı kaldırırdınız?
Yaşam, biriktirdiğimiz paralar, unvanlar veya yarına ertelediğimiz planlar değil; tam şu an, bu satırları okurken sahip olduğunuz "şimdi"dir. Yarın, kimseye verilmiş bir söz değildir.
Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN
Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama Ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM)
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
