MİSAFİR KALEM
Köşe Yazarı
MİSAFİR KALEM
 

İçimizdeki Kalabalık: Duygularımızı Yönetmek Neden Bu Kadar Zor?

İçimizdeki Kalabalık: Duygularımızı Yönetmek Neden Bu Kadar Zor? Modern dünya bize her şeyi kontrol edebileceğimiz yanılsamasını satıyor. Hayatımızı planlayabileceğimize, kariyerimizi milimetrik hesaplarla inşa edebileceğimize ve en nihayetinde duygularımızı bir şirket yöneticisi gibi "yönetebileceğimize" inanmamız isteniyor. Kişisel gelişim rafları, "Öfkenizi kontrol etmenin 5 yolu" ya da "Her koşulda sakin kalma rehberi" gibi reçetelerle dolu. Ancak günün sonunda, tek bir kelimeyle sarsılıyor, hiç hesapta olmayan bir hüzne teslim oluyor ya da ansızın parlayan bir öfkenin içinde kendimizi bulabiliyoruz. Peki, neden söz konusu duygularımız olduğunda o çok güvendiğimiz rasyonel zihnimiz sınıfta kalıyor? Duygularımızı yönetmek neden bazen imkânsız bir mücadeleye dönüşüyor? Bu zorluğun temelinde, felsefi olarak insanı sadece akıldan ibaret sayan o eski yanılgı yatıyor. Descartes’ın "Düşünüyorum, öyleyse varım" diyerek aklı her şeyin üzerine koyduğu günden beri, duyguları kontrol edilmesi, evilleştirilmesi gereken "vahşi canlılar" gibi görme eğilimindeyiz. Oysa Spinoza bize çok daha gerçekçi bir kapı açar: İnsan sadece düşünen değil, aynı zamanda etkilenen ve etkileyen bir varlıktır. Duygular akla karşı işlenmiş suçlar değil; var olma arzumuzun, yani "conatus"un hayattaki yankılarıdır. Bir duyguyu yönetmekte zorlanıyoruz çünkü o duygu, bastırmaya çalıştığımız derin bir varoluşsal ihtiyacın, görülme ya da korunma arzusunun çığlığıdır. Akıl ne kadar "sakin ol" derse desin, varoluş kendini güvende hissetmediğinde o çığlık durmaz. İşin sosyolojik boyutu ise bu içsel savaşı daha da karmaşık hale getiriyor. Bugün içinde yaşadığımız toplum, sosyolog Byung-Chul Han’ın ifadesiyle bir "yorgunluk toplumu." Sürekli performans göstermek, hep pozitif kalmak ve başarıya odaklanmak zorunda hissettiğimiz bir çağdayız. Sosyal medya mecraları, acının, kederin ve zayıflığın elendiği, adeta sterilize edilmiş bir mutluluk vitrini sunuyor. Toplum bize örtük bir biçimde şu mesajı veriyor: "Sadece olumlu duygulara yer var, gerisi yetersizliktir." Hal böyle olunca, üzüntüyü veya kaygıyı hissettiğimiz an sadece o duygunun kendisiyle değil, "neden böyle hissediyorum" suçluluk duygusuyla da savaşmak zorunda kalıyoruz. Toplumsal olarak duyguları yaşama ve esnetme alanlarımız daraldıkça, içimizdeki basınç artıyor ve yönetim mekanizmamız çöküyor. Psikolojik açıdan baktığımızda ise zihnimizin haritası, geçmişin ayak izleriyle doludur. Duygusal dünyamız, sadece bugünün olaylarına değil, çocukluğumuzun, ilk kırgınlıklarımızın ve eski savunma mekanizmalarımızın mirasına göre şekillenir. Bugün bizi öfkelendiren küçük bir haksızlık, aslında yıllar önce susturulmuş bir çocuğun adalet arayışı olabilir. Beynimizin ilkel ve duygusal merkezi olan amigdala, bir tehlike (ya da geçmişteki bir tehlikenin benzerini) sezişinde rasyonel lobu devre dışı bırakır. Yani biyolojimiz ve psikolojik hafızamız, mantığımızdan çok daha hızlı koşar. Duyguyu yönetemeyiz çünkü o an sahneye çıkan şey bugünün yetişkini değil, geçmişin yaralı bir parçasıdır. Belki de en büyük hata, duyguları "yönetilmesi", yani kontrol altına alınıp bastırılması gereken nesneler olarak görmektir. Bir nehrin akışını barajlarla tamamen kesmeye çalışırsanız, su eninde sonunda taşar ve yıkar. Duygular da böyledir; yönetmek onları yok etmek değil, onların bize ne anlatmak istediğini dinleme cesaretidir. Öfke, sınırlarınızın ihlal edildiğini; hüzün, değer verdiğiniz bir şeyi kaybettiğinizi; kaygı ise belirsizliğe karşı duyduğunuz insani korkuyu fısıldar. Sonuçta insan, kusursuz çalışan bir algoritma değil, çelişkileriyle büyüyen edebi bir metindir. Duygularımızı yönetmek bazen zorlaşır, çünkü insan olmak, bazen o duygunun içinde kaybolmayı, fırtınayı yaşamayı ve sonra kıyıya yeniden vurmayı gerektirir. Kendimize duygularımızı hizaya sokulacak askerler gibi görmeyi bıraktığımız, onları insan olmanın en yalın kanıtı olarak kabul ettiğimiz gün, belki de yönetmeye gerek kalmadan onlarla barışmayı öğreneceğiz. Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama Ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM-TTO)
Ekleme Tarihi: 12 Ekim 2026 -Pazartesi

İçimizdeki Kalabalık: Duygularımızı Yönetmek Neden Bu Kadar Zor?

İçimizdeki Kalabalık: Duygularımızı Yönetmek Neden Bu Kadar Zor? Modern dünya bize her şeyi kontrol edebileceğimiz yanılsamasını satıyor. Hayatımızı planlayabileceğimize, kariyerimizi milimetrik hesaplarla inşa edebileceğimize ve en nihayetinde duygularımızı bir şirket yöneticisi gibi "yönetebileceğimize" inanmamız isteniyor. Kişisel gelişim rafları, "Öfkenizi kontrol etmenin 5 yolu" ya da "Her koşulda sakin kalma rehberi" gibi reçetelerle dolu. Ancak günün sonunda, tek bir kelimeyle sarsılıyor, hiç hesapta olmayan bir hüzne teslim oluyor ya da ansızın parlayan bir öfkenin içinde kendimizi bulabiliyoruz. Peki, neden söz konusu duygularımız olduğunda o çok güvendiğimiz rasyonel zihnimiz sınıfta kalıyor? Duygularımızı yönetmek neden bazen imkânsız bir mücadeleye dönüşüyor? Bu zorluğun temelinde, felsefi olarak insanı sadece akıldan ibaret sayan o eski yanılgı yatıyor. Descartes’ın "Düşünüyorum, öyleyse varım" diyerek aklı her şeyin üzerine koyduğu günden beri, duyguları kontrol edilmesi, evilleştirilmesi gereken "vahşi canlılar" gibi görme eğilimindeyiz. Oysa Spinoza bize çok daha gerçekçi bir kapı açar: İnsan sadece düşünen değil, aynı zamanda etkilenen ve etkileyen bir varlıktır. Duygular akla karşı işlenmiş suçlar değil; var olma arzumuzun, yani "conatus"un hayattaki yankılarıdır. Bir duyguyu yönetmekte zorlanıyoruz çünkü o duygu, bastırmaya çalıştığımız derin bir varoluşsal ihtiyacın, görülme ya da korunma arzusunun çığlığıdır. Akıl ne kadar "sakin ol" derse desin, varoluş kendini güvende hissetmediğinde o çığlık durmaz. İşin sosyolojik boyutu ise bu içsel savaşı daha da karmaşık hale getiriyor. Bugün içinde yaşadığımız toplum, sosyolog Byung-Chul Han’ın ifadesiyle bir "yorgunluk toplumu." Sürekli performans göstermek, hep pozitif kalmak ve başarıya odaklanmak zorunda hissettiğimiz bir çağdayız. Sosyal medya mecraları, acının, kederin ve zayıflığın elendiği, adeta sterilize edilmiş bir mutluluk vitrini sunuyor. Toplum bize örtük bir biçimde şu mesajı veriyor: "Sadece olumlu duygulara yer var, gerisi yetersizliktir." Hal böyle olunca, üzüntüyü veya kaygıyı hissettiğimiz an sadece o duygunun kendisiyle değil, "neden böyle hissediyorum" suçluluk duygusuyla da savaşmak zorunda kalıyoruz. Toplumsal olarak duyguları yaşama ve esnetme alanlarımız daraldıkça, içimizdeki basınç artıyor ve yönetim mekanizmamız çöküyor. Psikolojik açıdan baktığımızda ise zihnimizin haritası, geçmişin ayak izleriyle doludur. Duygusal dünyamız, sadece bugünün olaylarına değil, çocukluğumuzun, ilk kırgınlıklarımızın ve eski savunma mekanizmalarımızın mirasına göre şekillenir. Bugün bizi öfkelendiren küçük bir haksızlık, aslında yıllar önce susturulmuş bir çocuğun adalet arayışı olabilir. Beynimizin ilkel ve duygusal merkezi olan amigdala, bir tehlike (ya da geçmişteki bir tehlikenin benzerini) sezişinde rasyonel lobu devre dışı bırakır. Yani biyolojimiz ve psikolojik hafızamız, mantığımızdan çok daha hızlı koşar. Duyguyu yönetemeyiz çünkü o an sahneye çıkan şey bugünün yetişkini değil, geçmişin yaralı bir parçasıdır. Belki de en büyük hata, duyguları "yönetilmesi", yani kontrol altına alınıp bastırılması gereken nesneler olarak görmektir. Bir nehrin akışını barajlarla tamamen kesmeye çalışırsanız, su eninde sonunda taşar ve yıkar. Duygular da böyledir; yönetmek onları yok etmek değil, onların bize ne anlatmak istediğini dinleme cesaretidir. Öfke, sınırlarınızın ihlal edildiğini; hüzün, değer verdiğiniz bir şeyi kaybettiğinizi; kaygı ise belirsizliğe karşı duyduğunuz insani korkuyu fısıldar. Sonuçta insan, kusursuz çalışan bir algoritma değil, çelişkileriyle büyüyen edebi bir metindir. Duygularımızı yönetmek bazen zorlaşır, çünkü insan olmak, bazen o duygunun içinde kaybolmayı, fırtınayı yaşamayı ve sonra kıyıya yeniden vurmayı gerektirir. Kendimize duygularımızı hizaya sokulacak askerler gibi görmeyi bıraktığımız, onları insan olmanın en yalın kanıtı olarak kabul ettiğimiz gün, belki de yönetmeye gerek kalmadan onlarla barışmayı öğreneceğiz. Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama Ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM-TTO)
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haber111.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.