MİSAFİR KALEM
Köşe Yazarı
MİSAFİR KALEM
 

KİM KİMİ İDARE EDİYOR?

KİM KİMİ İDARE EDİYOR? İdaresinden ve yönetiminden sorumlu olduğunuz kitle sadece kendi özel alanınızsa; yaptığınız yanlışlar ve haksızlıklar yalnızca sizi ve yakın çevrenizi etkiler. Ancak idarenize emanet edilen, milletin kurumları ise; kararlarınız ve eylemleriniz tüm toplumu derinden sarsar. İşte bu yüzdendir ki, bu kutsal görevi icra edenler karar verirken dört kere değil, kırk dört kere düşünmelidir. Meramımız; yaklaşık otuz yıla yakın kamusal hizmet hayatımız boyunca şahit olduğumuz yanlışları kamuoyuna duyurmak, yaşananlara bir nebze de olsa ayna tutmaktır. Bugün gerek kamuda gerek özel sektörde, idareci elinden muzdarip olmuş sayısız insan görmekteyiz. Unutulmamalıdır ki yöneticilik vasfı, devletin veya bir kurumun kişiye kalıcı bir mülk olarak değil, "emanet" olarak verdiği bir sıfattır. Bu emanetin gereği olarak idareci, sadece işleyişi sürdürmekle kalmamalı, kendisine emanet edilen çalışma ekibine de hakkaniyetle destek olmalıdır. Sözlü kültürümüzdeki "Balık baştan kokar" deyimi, liderin duruşunun hayati önemine vurgu yapar. Bir milleti ayakta tutan kurumların her kademesinde, en üst yetkiliden en alt birime kadar belli vasıfların varlığı beklenir. Bir idareci ne kadar etik değerlere sahipse ve kendini ne kadar bilgelikle donatmışsa, etrafında o kadar huzurlu çalışma alanları oluşur ve başarılı insanlar yetişir. İlim ve feraset sahibi liderler, mümbit topraklar gibidir. Nasıl ki en lezzetli yemişler sadece verimli topraklarda yetişirse; adalet duygusu gelişmiş, insanlığa ilham veren karakterler de ancak böyle bilge liderlerin etrafında serpilip büyüyebilir. "Peki, bu ağır sorumluluğu sırtlanan ideal bir idareci aslında nasıl olmalıdır? "Gerçek bir idareci, sadece süreçleri yöneten değil, aynı zamanda adaleti ve liyakati koruyan emniyetin ve güvenin kalesidir. Toplumun emanetini sırtında taşıyan bir liderin en temel vasfı, önüne getirilen her 'fısıltıyı' veya 'stratejik yakınlığı' ferasetle süzebilmesi, küçük menfaat gruplarının manipülasyonlarına karşı bağışıklık kazanmış olmasıdır. O, sadece kendisine yakın duranı değil, işini hakkıyla yapanı ve sessizce emeğini ortaya koyanı da görebilen keskin bir göze ve anlayışa sahip olmalıdır. Günümüzde en çok rahatsız olunan konu yöneten ve idare eden gücü o anlık da olsa elinde bulunduranların taraflı şeffaf olmayan tavırlarıdır.Kurum içi yakın ilişkiler bağlamında idare edenden çok idare edilen görüntüsü yansıtmalarıdır.Bir idareci için 'idare edilmek', kendi otoritesinden ve tarafsızlığından vazgeçmek demektir; oysa gerçek yönetim, şeffaflığı ve herkes için eşit bir düzeni inşa etmeyi zorunlu kılar. Duygusal zekası yüksek bir lider, bir grubun konforu için bir başkasının feda edilmesine izin vermez; aksine, çalışma ortamındaki o zehirli iklimi fark edip neşteri vuracak ilk kişidir. Kendisine verilen yetkiyi kullanırken kriterler bellidir. Sonuçta idarecilik, sadece masadaki işleri sıraya koymak değil, insanların adalet duygusunu ayakta tutarak o kuruma aidiyet ruhu katma sanatıdır." İdareci ve yönetim deyince, elbette Mevlana’nın o meşhur aslan, kurt ve tilki hikayesini zikretmeden geçemeyeceğim. Zira bu kadim anlatı, sadece bir hayvanlar alemi betimlemesi değil; yönetim koltuğunda oturanın ferasetini, yanındakilerin ise niyetini ölçen bir aynadır. Mevlana, asırlar öncesinden bir araya gelen bu üç karakter üzerinden, aslında bugünün de liyakat ve ahlak krizinin anatomisini çıkarır. Hikaye şöyle gelişir: Görünüşü ve doğası gereği üç benzemez olan "Bir aslan, bir kurt ve bir tilki avlanmak için arkadaş olurlar. Günün sonunda bir yaban öküzü, bir dağ keçisi ve bir tavşan avlarlar. Aslan kurda döner ve 'Bunları paylaştır,' der. Kurt, 'Ey padişahım,' der, 'Öküz senindir, keçi benimdir, tavşan da tilkinindir.' Aslan, kurdun bu 'ben' merkezli ve kendince adaletsiz paylaştırmasına hiddetlenir; bir pençede kurdu etkisiz hale getirir. Sonra tilkiye döner: 'Hadi, şimdi sen paylaştır.'der Kurnaz tilki yerlere kadar eğilerek cevap verir: 'Ey cihanın padişahı! Bu semiz öküz sizin kuşluk yemeğinizdir, şu keçi öğle yemeğinizdir, tavşan ise akşamki eğlencemizdir.' Aslan hayretle sorar: 'Ey tilki, bu adaleti kimden öğrendin?' Tilki cevap verir: Şuracıkta sonsuz bir uykunun kollarında yatan 'Kurdun başına gelenlerden padişahım! der. Misal bu ya doğal olarak hayvanlar alemi. Peki insanlar aleminde bu işler nasıl gelişiyor. Acımasızlık her zaman bu hikayede olduğu gibi acı bir kuvvetle zuhur etmez; bazen çok daha sinsi bir idare etme maskesi ile ortaya çıkar. Özellikle profesyonel çalışma hayatında kendi menfaatleri etrafında kenetlenen küçük gruplar tilki kurnazlığının vücut bulmuş halidir. Bu küçük grupların en tehlikeli silahı zekâ değil, nezaket maskesi takmış bir kurnazlıktır. Üç-beş kişinin bir araya gelerek kurduğu bu "küçük ittifaklar", dışarıdan bakıldığında bir dayanışma gibi görünse de aslında kendi çıkarlarına ters düşenleri saf dışı bırakmak için örülmüş barikatlardır. İdarecileri manipüle ederek kendi alanlarına çekmek ve tüm iş düzenini kişisel çıkarlara göre eğip bükmek, sadece bir etik sorunu değil, derin bir vicdani çürümedir. Hatta bu kişiler kurum içinde kurum gibi davranmaktan çekinmemekte idarecilerin arkasından idareci ağzından birifinkler vermekteler. Bu millet bu tarz çok paralel yapılanmalara şahit olmuş bundan çok acı çekmiş ve çok ağır bedeller ödemiştir. Konunun daha net anlaşılması açısından bu hikayenin kahramanlarının anotomisi bilinmelidir. Kurnaz Tilkiler: Maskeli nezaketin ve zaaf avcılığının sinsi ustaları Tilki karakteri, dürüstlüğün yerini stratejinin aldığı yozlaşmış sistemlerin geçici de olsa kazanan figürüdür. Kurumları toplumları hatta zaman zaman zaman devletleri bile çalkantılarla sarsmayı başarabilirler. Onların nezaketi bir erdem değil, bir kamuflaj malzemesidir. Bu hikayede tilki, aslanın (idarecinin) narsisizmini ve sevilme arzusunu çok iyi analiz eder. İltifatı bir giriş bileti gibi kullanır, parlak gözleri ve her daim salladığı uzun tüylü kuyruğuyla içeri girdikten sonra sessizce düğümleri atmaya başlar. En sinsi silahı ise mağdur edebiyatıdır. Birinin kuyusunu kazarken bile kendisini mağdur gibi göstererek idarecinin koruma içgüdüsünü harekete geçirir. Tilki için idareci, saygı duyulacak bir lider değil; kendi çıkarları için kullanılacak bir güç kaynağıdır. 2. Avanak Aslan: Gücün sarhoşluğu, İltifat bağımlılığı ve doymak bilmeyen iştah Aslan, kibrinin kölesidir. Tilkinin yerlere kadar eğilmesini kendisine duyulan derin bir saygı sanacak kadar profesyonel bir avanaklık evresine girmiştir. Oysa tilki ona değil, elindeki pençeye itaat etmektedir. Bazı idareciler, "Ahlakı beni ilgilendirmez, işimi çözsün yeter" diyerek tehlikeli bir pragmatizmin arkasına sığınırlar. "Ortada bir cenaze varsa, onu kimin kaldırdığına bakmam" mantığı, kurumsal bir intihardır. "Cenazeyi Kaldıran, Katilin Kendisiyse Ne Olacak?" Çünkü o cenazeyi (problemi), genellikle o kurnaz grup kendi kurtarıcı rollerini pekiştirmek için bizzat hazırlamışsa ne olacak. Katili kahraman sanan bir idareci, yönettiğini düşünürken aslında çoktan yönetilene dönüşmüş olmayacak mı? Bir problemi ahlaksız bir yöntemle veya dürüst olmayan bir grupla çözmek, o sorunu sadece halının altına süpürmektir. Ahlakı devre dışı bırakan idareci, o anki "konforu" için kurumun adalet duygusunu ve dürüst çalışanların sadakatini satmış olur. Dürüst çalışan, "Ahlakın önemi yoksa, ben neden dürüst olayım?" demeye başladığı an, ne olacak işte o zaman yozlaşma başlayacak mı? İdarecilik gardiyanlık değildir. İdarecilik sadece "iş yürütmek" değildir; bir kültür ve güven iklimi oluşturmaktır. "İşi çözsün de nasıl çözerse çözsün" diyen kişi bir lider değil, sadece bir süreç takipçisidir. Gerçek lider, işin nasıl yapıldığına, kimin hakkının yendiğine ve o çözümün arkasında hangi kirli planlar olduğuna bakar. 'Ortada bir cenaze varsa, onu kimin kaldırdığına bakmam' mantığı, ilk bakışta sonuç odaklı görünse de aslında kurumsal bir intihardır. Çünkü ahlakı ve liyakati gözetmeden çözülen her problem, gelecekte çok daha büyük enkazların temelini atar. Cenazeyi kaldıranın, o cenazeyi bizzat hazırlayan kurnazlar grubu olduğunu fark edemeyen bir idareci, sadece günü kurtarır; ama emniyeti, adaleti ve dürüst insanların kuruma olan inancını ebediyen kaybeder. Bir idarecinin görevi sadece iş bitirmek değil, o işi 'mertçe ve hakkaniyetle' bitirecek bir iklim oluşturmaktır. Aksi takdirde, idareci yönettiği kurumun lideri değil, kurnazların kurduğu kirli oyunun sadece bir bekçisi olur." Ferasetten yoksun, sadece iltifata kanıp etrafındaki kuşatmayı fark edemeyen kişilerin idareci yapılması; liyakatin yerini "idare edilmeye müsaitliğe" bırakmak, dürüstçe çalışan herkesin emeğini bir tilki sofrasına meze yapmaktır. Mevlana’nın bu hikayesindeki "Aslan", orman krallığını, bilgisi adaleti ferasetiyle değil ; kaba kuvvetinden menkul doğası gereği cebberrut şedit ve gaddar özellikleriyle elde etmiş gücü liyakatle değil, korku ve kibirle yöneten bir figürdür. Aslan, kurdu sadece paylaştırma hatasından dolayı mı öldürdü. Elbette ki hayır. Kurt, aslanın egosuna hizmet etmedi; ona bir "eşitmiş" gibi davrandı Hem hal ile hem kal ile "Öküz senindir, keçi de benimdir" dedi. Aslanın tilkiye yaşam hakkı tanıma sebebi ise tilkinin adaleti değil, aslanın kibrini beslemesi ego ateşini harlamasıydı. Hikayedeki aslan, hakiki bir otorite değil, "iltifat bağımlısı" bir figürdür. Tilkinin ona her şeyi sunması, aslanın "en büyük benim" yanılsamasını onayladığı için aslan gerçek tehlikeyi (kurnazlığı) göremez. 2. "Zahiri" Bir Gücün sahibi ve merkezi olan aslan "Batıni" olarak tam bir acziyet içindedir Aslan fiziksel olarak en güçlü olandır; pençesiyle kurdu parçalayabilir. Ancak zihinsel ve duygusal olarak tilkinin esiridir. Kurnaz bir grup tarafından idare edilen bir idareci, dışarıdan bakıldığında "kükreyen bir güç" gibi görünse de aslında karar mekanizması başkalarının elinde olan kağıttan bir kukladır. Tilki, aslanın neye kızıp neye sevineceğini bildiği için aslanın gücünü kendi çıkarları için bir silah olarak kullanır. Aslan yönettiğini sanırken, aslında tilki tarafından "yönetilmektedir." 3. Aslanın sonunu getirecek netice odaklılığın getirdiği "Adalet Körlüğü" Şimdilerde efendim ben sorununu kimin nasıl çözdüğüne bakmam,sorunun çözülüp çözülmediğine bakarım diyen idareciler görüyoruz" Cenazeyi(sorun,iş,) kim kaldırırsa kaldırsın" mantığı, aslanın en belirgin özelliğidir. Aslan, tilkinin paylaştırmasındaki kurnazlığı ve adaletsizliği görmezden gelir çünkü sonuç onun işine gelmiştir; sofrası dolmuştur. Bir idareci için "nasıl çözüldüğü" değil, sadece "çözülmüş olması" önemliyse, o idareci artık ahlaki pusulasını kaybetmiş demektir. Aslan, kurdu öldürerek "disiplin sağladığını" düşünür ama aslında sadece dürüstlüğü cezalandırıp kurnazlığı ödüllendirmiştir. Bu hikaye üzerinden en çarpıcı mesaj ise empati yoksunluğu ve yalnızlaşmadır. Aslanın karakterindeki en büyük boşluk, yanındakilerin ona neden "itaat" ettiğini anlayamamasıdır. Kurdun dürüst ama stratejisiz çıkışını yok ederken, aslında kendisine sadık olabilecek tek karakteri öldürmüştür. Tilki ise ona sadık değildir; sadece hayatta kalmak ve aslanın artıklarıyla beslenmek için maske takmaktadır. Bu tip idareciler, etraflarında sadece "evet efendimcilerin" ve "yağcıların" yaşamasına göz yumdukları için aslında en ihtiyaç duydukları anda yapayalnız kalırlar. Aslan, tilkinin yerlere kadar eğilmesini kendisine duyulan bir "saygı" sanır. Oysa bu sadece bir hayatta kalma stratejisidir. Bir idareci, altındakilerin ona olan davranışlarını gerçek duygular sanmaya başladığı an, "avanaklık" evresine girmiş demektir. Tilki, kurdun başına geleni gördüğü için taktik değiştirmiştir. Aslan ise bu taktiği "feraset" zanneder. Aslan; gücü olduğu için haklı olduğunu sanan, alkışlandığı için sevildiğini düşünen ve işi yürüdüğü için sistemin doğru işlediğine inanan bir trajedidir. Kendi gücünün sarhoşluğu içinde, tilkilerin onun gölgesinde hangi planları çevirdiğini asla göremez. Bu hikayede “Kurdu” analiz etmek, aslında bu trajedinin en hüzünlü ve en onurlu kısmına bakmaktır. "Kurdun hesapsız plansız çıkışı" dürüst olması ama bu dürüstlüğü stratejik bir zekayla yoğurmaması, çıplak ve savunmasız bir şekilde ortaya koyması hikayenin en hüzünlü yanıdır. Kurt, bir aslanla (otoriteyle) konuştuğunun farkındadır ama onun narsisizmini hesaba katmadan, sanki karşısında adil bir terazi varmış gibi otorite sandığının adaletine inanarak davranmıştır. Kurt, rasyonel bir karakterdir. Masadaki avı görür ve oransal yada ebatsal bir adaletle paylaştırır: "Büyük av büyüğe, orta boy orta boya, küçük olan küçük olana." Bu, genel geçer bir mantıktır. Kurdun hatası, mantığın olduğu yerde her zaman adaletin de olacağını zannetmesidir. Oysa aslanın olduğu yerde mantık değil, aslanın arzuları geçerlidir. Kurt, gerçeği söylemenin her kapıyı açacağını sanan bir "idealist"tir. Artık modern zamanlarda buna romantiklik de diyorlar. İşte bu romantiklikle Kurt güç dengelerini okuyamamış ilmi siyaset körlüğü yaşamıştır. Kurdun "başına gelen ", karşısındaki gücün (aslanın) karakterini analiz edememesinden gelir. Aslanın bir "takdir" ve "onay" açlığı içinde olduğunu görememiştir. Kurt "Öküz senindir" derken bunu bir lütuf gibi değil, bir "hak teslimi" gibi söylemiştir. Bu, aslanın kibrini dokunmuş otoritesini sarsmıştır. Kurt, doğruluğuna o kadar güvenir ki, bu doğruluğun kendisini koruyacağını sanır. Öyle ya koskoca öküzü aslana layık görmüştür kurt. Daha ne olsun şeytan bunun neresinde. Oysa liyakatsiz bir düzende dürüstlük, sahibini korumak yerine onu hedef tahtasına oturtur. Kurt bu gerçeği görecek kadar yaşamaz ama bu hikayeyi kurdun çocukları artık öğrenmiştir. Tüm hikayeleri yasaklatanların derdi zulmü yapanları ortaya çıkarması korkusu değil miydi vesselam… Dobralık ve maskesizlik kurdun doğasıdır "mert ve dobra" kişiliği temsil eder. İçinde ne varsa dışındadır. Plan yapmaz, kuyu kazmaz, idareciyi, yöneticiyi (aslanı) "yağlamaz". Onun dünyasında "iş, iştir." Ancak bu maskesizlik, kurnaz tilkilerin olduğu bir ortamda onu "çiğ" ve "kolay lokma" haline getirir. Kurnaz grup (tilkiler), kurdun bu dobralığını idareciye karşı bir "saygısızlık" veya "uyumsuzluk" olarak çok rahat pazarlayabilir. Şahsi değil, hakiki bir tavır sergileyen kurdun paylaştırması aslında aslanın lehinedir (aslan en büyük parçayı alır). Ancak kurt bunu "ben öyle uygun gördüm" edasıyla yaptığı için aslan bunu bir "otorite sarsılması" olarak görür. Kurt, doğru şeyi yanlış bir tonla söylemiştir. "strateji ya da ilmi siyaset yoksunluğu" buradadır; yani fikrin olgunluğu, ifadenin stratejisiyle birleşmemiştir. Kurt, tilkiyle iş birliği yapıp aslanı beraberce kandırmayı düşünmez. O, aslanın adaletine güvenir. Ancak sonunda gördüğü şey; dürüstlüğünün ödülü değil, pençe darbesi olur. Kurdun ölümü (veya iş yerindeki tasfiyesi), o kurumdaki *"etik değerlerin ölümü"*dür. O gittikten sonra artık aslana gerçeği söyleyecek kimse kalmaz; meydan tamamen tilkilere kalır. "Kurdun en büyük hatası, orman kralının adalete aşık olduğunu sanmasıydı; oysa kral, sadece kendi yansımasına aşıktı." Kurt; doğruluğu, liyakati ve "olması gerekeni" temsil eder. Onun dünyasında iki kere iki dörttür; ne eksik ne fazla. Ancak kurdun bu "stratejiden yoksun dürüstlüğü", kurumsal kurtlar sofrasında en büyük zayıflığa dönüşür. Dürüstlüğü Bir Silah Değil, Bir Kalkan Sanmak da kurdun bir diğer yanılgısıdır. Doğruyu söylemenin her türlü belayı defedeceğine inanır. Oysa adaletin kişiselleştirildiği keyiflere bağlandığı yerlerde, doğruyu söylemek en büyük provokasyondur. Stratejik Sessizliği bilmemesi gerçeği nerede ve nasıl söyleyeceğini bilmemesi kurdun başka bir zaafıdır bu hikayede. Tilki pusuya yatıp aslanın öfkesini izlerken, kurt göğsünü gere gere ortaya çıkar. Bu cesaret takdire şayandır ama sonuç hüsrandır. Liyakati Putlaştırmak yani Kurt, aslanın liyakate değer verdiğini zanneder. Oysa liyakat, ancak liyakatli bir idarecinin olduğu yerde değer bulur. Aslanın "işim görülsün" pragmatizmi karşısında, kurdun "hak budur" demesi sadece gürültü olarak algılanır. Sonuç olarak; kurdun hikayesi, dürüst insanların neden çoğu zaman "kaybeden" pozisyonuna düştüğünü anlatır. Kurt dürüsttür ama yalnızdır. Tilkiler gibi "grup" olup kuyu kazmayı bilmez. Kurt; dobralığı, dürüstlüğü ve liyakati temsil eder. Kurdun hatası, adaletin olduğu yerde mantığın da her zaman hüküm süreceğini sanmasıdır. "Ham ya da saf dürüstlüğünden dolayı aslanın egosunu hesaba katmaz. O, "mertçe" gerçeği söyler ama stratejik bir zekayla hareket etmediği için liyakatsiz bir düzende ödüllendirilmek yerine hedef tahtasına oturtulur. Kurdun tasfiyesi, o kurumdaki etik değerlerin ölümüdür; o gittikten sonra meydan tamamen tilkilere kalır. Bu liyakat zinciri kırıldığında, dürüst ve mertçe işini yapan insanlar haksızlığa karşı durduklarında "uyumsuz" ilan edilirken; nezaketle yalan söyleyenler her zaman "mazlum" rolünü kaparlar. İdareci ise bu illüzyonun içinde, kimin gerçekten değer kattığını değil, kimin kendisini daha güzel ağırladığını ödüllendirir hale gelir. Bu liyakat zinciri kırıldığında adalet tersyüz edilir: Dürüstçe işini yapan insanlar haksızlığa karşı durduklarında uyumsuz ilan edilirken; nezaketle yalan söyleyen ve mağdur edebiyatı yapanlar her zaman makbul sayılır. İdareci ise bu illüzyonun içinde, kimin gerçekten değer kattığını değil, kimin kendisini daha güzel ağırladığını ödüllendirir hale gelir. Günün sonunda aynaya baktığımızda asıl gerçekle yüzleşiriz: Kim kimi idare ediyor? Birilerini parmağında oynatarak kısa vadeli kazanımlar elde edenler mi kazanıyor, yoksa sessiz kalarak bu adaletsizliğin faturasını ödeyenler mi asıl ağır yükü sırtlanıyor? Haksızlık üzerine kurulan her düzen, eninde sonunda kendi içinde çatırdamaya mahkumdur. Hayat, başkalarını manipüle ederek kazanılacak bir yarış değil; yanımızdakileri incitmeden, hak yemeden yürünecek bir yoldur. Ve bu yolda asıl galip, kimseyi basamak yapmadan, sadece dürüstçe ve merhametle yürüyenler olacaktır. Günün sonunda, bu kadim anlatı bize tek bir hakikati haykırır: Biz ne kibrin esiri olan bir aslan, ne dürüstlüğü stratejiye kurban veren bir kurt, ne de başkasının emeğiyle beslenen bir tilki olmak için yaratıldık. Biz, bu yeryüzüne "insan" olmanın o çileli ama onurlu tekamülünü tamamlamak için gönderildik. Hayvanların dünyasında geçerli olan "orman kanunları" (güçlünün zayıfı ezdiği, kurnazlığın kazandığı o karanlık düzen), insanlığın ruhuna dar gelen bir elbisedir. İnsanlık, orman kanunlarıyla değil, gökyüzünün adaleti ve vicdanın sarsılmaz kurallarıyla yönetilmeye layıktır. Eğer biz, bize bahşedilen o ilahi ahlak kurallarına göre yaşamayı seçersek; ne aslanın kibrine, ne tilkinin kurnazlığına ihtiyaç duyarız. Selma Gültekin  
Ekleme Tarihi: 17 Nisan 2026 -Cuma

KİM KİMİ İDARE EDİYOR?

KİM KİMİ İDARE EDİYOR? İdaresinden ve yönetiminden sorumlu olduğunuz kitle sadece kendi özel alanınızsa; yaptığınız yanlışlar ve haksızlıklar yalnızca sizi ve yakın çevrenizi etkiler. Ancak idarenize emanet edilen, milletin kurumları ise; kararlarınız ve eylemleriniz tüm toplumu derinden sarsar. İşte bu yüzdendir ki, bu kutsal görevi icra edenler karar verirken dört kere değil, kırk dört kere düşünmelidir. Meramımız; yaklaşık otuz yıla yakın kamusal hizmet hayatımız boyunca şahit olduğumuz yanlışları kamuoyuna duyurmak, yaşananlara bir nebze de olsa ayna tutmaktır. Bugün gerek kamuda gerek özel sektörde, idareci elinden muzdarip olmuş sayısız insan görmekteyiz. Unutulmamalıdır ki yöneticilik vasfı, devletin veya bir kurumun kişiye kalıcı bir mülk olarak değil, "emanet" olarak verdiği bir sıfattır. Bu emanetin gereği olarak idareci, sadece işleyişi sürdürmekle kalmamalı, kendisine emanet edilen çalışma ekibine de hakkaniyetle destek olmalıdır. Sözlü kültürümüzdeki "Balık baştan kokar" deyimi, liderin duruşunun hayati önemine vurgu yapar. Bir milleti ayakta tutan kurumların her kademesinde, en üst yetkiliden en alt birime kadar belli vasıfların varlığı beklenir. Bir idareci ne kadar etik değerlere sahipse ve kendini ne kadar bilgelikle donatmışsa, etrafında o kadar huzurlu çalışma alanları oluşur ve başarılı insanlar yetişir. İlim ve feraset sahibi liderler, mümbit topraklar gibidir. Nasıl ki en lezzetli yemişler sadece verimli topraklarda yetişirse; adalet duygusu gelişmiş, insanlığa ilham veren karakterler de ancak böyle bilge liderlerin etrafında serpilip büyüyebilir. "Peki, bu ağır sorumluluğu sırtlanan ideal bir idareci aslında nasıl olmalıdır? "Gerçek bir idareci, sadece süreçleri yöneten değil, aynı zamanda adaleti ve liyakati koruyan emniyetin ve güvenin kalesidir. Toplumun emanetini sırtında taşıyan bir liderin en temel vasfı, önüne getirilen her 'fısıltıyı' veya 'stratejik yakınlığı' ferasetle süzebilmesi, küçük menfaat gruplarının manipülasyonlarına karşı bağışıklık kazanmış olmasıdır. O, sadece kendisine yakın duranı değil, işini hakkıyla yapanı ve sessizce emeğini ortaya koyanı da görebilen keskin bir göze ve anlayışa sahip olmalıdır. Günümüzde en çok rahatsız olunan konu yöneten ve idare eden gücü o anlık da olsa elinde bulunduranların taraflı şeffaf olmayan tavırlarıdır.Kurum içi yakın ilişkiler bağlamında idare edenden çok idare edilen görüntüsü yansıtmalarıdır.Bir idareci için 'idare edilmek', kendi otoritesinden ve tarafsızlığından vazgeçmek demektir; oysa gerçek yönetim, şeffaflığı ve herkes için eşit bir düzeni inşa etmeyi zorunlu kılar. Duygusal zekası yüksek bir lider, bir grubun konforu için bir başkasının feda edilmesine izin vermez; aksine, çalışma ortamındaki o zehirli iklimi fark edip neşteri vuracak ilk kişidir. Kendisine verilen yetkiyi kullanırken kriterler bellidir. Sonuçta idarecilik, sadece masadaki işleri sıraya koymak değil, insanların adalet duygusunu ayakta tutarak o kuruma aidiyet ruhu katma sanatıdır." İdareci ve yönetim deyince, elbette Mevlana’nın o meşhur aslan, kurt ve tilki hikayesini zikretmeden geçemeyeceğim. Zira bu kadim anlatı, sadece bir hayvanlar alemi betimlemesi değil; yönetim koltuğunda oturanın ferasetini, yanındakilerin ise niyetini ölçen bir aynadır. Mevlana, asırlar öncesinden bir araya gelen bu üç karakter üzerinden, aslında bugünün de liyakat ve ahlak krizinin anatomisini çıkarır. Hikaye şöyle gelişir: Görünüşü ve doğası gereği üç benzemez olan "Bir aslan, bir kurt ve bir tilki avlanmak için arkadaş olurlar. Günün sonunda bir yaban öküzü, bir dağ keçisi ve bir tavşan avlarlar. Aslan kurda döner ve 'Bunları paylaştır,' der. Kurt, 'Ey padişahım,' der, 'Öküz senindir, keçi benimdir, tavşan da tilkinindir.' Aslan, kurdun bu 'ben' merkezli ve kendince adaletsiz paylaştırmasına hiddetlenir; bir pençede kurdu etkisiz hale getirir. Sonra tilkiye döner: 'Hadi, şimdi sen paylaştır.'der Kurnaz tilki yerlere kadar eğilerek cevap verir: 'Ey cihanın padişahı! Bu semiz öküz sizin kuşluk yemeğinizdir, şu keçi öğle yemeğinizdir, tavşan ise akşamki eğlencemizdir.' Aslan hayretle sorar: 'Ey tilki, bu adaleti kimden öğrendin?' Tilki cevap verir: Şuracıkta sonsuz bir uykunun kollarında yatan 'Kurdun başına gelenlerden padişahım! der. Misal bu ya doğal olarak hayvanlar alemi. Peki insanlar aleminde bu işler nasıl gelişiyor. Acımasızlık her zaman bu hikayede olduğu gibi acı bir kuvvetle zuhur etmez; bazen çok daha sinsi bir idare etme maskesi ile ortaya çıkar. Özellikle profesyonel çalışma hayatında kendi menfaatleri etrafında kenetlenen küçük gruplar tilki kurnazlığının vücut bulmuş halidir. Bu küçük grupların en tehlikeli silahı zekâ değil, nezaket maskesi takmış bir kurnazlıktır. Üç-beş kişinin bir araya gelerek kurduğu bu "küçük ittifaklar", dışarıdan bakıldığında bir dayanışma gibi görünse de aslında kendi çıkarlarına ters düşenleri saf dışı bırakmak için örülmüş barikatlardır. İdarecileri manipüle ederek kendi alanlarına çekmek ve tüm iş düzenini kişisel çıkarlara göre eğip bükmek, sadece bir etik sorunu değil, derin bir vicdani çürümedir. Hatta bu kişiler kurum içinde kurum gibi davranmaktan çekinmemekte idarecilerin arkasından idareci ağzından birifinkler vermekteler. Bu millet bu tarz çok paralel yapılanmalara şahit olmuş bundan çok acı çekmiş ve çok ağır bedeller ödemiştir. Konunun daha net anlaşılması açısından bu hikayenin kahramanlarının anotomisi bilinmelidir. Kurnaz Tilkiler: Maskeli nezaketin ve zaaf avcılığının sinsi ustaları Tilki karakteri, dürüstlüğün yerini stratejinin aldığı yozlaşmış sistemlerin geçici de olsa kazanan figürüdür. Kurumları toplumları hatta zaman zaman zaman devletleri bile çalkantılarla sarsmayı başarabilirler. Onların nezaketi bir erdem değil, bir kamuflaj malzemesidir. Bu hikayede tilki, aslanın (idarecinin) narsisizmini ve sevilme arzusunu çok iyi analiz eder. İltifatı bir giriş bileti gibi kullanır, parlak gözleri ve her daim salladığı uzun tüylü kuyruğuyla içeri girdikten sonra sessizce düğümleri atmaya başlar. En sinsi silahı ise mağdur edebiyatıdır. Birinin kuyusunu kazarken bile kendisini mağdur gibi göstererek idarecinin koruma içgüdüsünü harekete geçirir. Tilki için idareci, saygı duyulacak bir lider değil; kendi çıkarları için kullanılacak bir güç kaynağıdır. 2. Avanak Aslan: Gücün sarhoşluğu, İltifat bağımlılığı ve doymak bilmeyen iştah Aslan, kibrinin kölesidir. Tilkinin yerlere kadar eğilmesini kendisine duyulan derin bir saygı sanacak kadar profesyonel bir avanaklık evresine girmiştir. Oysa tilki ona değil, elindeki pençeye itaat etmektedir. Bazı idareciler, "Ahlakı beni ilgilendirmez, işimi çözsün yeter" diyerek tehlikeli bir pragmatizmin arkasına sığınırlar. "Ortada bir cenaze varsa, onu kimin kaldırdığına bakmam" mantığı, kurumsal bir intihardır. "Cenazeyi Kaldıran, Katilin Kendisiyse Ne Olacak?" Çünkü o cenazeyi (problemi), genellikle o kurnaz grup kendi kurtarıcı rollerini pekiştirmek için bizzat hazırlamışsa ne olacak. Katili kahraman sanan bir idareci, yönettiğini düşünürken aslında çoktan yönetilene dönüşmüş olmayacak mı? Bir problemi ahlaksız bir yöntemle veya dürüst olmayan bir grupla çözmek, o sorunu sadece halının altına süpürmektir. Ahlakı devre dışı bırakan idareci, o anki "konforu" için kurumun adalet duygusunu ve dürüst çalışanların sadakatini satmış olur. Dürüst çalışan, "Ahlakın önemi yoksa, ben neden dürüst olayım?" demeye başladığı an, ne olacak işte o zaman yozlaşma başlayacak mı? İdarecilik gardiyanlık değildir. İdarecilik sadece "iş yürütmek" değildir; bir kültür ve güven iklimi oluşturmaktır. "İşi çözsün de nasıl çözerse çözsün" diyen kişi bir lider değil, sadece bir süreç takipçisidir. Gerçek lider, işin nasıl yapıldığına, kimin hakkının yendiğine ve o çözümün arkasında hangi kirli planlar olduğuna bakar. 'Ortada bir cenaze varsa, onu kimin kaldırdığına bakmam' mantığı, ilk bakışta sonuç odaklı görünse de aslında kurumsal bir intihardır. Çünkü ahlakı ve liyakati gözetmeden çözülen her problem, gelecekte çok daha büyük enkazların temelini atar. Cenazeyi kaldıranın, o cenazeyi bizzat hazırlayan kurnazlar grubu olduğunu fark edemeyen bir idareci, sadece günü kurtarır; ama emniyeti, adaleti ve dürüst insanların kuruma olan inancını ebediyen kaybeder. Bir idarecinin görevi sadece iş bitirmek değil, o işi 'mertçe ve hakkaniyetle' bitirecek bir iklim oluşturmaktır. Aksi takdirde, idareci yönettiği kurumun lideri değil, kurnazların kurduğu kirli oyunun sadece bir bekçisi olur." Ferasetten yoksun, sadece iltifata kanıp etrafındaki kuşatmayı fark edemeyen kişilerin idareci yapılması; liyakatin yerini "idare edilmeye müsaitliğe" bırakmak, dürüstçe çalışan herkesin emeğini bir tilki sofrasına meze yapmaktır. Mevlana’nın bu hikayesindeki "Aslan", orman krallığını, bilgisi adaleti ferasetiyle değil ; kaba kuvvetinden menkul doğası gereği cebberrut şedit ve gaddar özellikleriyle elde etmiş gücü liyakatle değil, korku ve kibirle yöneten bir figürdür. Aslan, kurdu sadece paylaştırma hatasından dolayı mı öldürdü. Elbette ki hayır. Kurt, aslanın egosuna hizmet etmedi; ona bir "eşitmiş" gibi davrandı Hem hal ile hem kal ile "Öküz senindir, keçi de benimdir" dedi. Aslanın tilkiye yaşam hakkı tanıma sebebi ise tilkinin adaleti değil, aslanın kibrini beslemesi ego ateşini harlamasıydı. Hikayedeki aslan, hakiki bir otorite değil, "iltifat bağımlısı" bir figürdür. Tilkinin ona her şeyi sunması, aslanın "en büyük benim" yanılsamasını onayladığı için aslan gerçek tehlikeyi (kurnazlığı) göremez. 2. "Zahiri" Bir Gücün sahibi ve merkezi olan aslan "Batıni" olarak tam bir acziyet içindedir Aslan fiziksel olarak en güçlü olandır; pençesiyle kurdu parçalayabilir. Ancak zihinsel ve duygusal olarak tilkinin esiridir. Kurnaz bir grup tarafından idare edilen bir idareci, dışarıdan bakıldığında "kükreyen bir güç" gibi görünse de aslında karar mekanizması başkalarının elinde olan kağıttan bir kukladır. Tilki, aslanın neye kızıp neye sevineceğini bildiği için aslanın gücünü kendi çıkarları için bir silah olarak kullanır. Aslan yönettiğini sanırken, aslında tilki tarafından "yönetilmektedir." 3. Aslanın sonunu getirecek netice odaklılığın getirdiği "Adalet Körlüğü" Şimdilerde efendim ben sorununu kimin nasıl çözdüğüne bakmam,sorunun çözülüp çözülmediğine bakarım diyen idareciler görüyoruz" Cenazeyi(sorun,iş,) kim kaldırırsa kaldırsın" mantığı, aslanın en belirgin özelliğidir. Aslan, tilkinin paylaştırmasındaki kurnazlığı ve adaletsizliği görmezden gelir çünkü sonuç onun işine gelmiştir; sofrası dolmuştur. Bir idareci için "nasıl çözüldüğü" değil, sadece "çözülmüş olması" önemliyse, o idareci artık ahlaki pusulasını kaybetmiş demektir. Aslan, kurdu öldürerek "disiplin sağladığını" düşünür ama aslında sadece dürüstlüğü cezalandırıp kurnazlığı ödüllendirmiştir. Bu hikaye üzerinden en çarpıcı mesaj ise empati yoksunluğu ve yalnızlaşmadır. Aslanın karakterindeki en büyük boşluk, yanındakilerin ona neden "itaat" ettiğini anlayamamasıdır. Kurdun dürüst ama stratejisiz çıkışını yok ederken, aslında kendisine sadık olabilecek tek karakteri öldürmüştür. Tilki ise ona sadık değildir; sadece hayatta kalmak ve aslanın artıklarıyla beslenmek için maske takmaktadır. Bu tip idareciler, etraflarında sadece "evet efendimcilerin" ve "yağcıların" yaşamasına göz yumdukları için aslında en ihtiyaç duydukları anda yapayalnız kalırlar. Aslan, tilkinin yerlere kadar eğilmesini kendisine duyulan bir "saygı" sanır. Oysa bu sadece bir hayatta kalma stratejisidir. Bir idareci, altındakilerin ona olan davranışlarını gerçek duygular sanmaya başladığı an, "avanaklık" evresine girmiş demektir. Tilki, kurdun başına geleni gördüğü için taktik değiştirmiştir. Aslan ise bu taktiği "feraset" zanneder. Aslan; gücü olduğu için haklı olduğunu sanan, alkışlandığı için sevildiğini düşünen ve işi yürüdüğü için sistemin doğru işlediğine inanan bir trajedidir. Kendi gücünün sarhoşluğu içinde, tilkilerin onun gölgesinde hangi planları çevirdiğini asla göremez. Bu hikayede “Kurdu” analiz etmek, aslında bu trajedinin en hüzünlü ve en onurlu kısmına bakmaktır. "Kurdun hesapsız plansız çıkışı" dürüst olması ama bu dürüstlüğü stratejik bir zekayla yoğurmaması, çıplak ve savunmasız bir şekilde ortaya koyması hikayenin en hüzünlü yanıdır. Kurt, bir aslanla (otoriteyle) konuştuğunun farkındadır ama onun narsisizmini hesaba katmadan, sanki karşısında adil bir terazi varmış gibi otorite sandığının adaletine inanarak davranmıştır. Kurt, rasyonel bir karakterdir. Masadaki avı görür ve oransal yada ebatsal bir adaletle paylaştırır: "Büyük av büyüğe, orta boy orta boya, küçük olan küçük olana." Bu, genel geçer bir mantıktır. Kurdun hatası, mantığın olduğu yerde her zaman adaletin de olacağını zannetmesidir. Oysa aslanın olduğu yerde mantık değil, aslanın arzuları geçerlidir. Kurt, gerçeği söylemenin her kapıyı açacağını sanan bir "idealist"tir. Artık modern zamanlarda buna romantiklik de diyorlar. İşte bu romantiklikle Kurt güç dengelerini okuyamamış ilmi siyaset körlüğü yaşamıştır. Kurdun "başına gelen ", karşısındaki gücün (aslanın) karakterini analiz edememesinden gelir. Aslanın bir "takdir" ve "onay" açlığı içinde olduğunu görememiştir. Kurt "Öküz senindir" derken bunu bir lütuf gibi değil, bir "hak teslimi" gibi söylemiştir. Bu, aslanın kibrini dokunmuş otoritesini sarsmıştır. Kurt, doğruluğuna o kadar güvenir ki, bu doğruluğun kendisini koruyacağını sanır. Öyle ya koskoca öküzü aslana layık görmüştür kurt. Daha ne olsun şeytan bunun neresinde. Oysa liyakatsiz bir düzende dürüstlük, sahibini korumak yerine onu hedef tahtasına oturtur. Kurt bu gerçeği görecek kadar yaşamaz ama bu hikayeyi kurdun çocukları artık öğrenmiştir. Tüm hikayeleri yasaklatanların derdi zulmü yapanları ortaya çıkarması korkusu değil miydi vesselam… Dobralık ve maskesizlik kurdun doğasıdır "mert ve dobra" kişiliği temsil eder. İçinde ne varsa dışındadır. Plan yapmaz, kuyu kazmaz, idareciyi, yöneticiyi (aslanı) "yağlamaz". Onun dünyasında "iş, iştir." Ancak bu maskesizlik, kurnaz tilkilerin olduğu bir ortamda onu "çiğ" ve "kolay lokma" haline getirir. Kurnaz grup (tilkiler), kurdun bu dobralığını idareciye karşı bir "saygısızlık" veya "uyumsuzluk" olarak çok rahat pazarlayabilir. Şahsi değil, hakiki bir tavır sergileyen kurdun paylaştırması aslında aslanın lehinedir (aslan en büyük parçayı alır). Ancak kurt bunu "ben öyle uygun gördüm" edasıyla yaptığı için aslan bunu bir "otorite sarsılması" olarak görür. Kurt, doğru şeyi yanlış bir tonla söylemiştir. "strateji ya da ilmi siyaset yoksunluğu" buradadır; yani fikrin olgunluğu, ifadenin stratejisiyle birleşmemiştir. Kurt, tilkiyle iş birliği yapıp aslanı beraberce kandırmayı düşünmez. O, aslanın adaletine güvenir. Ancak sonunda gördüğü şey; dürüstlüğünün ödülü değil, pençe darbesi olur. Kurdun ölümü (veya iş yerindeki tasfiyesi), o kurumdaki *"etik değerlerin ölümü"*dür. O gittikten sonra artık aslana gerçeği söyleyecek kimse kalmaz; meydan tamamen tilkilere kalır. "Kurdun en büyük hatası, orman kralının adalete aşık olduğunu sanmasıydı; oysa kral, sadece kendi yansımasına aşıktı." Kurt; doğruluğu, liyakati ve "olması gerekeni" temsil eder. Onun dünyasında iki kere iki dörttür; ne eksik ne fazla. Ancak kurdun bu "stratejiden yoksun dürüstlüğü", kurumsal kurtlar sofrasında en büyük zayıflığa dönüşür. Dürüstlüğü Bir Silah Değil, Bir Kalkan Sanmak da kurdun bir diğer yanılgısıdır. Doğruyu söylemenin her türlü belayı defedeceğine inanır. Oysa adaletin kişiselleştirildiği keyiflere bağlandığı yerlerde, doğruyu söylemek en büyük provokasyondur. Stratejik Sessizliği bilmemesi gerçeği nerede ve nasıl söyleyeceğini bilmemesi kurdun başka bir zaafıdır bu hikayede. Tilki pusuya yatıp aslanın öfkesini izlerken, kurt göğsünü gere gere ortaya çıkar. Bu cesaret takdire şayandır ama sonuç hüsrandır. Liyakati Putlaştırmak yani Kurt, aslanın liyakate değer verdiğini zanneder. Oysa liyakat, ancak liyakatli bir idarecinin olduğu yerde değer bulur. Aslanın "işim görülsün" pragmatizmi karşısında, kurdun "hak budur" demesi sadece gürültü olarak algılanır. Sonuç olarak; kurdun hikayesi, dürüst insanların neden çoğu zaman "kaybeden" pozisyonuna düştüğünü anlatır. Kurt dürüsttür ama yalnızdır. Tilkiler gibi "grup" olup kuyu kazmayı bilmez. Kurt; dobralığı, dürüstlüğü ve liyakati temsil eder. Kurdun hatası, adaletin olduğu yerde mantığın da her zaman hüküm süreceğini sanmasıdır. "Ham ya da saf dürüstlüğünden dolayı aslanın egosunu hesaba katmaz. O, "mertçe" gerçeği söyler ama stratejik bir zekayla hareket etmediği için liyakatsiz bir düzende ödüllendirilmek yerine hedef tahtasına oturtulur. Kurdun tasfiyesi, o kurumdaki etik değerlerin ölümüdür; o gittikten sonra meydan tamamen tilkilere kalır. Bu liyakat zinciri kırıldığında, dürüst ve mertçe işini yapan insanlar haksızlığa karşı durduklarında "uyumsuz" ilan edilirken; nezaketle yalan söyleyenler her zaman "mazlum" rolünü kaparlar. İdareci ise bu illüzyonun içinde, kimin gerçekten değer kattığını değil, kimin kendisini daha güzel ağırladığını ödüllendirir hale gelir. Bu liyakat zinciri kırıldığında adalet tersyüz edilir: Dürüstçe işini yapan insanlar haksızlığa karşı durduklarında uyumsuz ilan edilirken; nezaketle yalan söyleyen ve mağdur edebiyatı yapanlar her zaman makbul sayılır. İdareci ise bu illüzyonun içinde, kimin gerçekten değer kattığını değil, kimin kendisini daha güzel ağırladığını ödüllendirir hale gelir. Günün sonunda aynaya baktığımızda asıl gerçekle yüzleşiriz: Kim kimi idare ediyor? Birilerini parmağında oynatarak kısa vadeli kazanımlar elde edenler mi kazanıyor, yoksa sessiz kalarak bu adaletsizliğin faturasını ödeyenler mi asıl ağır yükü sırtlanıyor? Haksızlık üzerine kurulan her düzen, eninde sonunda kendi içinde çatırdamaya mahkumdur. Hayat, başkalarını manipüle ederek kazanılacak bir yarış değil; yanımızdakileri incitmeden, hak yemeden yürünecek bir yoldur. Ve bu yolda asıl galip, kimseyi basamak yapmadan, sadece dürüstçe ve merhametle yürüyenler olacaktır. Günün sonunda, bu kadim anlatı bize tek bir hakikati haykırır: Biz ne kibrin esiri olan bir aslan, ne dürüstlüğü stratejiye kurban veren bir kurt, ne de başkasının emeğiyle beslenen bir tilki olmak için yaratıldık. Biz, bu yeryüzüne "insan" olmanın o çileli ama onurlu tekamülünü tamamlamak için gönderildik. Hayvanların dünyasında geçerli olan "orman kanunları" (güçlünün zayıfı ezdiği, kurnazlığın kazandığı o karanlık düzen), insanlığın ruhuna dar gelen bir elbisedir. İnsanlık, orman kanunlarıyla değil, gökyüzünün adaleti ve vicdanın sarsılmaz kurallarıyla yönetilmeye layıktır. Eğer biz, bize bahşedilen o ilahi ahlak kurallarına göre yaşamayı seçersek; ne aslanın kibrine, ne tilkinin kurnazlığına ihtiyaç duyarız. Selma Gültekin  
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haber111.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.