MEĞER HEPİMİZ MASUMMUŞUZ
MEĞER HEPİMİZ MASUMMUŞUZ
14 Nisan 2026’da Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde, okulun eski öğrencisi 19 yaşındaki bir gencin elinde pompalı tüfekle okula dalarak üçü ağır olmak üzere on altı kişiyi yaralamasıyla sarsıldık. Henüz bu dehşetin şokunu atlatamamışken, 15 Nisan sabahı Kahramanmaraş’ın Onikişubat ilçesinden çok daha ağır bir bilanço geldi: 14 yaşında bir çocuk, biri öğretmen olmak üzere 10 canı hayattan kopardı.
Olayların ardından her zamanki “milli refleksimiz” hemen devreye girdi: Herkes bir gecede güvenlik uzmanı, sosyolog ve eğitim bilimci kesildi. Sosyal medya platformlarında, televizyon ekranlarında “suçlu arama” telaşı başladı. Tepeden tırnağa herkesin bir fikri, kurban edilecek bir suçlusu vardı. Ancak bu arayışın yönü maalesef gerçeğin çok uzağındaydı. Olayları izlerken ilan edilen suçlulara baktığımda, herkesin sorumluluğu başkasına yüklediğini görünce “Vay be, meğer hepimiz ne kadar da masummuşuz!” dedim.
“Suç Gelin Olmuş, Kimse Almamış”
Halk arasında meşhur bir söz vardır: “Suçu gelin etmişler, kimse almamış.” Bugün tam da bunu yaşıyoruz. Kimse “Benim sorumluluğum ne?” demiyor. Suç hep dışarıda aranıyor; diziler ve sosyal medya günah keçisi ilan ediliyor. Sanki biz tertemizmişiz de evlatlarımızı sadece ekranlar bu hâle getirmiş gibi davranıyoruz. Bu, vicdanı susturmanın en kolay yoludur. Potansiyel suçlu zaten meydanda. Ama uzaktan yakına herkesin şapkayı önüne koyup düşünme zamanı gelmedi mi?
Yaklaşık otuz yılını eğitime adamış bir öğretmen olarak, bu “âleme kesilenlerin” gürültüsü arasında söz söylemeyi hem bir hak hem de kaçınılmaz bir sorumluluk olarak görüyorum. Sahada her şey farklı yaşanır. Yaşananları ebeveyn, okul-öğretmen ve akran üçgeninde irdelemek zorundayız.
Beyaz Sayfaları Kim Kirletti?
Aslında çocuk denecek yaşta suça sürüklenen bu evlatlarımızın her biri, dünyaya tertemiz doğmuş ve anne babalarına emanet edilmiştir. Hiçbir çocuk katil olarak doğmaz. Asıl mesele, bizlerin o bembeyaz sayfaları hangi mürekkeple yazdığımızdır. Bu trajedilerde gördüğüm en büyük eksiklik, bu çocukların o noktaya gelene kadar geçtikleri süreçlerin tamamen göz ardı edilmesidir. Bu şiddet sarmalı sadece bir güvenlik zafiyeti değil; hepimizin içinde olduğu kolektif bir ihmal zincirinin sonucudur.
Makamın Kutsiyeti ve İnsanın Sorumluluğu
Canımız öylesine yanıyor ki, bu konuda bazı gerçekleri en yalın ve keskin hâliyle konuşmanın vakti geldi de geçiyor. Her fırsatta dile getirdiğim bir hususu yeniden vurgulamak istiyorum: Bazı kavramları kutsallaştırırken, o kavramların gerçekte neyi ifade ettiğine çok dikkat etmeliyiz.
Toplum olarak öğretmenliği, anne-babalığı, asker ocağındaki komutanlığı ya da devleti yöneten idareciliği kutsal sayar, baş tacı ederiz. Ancak burada düştüğümüz hayati bir yanılgı var: Kutsal olan, o makamlarda oturan kişiler değil; o makamların bizzat kendisidir.
Şayet yaygın inanışta olduğu gibi anne-babalar, öğretmenler, yöneticiler veya komutanlar şahsi varlıklarıyla “kutsal” ya da “hatasız” olsalardı, bugün tanıklık ettiğimiz bunca yıkıcı hatanın hiçbirini yapmazlardı. Bu ayrımı gündemimizde diri tutmak zorundayız. Örneğin; evladındaki hiçbir kusuru görmeyip çözüm yolu aramayan, çocuğuyla bağ kurmak yerine tüm vaktini kendi arzularına ayıran ve evladını başından atmak için tatil planlarını arkadaş gruplarına devreden bir anlayışın neresi kutsaldır?
Ebeveynlik sorumluluğunu parayla satan, ilgisini ve sevgisini maddiyatla takas eden bir anne ya da baba, sadece o makamın adını kullanıyordur; kutsallığını değil. Eğer kutsallığı kişiye indirgersek, insanın doğasındaki bu vahim hataları makamın ağırlığıyla örtmüş oluruz. Oysa makamı kutsal, kişiyi ise o makamın sorumluluğuyla yükümlü bir “beşer” olarak gördüğümüzde, hata yapma ihtimalimiz de azalacaktır. “Meğer hepimiz masummuşuz” diyebilmek için, önce makamın onuru ile şahsın eylemlerini birbirinden ayırmayı öğrenmeliyiz.
Olayın gerçekleştiği gün, sıradan bir toplumsal ortamda şahit olduklarım karşısında adeta kanım dondu.
Bir Market Sırası Gözlemi: “Acımayacaksın!”
Bu suçlu arama telaşı devam ederken, ekranlardan öğrendiğimiz olayın şokunu üzerimizden atamamışken mahalle marketinin kalabalığında bu yanlışın tam kalbine düştüm. Önümdeki iki adamdan biri, katliam haberine atıfla zehirli bir cümle kurdu:
“İşte böyle çocuk yetiştirirsen, sonunda seni acınacak hâle getirir.”
Babaların Terazisindeki Statü: Çocuk mu, İtibar mı?
Şahit olduğum o anlarda, toplumun “evlat” ve “başarı” algısındaki çarpıklık karşısında adeta kanım dondu. Market sırasında bekleyen, kırk yaşlarını aşmış iki babanın kendi aralarındaki o sert muhakemesi, aslında kolektif bir zihniyetin dışavurumu gibiydi:
Adamlardan biri şöyle dedi:
“Adam koskoca emniyet müdürü abi, annesi ise bir öğretmen… Bir evlat, bir babanın onurlu mesleğini ve yılların emeğini toplum önünde nasıl bu kadar kolay harcar? O anne ve baba; yemeyip yedirirken, içmeyip içirirken, her imkânı ayaklarının altına sererken, evlatları kendilerini böyle rüsva etsin… Bunca yıllık emeği bir çırpıda yerle yeksan etsin… Olacak şey mi? Bak, koskoca emniyet müdürü tüm Türkiye’ye rezil oldu, öğretmen anne tutuklandı. İşte bu çocuklara acırsan sonu böyle olur!”
Diğeri ise onayladı:
“Doğru diyorsun. Acımayacaksın abi! Çocuğuna, karına, kızına acımayacaksın. Tepelerine çökeceksin ki adam olsunlar!”
Buyurun buradan yakın… Halk, bu acı olayı böyle yorumluyor. İşte babayı “mutlak otorite” sanan, sevgiyi zayıflık gören bu akıl; evde merhamet görmeyen çocukları, yarın dünyaya “acımayacaksın” öğretisiyle saldıran birer kurban hâline getiriyor.
Dijital Şiddetin Kıskacındaki Çocuklar ve Yarının Gençleri
Kuşkusuz, suçluyu tamamen dışarıda aramak ne kadar yanlışsa, dış dünyanın yıkıcı etkisini görmezden gelmek de o kadar hatadır. Bugün sosyal medya uygulamaları ve şiddet içerikli bilgisayar oyunları, çocuk gelişimini adeta zehirleyen birer laboratuvara dönüşmüş durumda. Saatlerce ekrana hapsolan, sanal dünyada “öldürdükçe” puan kazanan çocuklar, gerçek hayatın hassasiyetlerinden hızla kopuyor. Bu denetimsiz içerikler, masum dimağlarda empati duygusunu yok ederek yerine öfke ve acımasızlığı ikame ediyor.
Kötülüğün İçinde İyi Kalabilmek: İrade mi, İhmal mi?
Şimdi hep birlikte dürüstçe soralım:
Evet, bugün karşımızda sosyal medya gibi alabildiğine özgür ve sınırsız mecralar, şiddet içerikli oyunlar, zihni bulandıran yapımlar var. Ancak tüm bu unsurlar hayatımıza sonradan dahil oldu. Diğer tarafta ise asırlardır değişmeyen köklü kalelerimiz var: aile kurumunun sıcaklığı, anne-baba sevgisinin ördüğü o güvenli duvarlar, bireysel irademiz ve en önemlisi iyiyi kötüden ayırt etmemizi sağlayan muhakeme yeteneğimiz…
Kabul etmeliyiz ki dış dünyadaki kötülükler hep vardı, bugün de var ve yarın da var olmaya devam edecek. Hayatın gerçeği şu ki mesele sadece bu kötülükleri ortadan kaldırmak değildir. Asıl mesele, kötülüğün tüm cazibesiyle ve erişilebilirliğiyle orada durduğu bir dünyada, kötülüğü tercih etmeyen çocuklar yetiştirebilmektir.
“Benim Oğlum Yapmaz” Kültürü ve Görülmeyen Travmalar
Okullarda ve sosyal ortamlarda akran zorbalığına karşı takındığımız tavır da bu şiddetin tohumlarını ekiyor. Geçtiğimiz günlerde şahit olduğum bir olay ibretlikti: Bir spor kulübünün WhatsApp grubunda bir çocuk, gruptaki başka bir çocuk için “Bunu niye gruba aldınız?” yazabiliyor. Dışlanan çocuğun ailesi durumu fark edip diğer anneye ulaştığında aldığı cevap sarsıcıydı:
“Benim oğlum yapmaz, bir yanlışlık olmuştur.”
Olayın üstü örtüldü. Dışlanan çocuk ise kırgınlıkla ortamdan uzaklaştı.
Eğitimde Sihirli Kelime: Vazgeçmemek
Hepimiz biliyoruz ki eğitim, bir anda sonuç veren sihirli bir güç değildir; uzun ve meşakkatli bir süreçtir. Bir davranış değişikliği bazen haftalar, bazen aylar, hatta yıllar alabilir.
Ne yazık ki günümüzde en büyük sorunlardan biri ebeveynlerin sabırsızlığıdır. “Kaç defa söyledim, düzelmiyor!” isyanı aslında eğitimin başladığı noktadır. Bir davranışın değişmesi için belki onlarca, belki yüzlerce tekrar gerekir.
İşte burada en önemli kelime şudur: Vazgeçmemek.
Biz anne-babaların, çocuklarımızın eğitiminden vazgeçme lüksü yoktur. Gerekirse yüzlerce kez anlatacağız. Sabırla, sevgiyle, inançla… Çünkü eğitim hemen sonuç vermez; ama vazgeçmeyenleri asla yarı yolda bırakmaz.
Selma Gültekin
Ekleme
Tarihi: 24 Nisan 2026 -Cuma
MEĞER HEPİMİZ MASUMMUŞUZ
MEĞER HEPİMİZ MASUMMUŞUZ
14 Nisan 2026’da Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde, okulun eski öğrencisi 19 yaşındaki bir gencin elinde pompalı tüfekle okula dalarak üçü ağır olmak üzere on altı kişiyi yaralamasıyla sarsıldık. Henüz bu dehşetin şokunu atlatamamışken, 15 Nisan sabahı Kahramanmaraş’ın Onikişubat ilçesinden çok daha ağır bir bilanço geldi: 14 yaşında bir çocuk, biri öğretmen olmak üzere 10 canı hayattan kopardı.
Olayların ardından her zamanki “milli refleksimiz” hemen devreye girdi: Herkes bir gecede güvenlik uzmanı, sosyolog ve eğitim bilimci kesildi. Sosyal medya platformlarında, televizyon ekranlarında “suçlu arama” telaşı başladı. Tepeden tırnağa herkesin bir fikri, kurban edilecek bir suçlusu vardı. Ancak bu arayışın yönü maalesef gerçeğin çok uzağındaydı. Olayları izlerken ilan edilen suçlulara baktığımda, herkesin sorumluluğu başkasına yüklediğini görünce “Vay be, meğer hepimiz ne kadar da masummuşuz!” dedim.
“Suç Gelin Olmuş, Kimse Almamış”
Halk arasında meşhur bir söz vardır: “Suçu gelin etmişler, kimse almamış.” Bugün tam da bunu yaşıyoruz. Kimse “Benim sorumluluğum ne?” demiyor. Suç hep dışarıda aranıyor; diziler ve sosyal medya günah keçisi ilan ediliyor. Sanki biz tertemizmişiz de evlatlarımızı sadece ekranlar bu hâle getirmiş gibi davranıyoruz. Bu, vicdanı susturmanın en kolay yoludur. Potansiyel suçlu zaten meydanda. Ama uzaktan yakına herkesin şapkayı önüne koyup düşünme zamanı gelmedi mi?
Yaklaşık otuz yılını eğitime adamış bir öğretmen olarak, bu “âleme kesilenlerin” gürültüsü arasında söz söylemeyi hem bir hak hem de kaçınılmaz bir sorumluluk olarak görüyorum. Sahada her şey farklı yaşanır. Yaşananları ebeveyn, okul-öğretmen ve akran üçgeninde irdelemek zorundayız.
Beyaz Sayfaları Kim Kirletti?
Aslında çocuk denecek yaşta suça sürüklenen bu evlatlarımızın her biri, dünyaya tertemiz doğmuş ve anne babalarına emanet edilmiştir. Hiçbir çocuk katil olarak doğmaz. Asıl mesele, bizlerin o bembeyaz sayfaları hangi mürekkeple yazdığımızdır. Bu trajedilerde gördüğüm en büyük eksiklik, bu çocukların o noktaya gelene kadar geçtikleri süreçlerin tamamen göz ardı edilmesidir. Bu şiddet sarmalı sadece bir güvenlik zafiyeti değil; hepimizin içinde olduğu kolektif bir ihmal zincirinin sonucudur.
Makamın Kutsiyeti ve İnsanın Sorumluluğu
Canımız öylesine yanıyor ki, bu konuda bazı gerçekleri en yalın ve keskin hâliyle konuşmanın vakti geldi de geçiyor. Her fırsatta dile getirdiğim bir hususu yeniden vurgulamak istiyorum: Bazı kavramları kutsallaştırırken, o kavramların gerçekte neyi ifade ettiğine çok dikkat etmeliyiz.
Toplum olarak öğretmenliği, anne-babalığı, asker ocağındaki komutanlığı ya da devleti yöneten idareciliği kutsal sayar, baş tacı ederiz. Ancak burada düştüğümüz hayati bir yanılgı var: Kutsal olan, o makamlarda oturan kişiler değil; o makamların bizzat kendisidir.
Şayet yaygın inanışta olduğu gibi anne-babalar, öğretmenler, yöneticiler veya komutanlar şahsi varlıklarıyla “kutsal” ya da “hatasız” olsalardı, bugün tanıklık ettiğimiz bunca yıkıcı hatanın hiçbirini yapmazlardı. Bu ayrımı gündemimizde diri tutmak zorundayız. Örneğin; evladındaki hiçbir kusuru görmeyip çözüm yolu aramayan, çocuğuyla bağ kurmak yerine tüm vaktini kendi arzularına ayıran ve evladını başından atmak için tatil planlarını arkadaş gruplarına devreden bir anlayışın neresi kutsaldır?
Ebeveynlik sorumluluğunu parayla satan, ilgisini ve sevgisini maddiyatla takas eden bir anne ya da baba, sadece o makamın adını kullanıyordur; kutsallığını değil. Eğer kutsallığı kişiye indirgersek, insanın doğasındaki bu vahim hataları makamın ağırlığıyla örtmüş oluruz. Oysa makamı kutsal, kişiyi ise o makamın sorumluluğuyla yükümlü bir “beşer” olarak gördüğümüzde, hata yapma ihtimalimiz de azalacaktır. “Meğer hepimiz masummuşuz” diyebilmek için, önce makamın onuru ile şahsın eylemlerini birbirinden ayırmayı öğrenmeliyiz.
Olayın gerçekleştiği gün, sıradan bir toplumsal ortamda şahit olduklarım karşısında adeta kanım dondu.
Bir Market Sırası Gözlemi: “Acımayacaksın!”
Bu suçlu arama telaşı devam ederken, ekranlardan öğrendiğimiz olayın şokunu üzerimizden atamamışken mahalle marketinin kalabalığında bu yanlışın tam kalbine düştüm. Önümdeki iki adamdan biri, katliam haberine atıfla zehirli bir cümle kurdu:
“İşte böyle çocuk yetiştirirsen, sonunda seni acınacak hâle getirir.”
Babaların Terazisindeki Statü: Çocuk mu, İtibar mı?
Şahit olduğum o anlarda, toplumun “evlat” ve “başarı” algısındaki çarpıklık karşısında adeta kanım dondu. Market sırasında bekleyen, kırk yaşlarını aşmış iki babanın kendi aralarındaki o sert muhakemesi, aslında kolektif bir zihniyetin dışavurumu gibiydi:
Adamlardan biri şöyle dedi:
“Adam koskoca emniyet müdürü abi, annesi ise bir öğretmen… Bir evlat, bir babanın onurlu mesleğini ve yılların emeğini toplum önünde nasıl bu kadar kolay harcar? O anne ve baba; yemeyip yedirirken, içmeyip içirirken, her imkânı ayaklarının altına sererken, evlatları kendilerini böyle rüsva etsin… Bunca yıllık emeği bir çırpıda yerle yeksan etsin… Olacak şey mi? Bak, koskoca emniyet müdürü tüm Türkiye’ye rezil oldu, öğretmen anne tutuklandı. İşte bu çocuklara acırsan sonu böyle olur!”
Diğeri ise onayladı:
“Doğru diyorsun. Acımayacaksın abi! Çocuğuna, karına, kızına acımayacaksın. Tepelerine çökeceksin ki adam olsunlar!”
Buyurun buradan yakın… Halk, bu acı olayı böyle yorumluyor. İşte babayı “mutlak otorite” sanan, sevgiyi zayıflık gören bu akıl; evde merhamet görmeyen çocukları, yarın dünyaya “acımayacaksın” öğretisiyle saldıran birer kurban hâline getiriyor.
Dijital Şiddetin Kıskacındaki Çocuklar ve Yarının Gençleri
Kuşkusuz, suçluyu tamamen dışarıda aramak ne kadar yanlışsa, dış dünyanın yıkıcı etkisini görmezden gelmek de o kadar hatadır. Bugün sosyal medya uygulamaları ve şiddet içerikli bilgisayar oyunları, çocuk gelişimini adeta zehirleyen birer laboratuvara dönüşmüş durumda. Saatlerce ekrana hapsolan, sanal dünyada “öldürdükçe” puan kazanan çocuklar, gerçek hayatın hassasiyetlerinden hızla kopuyor. Bu denetimsiz içerikler, masum dimağlarda empati duygusunu yok ederek yerine öfke ve acımasızlığı ikame ediyor.
Kötülüğün İçinde İyi Kalabilmek: İrade mi, İhmal mi?
Şimdi hep birlikte dürüstçe soralım:
Evet, bugün karşımızda sosyal medya gibi alabildiğine özgür ve sınırsız mecralar, şiddet içerikli oyunlar, zihni bulandıran yapımlar var. Ancak tüm bu unsurlar hayatımıza sonradan dahil oldu. Diğer tarafta ise asırlardır değişmeyen köklü kalelerimiz var: aile kurumunun sıcaklığı, anne-baba sevgisinin ördüğü o güvenli duvarlar, bireysel irademiz ve en önemlisi iyiyi kötüden ayırt etmemizi sağlayan muhakeme yeteneğimiz…
Kabul etmeliyiz ki dış dünyadaki kötülükler hep vardı, bugün de var ve yarın da var olmaya devam edecek. Hayatın gerçeği şu ki mesele sadece bu kötülükleri ortadan kaldırmak değildir. Asıl mesele, kötülüğün tüm cazibesiyle ve erişilebilirliğiyle orada durduğu bir dünyada, kötülüğü tercih etmeyen çocuklar yetiştirebilmektir.
“Benim Oğlum Yapmaz” Kültürü ve Görülmeyen Travmalar
Okullarda ve sosyal ortamlarda akran zorbalığına karşı takındığımız tavır da bu şiddetin tohumlarını ekiyor. Geçtiğimiz günlerde şahit olduğum bir olay ibretlikti: Bir spor kulübünün WhatsApp grubunda bir çocuk, gruptaki başka bir çocuk için “Bunu niye gruba aldınız?” yazabiliyor. Dışlanan çocuğun ailesi durumu fark edip diğer anneye ulaştığında aldığı cevap sarsıcıydı:
“Benim oğlum yapmaz, bir yanlışlık olmuştur.”
Olayın üstü örtüldü. Dışlanan çocuk ise kırgınlıkla ortamdan uzaklaştı.
Eğitimde Sihirli Kelime: Vazgeçmemek
Hepimiz biliyoruz ki eğitim, bir anda sonuç veren sihirli bir güç değildir; uzun ve meşakkatli bir süreçtir. Bir davranış değişikliği bazen haftalar, bazen aylar, hatta yıllar alabilir.
Ne yazık ki günümüzde en büyük sorunlardan biri ebeveynlerin sabırsızlığıdır. “Kaç defa söyledim, düzelmiyor!” isyanı aslında eğitimin başladığı noktadır. Bir davranışın değişmesi için belki onlarca, belki yüzlerce tekrar gerekir.
İşte burada en önemli kelime şudur: Vazgeçmemek.
Biz anne-babaların, çocuklarımızın eğitiminden vazgeçme lüksü yoktur. Gerekirse yüzlerce kez anlatacağız. Sabırla, sevgiyle, inançla… Çünkü eğitim hemen sonuç vermez; ama vazgeçmeyenleri asla yarı yolda bırakmaz.
Selma Gültekin
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
