FIRAT’IN GAZİLERİ - II YİRMİ ÜÇ ÇADIR
FIRAT’IN GAZİLERİ - II
YİRMİ ÜÇ ÇADIR
-Hikâye-
Ertuğrul Bey’in kafilesi gözden kaybolalı günler olmuştu.
Fırat yine aynı Fırat’tı. Sabah, sisini nehrin üzerine bırakıyor, öğle vakti güneş altında parlıyor, akşamları kıyıdaki sazlıkların arasından ağır ağır akıp gidiyordu. Her şey aynıydı ama insanlar olabildiğince farklı hislerin ilhakındaydı.
Gidenler gitmiş, kalanlar ise artçı olarak beklemeye başlamıştı. Birecik ile Karkamış arasındaki düzlükte Kayı çadırları kuruluyordu; Halep'ten batı yakasına geçmişlerdi zira; plan gereği... Yirmi üç çadır... Ne fazlaydı, ne de eksik. Yaşlı Kara Hasan, çadırların sayısını bir kez daha gözden geçirdi.
— Yirmi üç...
Yanındaki ismi Yusuf olan alp:
— Saydın inşaallah Hasan Aka, dedi. Kara Hasan bıyık altından gülümsedi.
— Çadırları saymadım oğul.
— Ya?
— Kaderimizi saydım aslında.
Genç adam anlamamıştı.
— Yirmi üç çadırdan kader mi olur?
İhtiyar Fırat'a baktı.
— Bazen devletin kaderi, bir avuç insanın sabrına emanet edilir koçum!
Yusuf başını kaldırdı.
— Devlet mi dedin?
Kara Hasan:
— Sen devletin saraydan ibaret olduğunu mu sanırsın, diye hışımla söylendi.
— Değil mi?
— Hayır.
İhtiyar, elindeki asayı toprağa vurdu.
— Devlet önce insanların yüreğinde kurulur. Sonra çadırdan otağa, obadan şehre, şehirden memlekete inkılap eder.
Yusuf sustu. Bu sözleri yıllar sonra bile hatırlayacaktı. Gündüz Bey'in de ayrılma vakti yaklaşmıştı anlaşılan. Hasan Aka, böyle hırçınlaştığına göre hasret yakmaya başlamıştı yüreğini.
Akşam üzeri çadırların önünde ateşler yakıldı. Kadınlar yemek hazırlıyor, çocuklar kendi aralarında oynuyor, alpler sessizce atlarını kontrol ediyordu. Gündüz Bey ise Fırat'a bakıyordu.
Yanına Kara Hasan Aka geldi.
— Beyim.
— Söyle Hasan Ata.
— Yarın gidiyorsun ya.
— Evet.
— Ahlat'a elbet...
— Evet.
Kara Hasan Aka bir müddet sustu.
— Buralarda kalacak insanları düşünüyor musun?
Gündüz Bey bütün vücuduyla ona doğru döndü.
— Elbette düşüneceğim, beyiniz değil miyim?
— Yirmi üç çadır Ertuğrul Bey'e artçı, DÜMDAR olarak az değil midir?
Gündüz Bey bıyık altından ve hafifçe gülümsedi.
— Az değil ağam.
— Ya düşmanın kalabalıklığı ne olacak?
— Çok olması bizi yıldıramaz; çünkü hamdolsun müminiz.
— Kış bastırınca ne yapacağız?
— Zor geçse bile önünde sonunda bahar, sonra da yaz gelmeyecek midir inşaallah.
— Ya hastalık, ya kıtlık?
Gündüz Bey: — Allah Kerim, dedi.
Kara Hasan tasdik manasında başını sallayarak,
— Ertuğrul Bey de giderken aynı şeyi söylemişti, dedi.
Gündüz Bey'in yüzünde belli belirsiz bir tebessüm...
— Başka cevap vererek hadsizlik yapamam, derken ciddileşmişti.
**
Gündüz Bey, obayı son defa dolaştı. Çadırların arasında yürürken bir çocuk çıktı önüne.
— Gündüz Bey!
— Ne oldu?
— Sen de mi gidiyorsun?
Gündüz Bey diz çöktü.
— Evet.
Çocuk: — Ertuğrul Bey de gitti, dedi.
— Evet.
— Siz beyler, niçin hep bizi hep terk ediyorsunuz?
Gündüz Bey çocuğun yüzüne baktı. Bir an ne söyleyeceğini bilemedi. Biraz durakladıktan sonra;
— Bazıları yolu açmak için gider, dedi. Çocuk:
— Peki ya biz?
— Siz bu mühim yerde, ardımızdaku yolu korumak için kalıyorsunuz.
_ Niçin? Korkunuz neden?
_ Korku değil de endişe de şuna, daha uygun olur bu. Moğol, Haçlı ve Haşhaşi artığı Fatimi ve Nusayri'den...
Çocuk, çağıran annesine baktı önce. Onun " Orhan, oğlum!" deyişine el salladı yalnızca.
— Ben büyüyünce Ertugrul Bey'imin ardınca gidebilir miyim, şeklinde sordu saf saf.
Gündüz Bey güldü.
— Büyüdüğünde yol seni çağırırsa gidersin.
— Ya çağırmazsa?
— O zaman yolu sen açarsın.
Orhan'ın gözleri parladı. Gündüz Bey de başını okşadı onun.
— Allah her zaman seninle beraber olsun güzel niyetli balam! Dedi sadece...
**
Sabah olduğunda, ayrılığın yeniden kapıya dayandığını duydular ta kalplerinden. Gündüz Bey atını sefere hazırlamıştı. Onu ve yanındakileri uğurlamak için herkes toplandı.
Kalabalıktan bir ana: — Beyim, Ertuğrul Bey'e selamımızı götür, dedi hasret dolu sesiyle.
— Herhal unuttun, dedi; ben Ahlat'a gitmekteyim. Ama günün birinde ola ki gelirse oraya, selam söylerim.
Başka biri:
— Burada olduğumuzu unutmazsın inşaallah; dümdarlığımıza güvenin.
Gündüz:
— Tabii ku bu fedakârlığınız unutulmaz.
Kara Hasan Aka bulunduğu saftan bir adım öne çıktı.
— Beyim...
— Buyur Hasan Ata.
— Ahlat'taki Türkmen Beylerine demeyi unutmayasın.
— Neyi?
İhtiyar bir an durdu.
— Fırat'ın batısında yirmi üç çadırın onları beklediğini...
Gündüz Bey başını eğdi.
— İnşaallah derim elbet, diye konuştu.
— Bir de...
— Bir de ne?
— Bu çadırların içinde yalnız insanlar değil, bunların birer emanet taşıdığını da ilet.
Gündüz Bey'in bakışları sertleşti.
— Ne emaneti bu?
Kara Hasan Fırat'ı gösterdi.
— Kostantiniyye davasının emaneti.
Sükuttu Fırat'tan yükselen nara, hatta inilti, sızı. Gündüz Bey atına binmeden önce o narayı dinledi.
— Allah'a emanet olun.
Hep bir ağızdan:
— Allah yardımcın olsun, diye nara ünlediler.
Atını tırısa kaldırıp sürdü Gündüz Bey. Bir süre sonra dönüp ardına baktı. Yirmi üç çadır... Ve önlerinde duran insanlar.
Gündüz Bey elini kaldırıp son kez selamladı onları.
**
Günler geçti. Ahlat yolu Gündüz Bey'i kendisine doğru çekiyordu. Fakat Birecik civarında kalanlar için hayat yeniden kurulmaya başlamıştı.
Çocuklar büyüyor, kadınlar ekmek pişiriyor, alpler nöbet tutuyor, yaşlılar akşamları ateş başında günün gelişmelerini konuşuyordu.
Bir gece genç alp Yusuf, Kara Hasan'ın yanına oturdu.
— Akam, Kara Hasan Ata.
— Hı?
— Sana bir şey soracağım.
— Sor bakalım.
— Ertuğrul Bey neden Batı'ya gitti?
— Yurt için.
— Sadece yurt için mi?
Kara Hasan ateşe bir odun attı. Kıvılcımlar havaya yükseldi.
— Hayır.
— Öyleyse?
İhtiyar, uzun süre sustu. Sonra yavaşça:
— Bir gün İstanbul'un surlarına Müslüman atlarının dayanacağına inanıyor.
Yusuf'un yüzü değişti. O sırada küçük Orhan da oraya gelmiş, duyduğu habere sevincinden o ipince sesiyle dedesinden öğrendiği gibi tekbir getirmişti. "Ya Allah, Bismillah..."
— Gerçekten mi, diye sordu başka bir alp.
— Resûlullah'ın (asm) müjdesinin gercekleşmesi için ayrıldı bizden.
Genç Yusuf, alp alp yanan gözleriyle ateşe baktı.
— Peki biz o izzetten mahrum mu kalacağız?
— Siz de o yolun bir parçasısınız.
— Ama biz geride kaldık.
Kara Hasan Aka gülümsedi.
— Yolun bir yerinde durmak, yoldan çıkmak değildir oğul. Hem ilerde bizi çağırmayacağını kim bilebilir?
**
O gece Fırat'ın kalbi, belki de bu ayrılıklara dayanamamış, bir acayip kabarmıştı. Suyun sesi uzaklardan bile duyuluyordu. Kara Hasan Ata dayanamayıp çadırından çıktı.
Gökyüzü ve yıldızlar berraktı. Hilal de iki gün önceye göre dolgunlaşmıştı. Yusuf onu görünce, nöbeti bittiği için yanına geldi.
— Uyuyamadın mı Hasan Ata?
— Uyku tutmadı bir türlü. Allah hayretsin...
— Aklına ne takıldı senin, neyi düşünüyorsun?
İhtiyar: — Geleceği, dedi nefeslenerek.
— Geleceği görmenin bize ne faydası olacak?
— Bazen olabilir...
— Nasıl?
Kara Hasan Aka karşıda duran yirmi üç çadırlık, giden oba artçısına baktı.
— Çocukların gözlerine bakınca ne görürsün önce?
Yusuf bir cevap veremedi ilkbaşta, anlamamıştı çünkü.
— Ne görürüz?
İhtiyarın sesi alçaldı: — Henüz kurulmamış şehirleri...
Bir süre ikisi de konuşmadı. Daha sonra Fırat'ın ötesinden bir kurt uluması duyuldu. Yusuf elini kılıcına götürdü.
Kara Hasan:
— Kılıca davranma hemen, dedi.
— Bu, ya bir düşman parolasıysa?
— Önce iyicene bir dinlemeli, sonra emin olunca varmalısın üzerine.
İkisi de sustu. Uzaklardan nal sesleri geliyordu. Bir... İki... Üç... Sonra daha fazla...Yusuf ayağa kalktı.
— Hasan Ata!
İhtiyar elini kaldırdı.
— Herkes yerini alsın.
Yirmi üç çadırın gecesi bir anda değişti. Çocuklar çadırlara alındı en evvel. Kadınlar sessizce kapattı çadır giriş bezlerini, bağladılar sıkı sıkı. Alpler ise silahlanıp atlarına yönelmişlerdi.
Fırat, karanlığın içinde akmaya devam ediyordu...Ve kimse henüz bilmiyordu: Bu gece, yirmi üç çadırın hikâyesinde yeni bir sayfa açılacaktı. Çünkü bazen büyük devletlerin tarihi, saraylarda değil; gecenin karanlığında nöbet tutan birkaç kişinin kararlılığıyla, sebatıyla, fedakârlığıyla başlardı çok zaman. ( Mehmet Nuri Bingöl- 2026- Birecik)
Ekleme
Tarihi: 03 Ekim 2026 -Cumartesi
FIRAT’IN GAZİLERİ - II YİRMİ ÜÇ ÇADIR
FIRAT’IN GAZİLERİ - II
YİRMİ ÜÇ ÇADIR
-Hikâye-
Ertuğrul Bey’in kafilesi gözden kaybolalı günler olmuştu.
Fırat yine aynı Fırat’tı. Sabah, sisini nehrin üzerine bırakıyor, öğle vakti güneş altında parlıyor, akşamları kıyıdaki sazlıkların arasından ağır ağır akıp gidiyordu. Her şey aynıydı ama insanlar olabildiğince farklı hislerin ilhakındaydı.
Gidenler gitmiş, kalanlar ise artçı olarak beklemeye başlamıştı. Birecik ile Karkamış arasındaki düzlükte Kayı çadırları kuruluyordu; Halep'ten batı yakasına geçmişlerdi zira; plan gereği... Yirmi üç çadır... Ne fazlaydı, ne de eksik. Yaşlı Kara Hasan, çadırların sayısını bir kez daha gözden geçirdi.
— Yirmi üç...
Yanındaki ismi Yusuf olan alp:
— Saydın inşaallah Hasan Aka, dedi. Kara Hasan bıyık altından gülümsedi.
— Çadırları saymadım oğul.
— Ya?
— Kaderimizi saydım aslında.
Genç adam anlamamıştı.
— Yirmi üç çadırdan kader mi olur?
İhtiyar Fırat'a baktı.
— Bazen devletin kaderi, bir avuç insanın sabrına emanet edilir koçum!
Yusuf başını kaldırdı.
— Devlet mi dedin?
Kara Hasan:
— Sen devletin saraydan ibaret olduğunu mu sanırsın, diye hışımla söylendi.
— Değil mi?
— Hayır.
İhtiyar, elindeki asayı toprağa vurdu.
— Devlet önce insanların yüreğinde kurulur. Sonra çadırdan otağa, obadan şehre, şehirden memlekete inkılap eder.
Yusuf sustu. Bu sözleri yıllar sonra bile hatırlayacaktı. Gündüz Bey'in de ayrılma vakti yaklaşmıştı anlaşılan. Hasan Aka, böyle hırçınlaştığına göre hasret yakmaya başlamıştı yüreğini.
Akşam üzeri çadırların önünde ateşler yakıldı. Kadınlar yemek hazırlıyor, çocuklar kendi aralarında oynuyor, alpler sessizce atlarını kontrol ediyordu. Gündüz Bey ise Fırat'a bakıyordu.
Yanına Kara Hasan Aka geldi.
— Beyim.
— Söyle Hasan Ata.
— Yarın gidiyorsun ya.
— Evet.
— Ahlat'a elbet...
— Evet.
Kara Hasan Aka bir müddet sustu.
— Buralarda kalacak insanları düşünüyor musun?
Gündüz Bey bütün vücuduyla ona doğru döndü.
— Elbette düşüneceğim, beyiniz değil miyim?
— Yirmi üç çadır Ertuğrul Bey'e artçı, DÜMDAR olarak az değil midir?
Gündüz Bey bıyık altından ve hafifçe gülümsedi.
— Az değil ağam.
— Ya düşmanın kalabalıklığı ne olacak?
— Çok olması bizi yıldıramaz; çünkü hamdolsun müminiz.
— Kış bastırınca ne yapacağız?
— Zor geçse bile önünde sonunda bahar, sonra da yaz gelmeyecek midir inşaallah.
— Ya hastalık, ya kıtlık?
Gündüz Bey: — Allah Kerim, dedi.
Kara Hasan tasdik manasında başını sallayarak,
— Ertuğrul Bey de giderken aynı şeyi söylemişti, dedi.
Gündüz Bey'in yüzünde belli belirsiz bir tebessüm...
— Başka cevap vererek hadsizlik yapamam, derken ciddileşmişti.
**
Gündüz Bey, obayı son defa dolaştı. Çadırların arasında yürürken bir çocuk çıktı önüne.
— Gündüz Bey!
— Ne oldu?
— Sen de mi gidiyorsun?
Gündüz Bey diz çöktü.
— Evet.
Çocuk: — Ertuğrul Bey de gitti, dedi.
— Evet.
— Siz beyler, niçin hep bizi hep terk ediyorsunuz?
Gündüz Bey çocuğun yüzüne baktı. Bir an ne söyleyeceğini bilemedi. Biraz durakladıktan sonra;
— Bazıları yolu açmak için gider, dedi. Çocuk:
— Peki ya biz?
— Siz bu mühim yerde, ardımızdaku yolu korumak için kalıyorsunuz.
_ Niçin? Korkunuz neden?
_ Korku değil de endişe de şuna, daha uygun olur bu. Moğol, Haçlı ve Haşhaşi artığı Fatimi ve Nusayri'den...
Çocuk, çağıran annesine baktı önce. Onun " Orhan, oğlum!" deyişine el salladı yalnızca.
— Ben büyüyünce Ertugrul Bey'imin ardınca gidebilir miyim, şeklinde sordu saf saf.
Gündüz Bey güldü.
— Büyüdüğünde yol seni çağırırsa gidersin.
— Ya çağırmazsa?
— O zaman yolu sen açarsın.
Orhan'ın gözleri parladı. Gündüz Bey de başını okşadı onun.
— Allah her zaman seninle beraber olsun güzel niyetli balam! Dedi sadece...
**
Sabah olduğunda, ayrılığın yeniden kapıya dayandığını duydular ta kalplerinden. Gündüz Bey atını sefere hazırlamıştı. Onu ve yanındakileri uğurlamak için herkes toplandı.
Kalabalıktan bir ana: — Beyim, Ertuğrul Bey'e selamımızı götür, dedi hasret dolu sesiyle.
— Herhal unuttun, dedi; ben Ahlat'a gitmekteyim. Ama günün birinde ola ki gelirse oraya, selam söylerim.
Başka biri:
— Burada olduğumuzu unutmazsın inşaallah; dümdarlığımıza güvenin.
Gündüz:
— Tabii ku bu fedakârlığınız unutulmaz.
Kara Hasan Aka bulunduğu saftan bir adım öne çıktı.
— Beyim...
— Buyur Hasan Ata.
— Ahlat'taki Türkmen Beylerine demeyi unutmayasın.
— Neyi?
İhtiyar bir an durdu.
— Fırat'ın batısında yirmi üç çadırın onları beklediğini...
Gündüz Bey başını eğdi.
— İnşaallah derim elbet, diye konuştu.
— Bir de...
— Bir de ne?
— Bu çadırların içinde yalnız insanlar değil, bunların birer emanet taşıdığını da ilet.
Gündüz Bey'in bakışları sertleşti.
— Ne emaneti bu?
Kara Hasan Fırat'ı gösterdi.
— Kostantiniyye davasının emaneti.
Sükuttu Fırat'tan yükselen nara, hatta inilti, sızı. Gündüz Bey atına binmeden önce o narayı dinledi.
— Allah'a emanet olun.
Hep bir ağızdan:
— Allah yardımcın olsun, diye nara ünlediler.
Atını tırısa kaldırıp sürdü Gündüz Bey. Bir süre sonra dönüp ardına baktı. Yirmi üç çadır... Ve önlerinde duran insanlar.
Gündüz Bey elini kaldırıp son kez selamladı onları.
**
Günler geçti. Ahlat yolu Gündüz Bey'i kendisine doğru çekiyordu. Fakat Birecik civarında kalanlar için hayat yeniden kurulmaya başlamıştı.
Çocuklar büyüyor, kadınlar ekmek pişiriyor, alpler nöbet tutuyor, yaşlılar akşamları ateş başında günün gelişmelerini konuşuyordu.
Bir gece genç alp Yusuf, Kara Hasan'ın yanına oturdu.
— Akam, Kara Hasan Ata.
— Hı?
— Sana bir şey soracağım.
— Sor bakalım.
— Ertuğrul Bey neden Batı'ya gitti?
— Yurt için.
— Sadece yurt için mi?
Kara Hasan ateşe bir odun attı. Kıvılcımlar havaya yükseldi.
— Hayır.
— Öyleyse?
İhtiyar, uzun süre sustu. Sonra yavaşça:
— Bir gün İstanbul'un surlarına Müslüman atlarının dayanacağına inanıyor.
Yusuf'un yüzü değişti. O sırada küçük Orhan da oraya gelmiş, duyduğu habere sevincinden o ipince sesiyle dedesinden öğrendiği gibi tekbir getirmişti. "Ya Allah, Bismillah..."
— Gerçekten mi, diye sordu başka bir alp.
— Resûlullah'ın (asm) müjdesinin gercekleşmesi için ayrıldı bizden.
Genç Yusuf, alp alp yanan gözleriyle ateşe baktı.
— Peki biz o izzetten mahrum mu kalacağız?
— Siz de o yolun bir parçasısınız.
— Ama biz geride kaldık.
Kara Hasan Aka gülümsedi.
— Yolun bir yerinde durmak, yoldan çıkmak değildir oğul. Hem ilerde bizi çağırmayacağını kim bilebilir?
**
O gece Fırat'ın kalbi, belki de bu ayrılıklara dayanamamış, bir acayip kabarmıştı. Suyun sesi uzaklardan bile duyuluyordu. Kara Hasan Ata dayanamayıp çadırından çıktı.
Gökyüzü ve yıldızlar berraktı. Hilal de iki gün önceye göre dolgunlaşmıştı. Yusuf onu görünce, nöbeti bittiği için yanına geldi.
— Uyuyamadın mı Hasan Ata?
— Uyku tutmadı bir türlü. Allah hayretsin...
— Aklına ne takıldı senin, neyi düşünüyorsun?
İhtiyar: — Geleceği, dedi nefeslenerek.
— Geleceği görmenin bize ne faydası olacak?
— Bazen olabilir...
— Nasıl?
Kara Hasan Aka karşıda duran yirmi üç çadırlık, giden oba artçısına baktı.
— Çocukların gözlerine bakınca ne görürsün önce?
Yusuf bir cevap veremedi ilkbaşta, anlamamıştı çünkü.
— Ne görürüz?
İhtiyarın sesi alçaldı: — Henüz kurulmamış şehirleri...
Bir süre ikisi de konuşmadı. Daha sonra Fırat'ın ötesinden bir kurt uluması duyuldu. Yusuf elini kılıcına götürdü.
Kara Hasan:
— Kılıca davranma hemen, dedi.
— Bu, ya bir düşman parolasıysa?
— Önce iyicene bir dinlemeli, sonra emin olunca varmalısın üzerine.
İkisi de sustu. Uzaklardan nal sesleri geliyordu. Bir... İki... Üç... Sonra daha fazla...Yusuf ayağa kalktı.
— Hasan Ata!
İhtiyar elini kaldırdı.
— Herkes yerini alsın.
Yirmi üç çadırın gecesi bir anda değişti. Çocuklar çadırlara alındı en evvel. Kadınlar sessizce kapattı çadır giriş bezlerini, bağladılar sıkı sıkı. Alpler ise silahlanıp atlarına yönelmişlerdi.
Fırat, karanlığın içinde akmaya devam ediyordu...Ve kimse henüz bilmiyordu: Bu gece, yirmi üç çadırın hikâyesinde yeni bir sayfa açılacaktı. Çünkü bazen büyük devletlerin tarihi, saraylarda değil; gecenin karanlığında nöbet tutan birkaç kişinin kararlılığıyla, sebatıyla, fedakârlığıyla başlardı çok zaman. ( Mehmet Nuri Bingöl- 2026- Birecik)
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
