MİSAFİR KALEM
Köşe Yazarı
MİSAFİR KALEM
 

Nefs ve İmtihan

Nefs ve İmtihan Akşam ezanı okunmak üzere... İnsan herhalde en çok Ramazan’da ezanı bekliyor. Tadı, manevi lezzeti başkadır Ramazan’ın. Zihnimde Ramazanlar hep farklı, hoş birer anı olarak kalmıştır. Onlardan belki de en yakını, iş yerimde yaşadığım bir Ramazan olarak düştü hatırama. Derin güzelliklerini yaşadığım yıllardan bir Ramazan akşamında, mesaide iftara sayılı dakikalar kala... Sofrada çeşit çeşit yemekler, etrafında toplanmış dostlar; o tatlı telaş ve birlikte edilen iftarın tarifsiz huzuru… Bütün rızıklar gözünüzün önünde ama aramızda gizli bir perde var: İftar vakti. Bekliyoruz... Nefsin dizginleri Emr-i İlahî’nin elinde. Sadece şu "bekleyiş" ve helal olana zamanı gelince dokunma şuuru bile insana her sabrın sonunda bir şükür olduğunu yaşatıyor. Her ibadetin, her emrin ve her helalin arkasında insanı daha "insan" kılacak bir hikmet gizli. Belki de Ramazan, bu hikmeti özümsemenin en berrak aynası. Tam bunları düşünürken bir sürpriz oldu; iki misafirimiz daha katıldı soframıza. Sofranın bereketi artmıştı artmasına ama içimdeki o duygu huzurumu kaçırmaya yetti: "Acaba yemekler herkese yetecek mi?" Allah bereketini verecekti muhakkak. Fakat açlık korkusu, nefsin en önemli kalelerinden biriydi. Oturduk sofraya. Derken ezan okunuyor... Bütün gün süren o büyük arzu, ezanın okunmasından sonraki ilk 10 dakika içinde yerini bir doymuşluğa bıraktı. Yemekler sadece yetmekle kalmamış, artmıştı bile. O an bir kez daha anladım: Mide kolayca doyuyor ama doymak bilmeyen şey nefs imiş. İçimdeki o hırslı ses kısılmış, yerini tatlı bir huzurla karışık hafif bir mahcubiyete bırakmıştı. Mideyi doyuruyorduk da, peki ya sen ne zaman doyacaksın ey nefs? Düşünmeden edemiyor insan: Onsuz bir hayat cennet olur muydu? Yoksa cennet dediğimiz yer, zaten onu tımar edebilme dirayetinden mi geçiyor? Neydi sahi nefs? İnsan kitabını okudukça anlamaya başlıyoruz. Hani o meşhur hadiste ifade edildiği gibi: "Kim nefsini bildi, işte o Rabbini bildi." Nefs; bizi biz yapan ama kontrolsüz kaldığında bizi bizden çıkaran o hassas denge… Bizi en güzel kıvamdan (Ahsen-i Takvîm), altların en altına (Esfele Sâfilîn) düşürebilecek kadar keskin bir bıçak. Kur’an-ı Kerim’de üzerine yemin edilen, arındığında övülen, Mutmainne olan da o; bütün dünya onun olsa bir ikincisini isteyecek kadar doyumsuz olan da… Belki bir yılkı atı kadar hırçın ve dizginlenmesi zor; ama ıslah edildiğinde insanı hakikate taşıyan asil bir binek. Günümüz nörolojisinin "ilkel, içgüdüsel ve hayvani beyin" dediği alt beyin; belki de bizim nefse yüklediğimiz o derin anlamların modern dünyadaki karşılığı veya onun yaşam alanı. Eskiler de insanın bu özelliğini bildiklerinden, Allah’ın elçilerinin birer beşer olmasını kabul edememiş; hatta onlardan İsa aleyhisselamı putlaştırmışlardı. Kur’an onların bu hallerini bize şöyle anlatır: “Neden aramızdan bir elçi gönderildi ki? O elçi bir melek olamaz mıydı?” Oysa hiç hata yapmayan, acıkmayan, arzu duymayan ve sadece emri ifa eden bir varlık insana nasıl rehber olabilirdi? Kur’an-ı Kerim, istenseydi hiç günah işlemeyen tek tip bir toplum yaratılabileceğini bize hatırlatır. Demek ki Yaratan; Kendi iradesiyle, kendi gönlüyle ve nefsinin arzusuna rağmen Hakk’a yönelen “gerçek özgür kullar” dilemiştir. Zıtlıklar yoksa seçim yoktur. Seçim ve gayret yoksa başarıdan söz edilebilir mi? Gerçek başarı; her türlü imkâna, fırsata ve güce sahipken helal olanı seçebilmektir. Sadece haramdan değil, şüpheli olan şeylerden de kaçınabilmektir. Mala, mülke, makama, şehvete ve o doymak bilmeyen hırslara köle olmamaktır. Bizi her daim dünyaya ram eyleyen tüm beşeri arzulara ve nefse rağmen, o kıymetli müminlerden olabilmek ne büyük bir başarıdır. Belki dünya, Ramazan ayının bir hali; iftar ise tüm bu sakınmaların ardından Sûr’a üfleniştir... Rabbim bizleri; sadece ahiretteki hesap gününde değil, henüz bu dünyadayken haram kazançlardan uzak duran, o dizginlememiz gereken nefsin esiri olmayan, yüzünü ve gönlünü her daim aydınlık kılan ve helalinde geçim arayan ahlaklı insanlar zümresine ilhak etsin. Kur’an’da zikredilen o öğüdü dinleyerek nefislerine zulmetmeyen; onu geçici haz ve menfaatlerde değil, Rabbin kalıcı olan diyarının güzelliklerinde Mutmainne kılabilenlerden olmak dileğiyle... Aydın Babacan
Ekleme Tarihi: 01 Ekim 2026 -Perşembe

Nefs ve İmtihan

Nefs ve İmtihan Akşam ezanı okunmak üzere... İnsan herhalde en çok Ramazan’da ezanı bekliyor. Tadı, manevi lezzeti başkadır Ramazan’ın. Zihnimde Ramazanlar hep farklı, hoş birer anı olarak kalmıştır. Onlardan belki de en yakını, iş yerimde yaşadığım bir Ramazan olarak düştü hatırama. Derin güzelliklerini yaşadığım yıllardan bir Ramazan akşamında, mesaide iftara sayılı dakikalar kala... Sofrada çeşit çeşit yemekler, etrafında toplanmış dostlar; o tatlı telaş ve birlikte edilen iftarın tarifsiz huzuru… Bütün rızıklar gözünüzün önünde ama aramızda gizli bir perde var: İftar vakti. Bekliyoruz... Nefsin dizginleri Emr-i İlahî’nin elinde. Sadece şu "bekleyiş" ve helal olana zamanı gelince dokunma şuuru bile insana her sabrın sonunda bir şükür olduğunu yaşatıyor. Her ibadetin, her emrin ve her helalin arkasında insanı daha "insan" kılacak bir hikmet gizli. Belki de Ramazan, bu hikmeti özümsemenin en berrak aynası. Tam bunları düşünürken bir sürpriz oldu; iki misafirimiz daha katıldı soframıza. Sofranın bereketi artmıştı artmasına ama içimdeki o duygu huzurumu kaçırmaya yetti: "Acaba yemekler herkese yetecek mi?" Allah bereketini verecekti muhakkak. Fakat açlık korkusu, nefsin en önemli kalelerinden biriydi. Oturduk sofraya. Derken ezan okunuyor... Bütün gün süren o büyük arzu, ezanın okunmasından sonraki ilk 10 dakika içinde yerini bir doymuşluğa bıraktı. Yemekler sadece yetmekle kalmamış, artmıştı bile. O an bir kez daha anladım: Mide kolayca doyuyor ama doymak bilmeyen şey nefs imiş. İçimdeki o hırslı ses kısılmış, yerini tatlı bir huzurla karışık hafif bir mahcubiyete bırakmıştı. Mideyi doyuruyorduk da, peki ya sen ne zaman doyacaksın ey nefs? Düşünmeden edemiyor insan: Onsuz bir hayat cennet olur muydu? Yoksa cennet dediğimiz yer, zaten onu tımar edebilme dirayetinden mi geçiyor? Neydi sahi nefs? İnsan kitabını okudukça anlamaya başlıyoruz. Hani o meşhur hadiste ifade edildiği gibi: "Kim nefsini bildi, işte o Rabbini bildi." Nefs; bizi biz yapan ama kontrolsüz kaldığında bizi bizden çıkaran o hassas denge… Bizi en güzel kıvamdan (Ahsen-i Takvîm), altların en altına (Esfele Sâfilîn) düşürebilecek kadar keskin bir bıçak. Kur’an-ı Kerim’de üzerine yemin edilen, arındığında övülen, Mutmainne olan da o; bütün dünya onun olsa bir ikincisini isteyecek kadar doyumsuz olan da… Belki bir yılkı atı kadar hırçın ve dizginlenmesi zor; ama ıslah edildiğinde insanı hakikate taşıyan asil bir binek. Günümüz nörolojisinin "ilkel, içgüdüsel ve hayvani beyin" dediği alt beyin; belki de bizim nefse yüklediğimiz o derin anlamların modern dünyadaki karşılığı veya onun yaşam alanı. Eskiler de insanın bu özelliğini bildiklerinden, Allah’ın elçilerinin birer beşer olmasını kabul edememiş; hatta onlardan İsa aleyhisselamı putlaştırmışlardı. Kur’an onların bu hallerini bize şöyle anlatır: “Neden aramızdan bir elçi gönderildi ki? O elçi bir melek olamaz mıydı?” Oysa hiç hata yapmayan, acıkmayan, arzu duymayan ve sadece emri ifa eden bir varlık insana nasıl rehber olabilirdi? Kur’an-ı Kerim, istenseydi hiç günah işlemeyen tek tip bir toplum yaratılabileceğini bize hatırlatır. Demek ki Yaratan; Kendi iradesiyle, kendi gönlüyle ve nefsinin arzusuna rağmen Hakk’a yönelen “gerçek özgür kullar” dilemiştir. Zıtlıklar yoksa seçim yoktur. Seçim ve gayret yoksa başarıdan söz edilebilir mi? Gerçek başarı; her türlü imkâna, fırsata ve güce sahipken helal olanı seçebilmektir. Sadece haramdan değil, şüpheli olan şeylerden de kaçınabilmektir. Mala, mülke, makama, şehvete ve o doymak bilmeyen hırslara köle olmamaktır. Bizi her daim dünyaya ram eyleyen tüm beşeri arzulara ve nefse rağmen, o kıymetli müminlerden olabilmek ne büyük bir başarıdır. Belki dünya, Ramazan ayının bir hali; iftar ise tüm bu sakınmaların ardından Sûr’a üfleniştir... Rabbim bizleri; sadece ahiretteki hesap gününde değil, henüz bu dünyadayken haram kazançlardan uzak duran, o dizginlememiz gereken nefsin esiri olmayan, yüzünü ve gönlünü her daim aydınlık kılan ve helalinde geçim arayan ahlaklı insanlar zümresine ilhak etsin. Kur’an’da zikredilen o öğüdü dinleyerek nefislerine zulmetmeyen; onu geçici haz ve menfaatlerde değil, Rabbin kalıcı olan diyarının güzelliklerinde Mutmainne kılabilenlerden olmak dileğiyle... Aydın Babacan
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haber111.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.