MİSAFİR KALEM
Köşe Yazarı
MİSAFİR KALEM
 

Her Şey Yolundayken Neden Kötü Bir Şey Olacakmış Gibi Hissediyoruz?

Her Şey Yolundayken Neden Kötü Bir Şey Olacakmış Gibi Hissediyoruz? Sabah işe geldiniz. Bilgisayarınızı açtınız ve e-postalarınızı kontrol ederken yöneticinizden gelen bir mesaj dikkatinizi çekti. Bir an için kalbiniz hızlandı. "Acaba yanlış yaptığım bir şey mi var?" diye düşündünüz. Oysa mesajı açtığınızda yalnızca şu yazıyordu: "Dünkü sunumun çok başarılıydı, tebrik ederim." Peki neden güzel bir haber bile önce kaygı uyandırıyor? İlk bakışta bu durum garip gelebilir. İnsan, takdir edildiğinde mutlu olmalı, başarısını kutlamalı ve kendisiyle gurur duymalıdır. Fakat modern çalışma hayatında bunun her zaman böyle olmadığını görüyoruz. Günümüzde birçok çalışan için başarı, rahatlamanın değil, yeni bir baskının başlangıcı anlamına geliyor. Terfi alan biri, daha büyük sorumluluklardan endişe ediyor. Performansı yüksek bulunan çalışan, bir sonraki değerlendirmede aynı başarıyı gösterememekten korkuyor. Beklenmedik bir övgü ise bazen "Acaba benden artık daha fazlasını mı bekliyorlar?" düşüncesini beraberinde getiriyor. İşin ilginç tarafı, bunun yalnızca kişilik özellikleriyle açıklanamıyor olmasıdır. Son yıllarda örgüt psikolojisi ve nörobilim alanında yapılan çalışmalar, uzun süre yoğun stres altında çalışan bireylerin beyinlerinin çevreyi algılama biçiminin değişebildiğini ortaya koyuyor. Sürekli baskı altında çalışan zihin, zamanla tehlikeyi aramayı öğreniyor. Ortada gerçek bir sorun olmasa bile beyin, olası riskleri önceden tahmin etmeye çalışıyor. Böylece güzel bir gelişme yaşandığında bile ilk tepki sevinç değil, "Acaba şimdi ne olacak?" sorusu olabiliyor. Aslında beynimizin bunu yapmasının önemli bir nedeni var. Psikolojide "olumsuzluk yanlılığı" olarak bilinen bir eğilim bulunuyor. İnsan beyni, olumsuz olaylara olumlu olanlardan daha fazla dikkat ediyor. Evrimsel açıdan bu durum hayatta kalmamızı kolaylaştırmış olabilir. Binlerce yıl önce yaklaşan bir tehlikeyi fark edememek ölümcül sonuçlar doğurabiliyordu. Ancak aynı mekanizma bugün iş yaşamında çoğu zaman gereğinden fazla çalışıyor. Yöneticinin kısa bir mesajı, toplantı davetindeki küçük bir değişiklik ya da birkaç saat cevaplanmayan bir e-posta bile zihinde onlarca olumsuz senaryonun oluşmasına neden olabiliyor. Belki de bu yüzden bazı çalışanlar başarılarını kutlamak yerine sürekli eksiklerini düşünüyor. Yapılan birçok araştırma, insanların olumlu geri bildirimleri olumsuz eleştirilere kıyasla çok daha kısa süre hatırladığını gösteriyor. Bir toplantıda dokuz kişi çalışmanızı beğense, yalnızca bir kişinin eleştirisi günlerce aklınızda kalabiliyor. Beyin, olumlu deneyimleri hızla sıradanlaştırırken olumsuz olanları daha uzun süre hafızasında tutuyor. Modern çalışma yaşamı ise bu eğilimi daha da güçlendiriyor. Çünkü artık yalnızca çalışmıyoruz; aynı zamanda sürekli değerlendiriliyoruz. Performans puanları, hedef tabloları, çevrim içi toplantılar, anlık geri bildirimler ve bitmeyen bildirim sesleri... Teknoloji işimizi kolaylaştırırken zihnimizi dinlendirmeyi de zorlaştırıyor. Çalışma saatleri sona erse bile birçok kişi telefonuna gelen iş mesajlarını kontrol etmeye devam ediyor. Evde geçirilen zaman, çoğu zaman işten fiziksel olarak uzaklaşmak anlamına geliyor; zihinsel olarak değil. Son yıllarda dikkat çeken bir başka kavram ise "işten psikolojik olarak kopabilme" becerisi. Araştırmalar, mesai bittikten sonra zihinsel olarak işten uzaklaşabilen çalışanların daha düşük tükenmişlik yaşadığını, daha kaliteli uyuduğunu ve ertesi gün daha üretken olduğunu gösteriyor. Buna karşılık, işini sürekli zihninde taşımaya devam eden kişilerde kronik yorgunluk, dikkat dağınıklığı ve duygusal tükenme daha sık görülüyor. Demek ki dinlenmek yalnızca çalışmayı bırakmak değil; zihnin de çalışmayı bırakabilmesidir. Bir başka önemli konu ise psikolojik güvenliktir. Çalışanlar hata yaptıklarında aşağılanmayacaklarını, fikirlerini rahatça ifade edebileceklerini ve yalnızca sonuçlarıyla değil, çabalarıyla da değerlendirileceklerini hissettiklerinde çok farklı bir çalışma iklimi oluşuyor. Böyle ortamlarda insanlar yalnızca daha yaratıcı olmuyor; aynı zamanda başarılarını gizleme ihtiyacı da hissetmiyor. Çünkü hata yapmak bir tehdit değil, öğrenme sürecinin doğal bir parçası olarak görülüyor. Bunun tam tersine, korkunun hâkim olduğu iş yerlerinde insanlar yalnızca hata yapmaktan değil, başarılı olmaktan da çekinebiliyor. Çünkü başarı bazen daha fazla sorumluluk, daha yüksek beklenti ve daha yoğun denetim anlamına gelebiliyor. İşte bu nedenle bazı çalışanlar hak ettikleri fırsatları bile geri çevirebiliyor ya da kendilerini olduğundan daha yetersiz göstermeye çalışabiliyor. Bu durum dışarıdan bakıldığında anlaşılması zor görünse de psikolojik açıdan oldukça tanıdık bir örüntüdür. Belki de artık çalışma hayatında sormamız gereken soru değişmeli. "Çalışanlar nasıl daha fazla performans gösterir?" sorusunun yanında, "Çalışanlar kendilerini nasıl daha güvende hisseder?" sorusunu da sormalıyız. Çünkü insan yalnızca baskıyla değil, güven duygusuyla da üretir. Hatta çoğu zaman en yaratıcı fikirler, insanların hata yapmaktan korkmadıkları ortamlarda ortaya çıkar. Bir gün işten çıkarken kendinize şu soruyu sorun: Bugün gerçekten yorulan bedenim miydi, yoksa hiç susmayan zihnim mi? Çünkü insanı en çok yoran şey, yaptığı iş değil; her şey yolunda giderken bile kötü bir şey olacakmış gibi yaşamaktır. Ve belki de gerçek başarı, daha yüksek bir unvana ulaşmak değil; huzur duyduğumuz anlarda zihnimizin de bize eşlik edebilmesidir. Doç.Dr. Yeşim SIRAKAYA
Ekleme Tarihi: 30 Haziran 2026 -Salı

Her Şey Yolundayken Neden Kötü Bir Şey Olacakmış Gibi Hissediyoruz?

Her Şey Yolundayken Neden Kötü Bir Şey Olacakmış Gibi Hissediyoruz? Sabah işe geldiniz. Bilgisayarınızı açtınız ve e-postalarınızı kontrol ederken yöneticinizden gelen bir mesaj dikkatinizi çekti. Bir an için kalbiniz hızlandı. "Acaba yanlış yaptığım bir şey mi var?" diye düşündünüz. Oysa mesajı açtığınızda yalnızca şu yazıyordu: "Dünkü sunumun çok başarılıydı, tebrik ederim." Peki neden güzel bir haber bile önce kaygı uyandırıyor? İlk bakışta bu durum garip gelebilir. İnsan, takdir edildiğinde mutlu olmalı, başarısını kutlamalı ve kendisiyle gurur duymalıdır. Fakat modern çalışma hayatında bunun her zaman böyle olmadığını görüyoruz. Günümüzde birçok çalışan için başarı, rahatlamanın değil, yeni bir baskının başlangıcı anlamına geliyor. Terfi alan biri, daha büyük sorumluluklardan endişe ediyor. Performansı yüksek bulunan çalışan, bir sonraki değerlendirmede aynı başarıyı gösterememekten korkuyor. Beklenmedik bir övgü ise bazen "Acaba benden artık daha fazlasını mı bekliyorlar?" düşüncesini beraberinde getiriyor. İşin ilginç tarafı, bunun yalnızca kişilik özellikleriyle açıklanamıyor olmasıdır. Son yıllarda örgüt psikolojisi ve nörobilim alanında yapılan çalışmalar, uzun süre yoğun stres altında çalışan bireylerin beyinlerinin çevreyi algılama biçiminin değişebildiğini ortaya koyuyor. Sürekli baskı altında çalışan zihin, zamanla tehlikeyi aramayı öğreniyor. Ortada gerçek bir sorun olmasa bile beyin, olası riskleri önceden tahmin etmeye çalışıyor. Böylece güzel bir gelişme yaşandığında bile ilk tepki sevinç değil, "Acaba şimdi ne olacak?" sorusu olabiliyor. Aslında beynimizin bunu yapmasının önemli bir nedeni var. Psikolojide "olumsuzluk yanlılığı" olarak bilinen bir eğilim bulunuyor. İnsan beyni, olumsuz olaylara olumlu olanlardan daha fazla dikkat ediyor. Evrimsel açıdan bu durum hayatta kalmamızı kolaylaştırmış olabilir. Binlerce yıl önce yaklaşan bir tehlikeyi fark edememek ölümcül sonuçlar doğurabiliyordu. Ancak aynı mekanizma bugün iş yaşamında çoğu zaman gereğinden fazla çalışıyor. Yöneticinin kısa bir mesajı, toplantı davetindeki küçük bir değişiklik ya da birkaç saat cevaplanmayan bir e-posta bile zihinde onlarca olumsuz senaryonun oluşmasına neden olabiliyor. Belki de bu yüzden bazı çalışanlar başarılarını kutlamak yerine sürekli eksiklerini düşünüyor. Yapılan birçok araştırma, insanların olumlu geri bildirimleri olumsuz eleştirilere kıyasla çok daha kısa süre hatırladığını gösteriyor. Bir toplantıda dokuz kişi çalışmanızı beğense, yalnızca bir kişinin eleştirisi günlerce aklınızda kalabiliyor. Beyin, olumlu deneyimleri hızla sıradanlaştırırken olumsuz olanları daha uzun süre hafızasında tutuyor. Modern çalışma yaşamı ise bu eğilimi daha da güçlendiriyor. Çünkü artık yalnızca çalışmıyoruz; aynı zamanda sürekli değerlendiriliyoruz. Performans puanları, hedef tabloları, çevrim içi toplantılar, anlık geri bildirimler ve bitmeyen bildirim sesleri... Teknoloji işimizi kolaylaştırırken zihnimizi dinlendirmeyi de zorlaştırıyor. Çalışma saatleri sona erse bile birçok kişi telefonuna gelen iş mesajlarını kontrol etmeye devam ediyor. Evde geçirilen zaman, çoğu zaman işten fiziksel olarak uzaklaşmak anlamına geliyor; zihinsel olarak değil. Son yıllarda dikkat çeken bir başka kavram ise "işten psikolojik olarak kopabilme" becerisi. Araştırmalar, mesai bittikten sonra zihinsel olarak işten uzaklaşabilen çalışanların daha düşük tükenmişlik yaşadığını, daha kaliteli uyuduğunu ve ertesi gün daha üretken olduğunu gösteriyor. Buna karşılık, işini sürekli zihninde taşımaya devam eden kişilerde kronik yorgunluk, dikkat dağınıklığı ve duygusal tükenme daha sık görülüyor. Demek ki dinlenmek yalnızca çalışmayı bırakmak değil; zihnin de çalışmayı bırakabilmesidir. Bir başka önemli konu ise psikolojik güvenliktir. Çalışanlar hata yaptıklarında aşağılanmayacaklarını, fikirlerini rahatça ifade edebileceklerini ve yalnızca sonuçlarıyla değil, çabalarıyla da değerlendirileceklerini hissettiklerinde çok farklı bir çalışma iklimi oluşuyor. Böyle ortamlarda insanlar yalnızca daha yaratıcı olmuyor; aynı zamanda başarılarını gizleme ihtiyacı da hissetmiyor. Çünkü hata yapmak bir tehdit değil, öğrenme sürecinin doğal bir parçası olarak görülüyor. Bunun tam tersine, korkunun hâkim olduğu iş yerlerinde insanlar yalnızca hata yapmaktan değil, başarılı olmaktan da çekinebiliyor. Çünkü başarı bazen daha fazla sorumluluk, daha yüksek beklenti ve daha yoğun denetim anlamına gelebiliyor. İşte bu nedenle bazı çalışanlar hak ettikleri fırsatları bile geri çevirebiliyor ya da kendilerini olduğundan daha yetersiz göstermeye çalışabiliyor. Bu durum dışarıdan bakıldığında anlaşılması zor görünse de psikolojik açıdan oldukça tanıdık bir örüntüdür. Belki de artık çalışma hayatında sormamız gereken soru değişmeli. "Çalışanlar nasıl daha fazla performans gösterir?" sorusunun yanında, "Çalışanlar kendilerini nasıl daha güvende hisseder?" sorusunu da sormalıyız. Çünkü insan yalnızca baskıyla değil, güven duygusuyla da üretir. Hatta çoğu zaman en yaratıcı fikirler, insanların hata yapmaktan korkmadıkları ortamlarda ortaya çıkar. Bir gün işten çıkarken kendinize şu soruyu sorun: Bugün gerçekten yorulan bedenim miydi, yoksa hiç susmayan zihnim mi? Çünkü insanı en çok yoran şey, yaptığı iş değil; her şey yolunda giderken bile kötü bir şey olacakmış gibi yaşamaktır. Ve belki de gerçek başarı, daha yüksek bir unvana ulaşmak değil; huzur duyduğumuz anlarda zihnimizin de bize eşlik edebilmesidir. Doç.Dr. Yeşim SIRAKAYA
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haber111.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.