MİSAFİR KALEM
Köşe Yazarı
MİSAFİR KALEM
 

İçimizdeki Kör Güç

İçimizdeki Kör Güç İnsan bir şeyi çok ister. Çalışır, bekler, uğraşır. Sonunda alır. Ve bir süre mutludur. Ama o mutluluk düşündüğü kadar sürmez. Aynı sahne yeniden başlar; bu sefer farklı bir şey istenir. Schopenhauer bu döngüyü yaşadı, düşündü ve adına istenc dedi. Ona göre insanı sürekli bir yerden bir yere iten kör bir güç bu döngünün motorudur. Schopenhauer'in istenc kavramı, bilinçli arzuları aşan daha derin bir şeyi tarif ediyor. Neyi istediğimizden bağımsız olarak, var olmak isteyen, büyümek isteyen, devam etmek isteyen kör ve akılsız bir dürtü. Bu dürtü doyurulamaz, çünkü bir hedef değildir; yaşamın kendisidir. Bir arzu karşılanır, hemen yerine bir yenisi geçer. Tatmin anlıktır; arzu kalıcıdır. Psikoloji bu döngüyü 'hazcı değirmen' kavramıyla açıklıyor. İnsanlar yeni bir şey elde etmelerinin ardından kısa bir tatmin yaşıyor, ardından önceki duygusal düzeylerine geri dönüyor. Yeni bir iş, yeni bir ilişki, yeni bir ev. Başlangıçta heyecan var; zamanla aşinalık, zamanla tekrar arzu. Araştırmalar bu döngünün tutarsız biçimde işlediğini, ama döngünün kendisinin tutarlı biçimde devam ettiğini gösteriyor. Sosyoloji ise bu mekanizmanın toplumsal boyutunu vurguluyor. Modern tüketim ekonomisi, tatmin edilemeyen arzunun varlığıyla değil, tatmin edileceği yanılsaması üzerine kurulu. Reklam yeni arzular üretiyor, endüstri onları besliyor. Schopenhauer'in tarif ettiği döngü, modern kapitalizmin tam da çalışma mantığıyla örtüşüyor. İnsan tatmin olmayacak, sürekli daha fazlasını isteyecek. Çarkın dönmesi bunun üzerine kurulu. Schopenhauer bu gözlemden kaçış için iki yol önerdi. Birincisi sanat: müzik özellikle, geçici bir süre için istenci sustururdu. İkincisi acımanın, empatinin hayata geçirilmesi: başkasının acısını hisseden insan, kendi benliğinin sınırlarını aşıyor ve o kör dürtünün dışına çıkıyordu. Bu kaçışlar kalıcı değildi; ama anlık da değillerdi. Bir nefes alacak kadar gerçekti. 1788'de Danzig'de doğan Schopenhauer, varlıklı bir tüccar ailesinin çocuğuydu. Annesi dönemin tanınmış yazarlarından biriydi ve ikisi hiç geçinemedi. Hayatının büyük bölümünü yalnız geçirdi; düşüncesiyle, kitaplarıyla ve çok sevdiği köpeğiyle. Bu yalnızlık hem doktrinini hem de üslubunu şekillendirdi. Schopenhauer uzun süre görmezden gelindi. Akademik çevreler onu ciddiye almadı, okuyucu bulamadı. Ama hayatının son on yılında, altmışlı yaşlarında, bir anda okunmaya başlandı. Beklemişti. Bekleyebilmişti, çünkü başka seçeneği yoktu. Bugün onu okurken tuhaf bir tanıdıklık hissettiriyor. Sabah kalktığında zaten bir şeylerin eksik olduğu duygusu, sürekli tamamlanmayan o his. Schopenhauer bunu tarif etmişti. Ve tarif etmek, bazen tek başına bir rahatlama sağlıyor. Müzik dinlediğimizde ne hissediyoruz? Schopenhauer'e göre o an, istencin sustuğu nadir anlardandır. Ne istediğimizi, ne kaybettiğimizi, ne beklediğimizi unutuyoruz. Sadece dinliyoruz. Bu yüzden müzik evrensel; dil bile bu kadar ulaşamıyor insana. Acıma da öyle. Başkasının acısını gerçekten hissedebilmek, istenci devre dışı bırakıyor. Ben ve öteki arasındaki sınır o anlarda eriyor. Schopenhauer'in etiğinin kalbi burada atıyor. Ve bu etik, soyut değil son derece somuttur. İstenci büsbütün susturmak belki hiçbirimizin elinde değil. Ama onu tanımak, adını koymak, nereden gelip bizi nereye ittiğini görebilmek — insanı ona körü körüne boyun eğmekten alıkoyan şey de tam olarak bu. Schopenhauer'in bıraktığı en kıymetli miras sanırım burada saklı: zinciri kıramasan bile, boynundaki zincirin farkında olmak. Onun asıl cesareti, acıyı süslemeden, olduğu gibi anlatabilmesiydi. Acı gerçektir dedi; yok saymak onu ortadan kaldırmıyor, insanı kendi içinde daha da yalnız bırakıyor yalnızca. Oysa insan kendi acısıyla göz göze geldiğinde tuhaf bir hafifleme duyar. Gerçekle yüzleşmek, inkârın verdiği o sahte huzurdan çok daha özgürleştiricidir. Her arzu bir gün doyar, doyar doymaz yerine bir yenisi geçer. Belki de hiçbir zaman gerçek anlamda tok olmayacağız. Ama bunu bilmek, sessizce kabullenmek bile başlı başına bir olgunluk sayılmaz mı? Schopenhauer kötümser değildi; yalnızca dürüsttü. Onu iki yüzyıl sonra hâlâ okutan, içimizde bir yeri hâlâ usulca sızlatan da işte bu ödünsüz dürüstlüğüdür. Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama Ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM)
Ekleme Tarihi: 06 Eylül 2026 -Pazar

İçimizdeki Kör Güç

İçimizdeki Kör Güç İnsan bir şeyi çok ister. Çalışır, bekler, uğraşır. Sonunda alır. Ve bir süre mutludur. Ama o mutluluk düşündüğü kadar sürmez. Aynı sahne yeniden başlar; bu sefer farklı bir şey istenir. Schopenhauer bu döngüyü yaşadı, düşündü ve adına istenc dedi. Ona göre insanı sürekli bir yerden bir yere iten kör bir güç bu döngünün motorudur. Schopenhauer'in istenc kavramı, bilinçli arzuları aşan daha derin bir şeyi tarif ediyor. Neyi istediğimizden bağımsız olarak, var olmak isteyen, büyümek isteyen, devam etmek isteyen kör ve akılsız bir dürtü. Bu dürtü doyurulamaz, çünkü bir hedef değildir; yaşamın kendisidir. Bir arzu karşılanır, hemen yerine bir yenisi geçer. Tatmin anlıktır; arzu kalıcıdır. Psikoloji bu döngüyü 'hazcı değirmen' kavramıyla açıklıyor. İnsanlar yeni bir şey elde etmelerinin ardından kısa bir tatmin yaşıyor, ardından önceki duygusal düzeylerine geri dönüyor. Yeni bir iş, yeni bir ilişki, yeni bir ev. Başlangıçta heyecan var; zamanla aşinalık, zamanla tekrar arzu. Araştırmalar bu döngünün tutarsız biçimde işlediğini, ama döngünün kendisinin tutarlı biçimde devam ettiğini gösteriyor. Sosyoloji ise bu mekanizmanın toplumsal boyutunu vurguluyor. Modern tüketim ekonomisi, tatmin edilemeyen arzunun varlığıyla değil, tatmin edileceği yanılsaması üzerine kurulu. Reklam yeni arzular üretiyor, endüstri onları besliyor. Schopenhauer'in tarif ettiği döngü, modern kapitalizmin tam da çalışma mantığıyla örtüşüyor. İnsan tatmin olmayacak, sürekli daha fazlasını isteyecek. Çarkın dönmesi bunun üzerine kurulu. Schopenhauer bu gözlemden kaçış için iki yol önerdi. Birincisi sanat: müzik özellikle, geçici bir süre için istenci sustururdu. İkincisi acımanın, empatinin hayata geçirilmesi: başkasının acısını hisseden insan, kendi benliğinin sınırlarını aşıyor ve o kör dürtünün dışına çıkıyordu. Bu kaçışlar kalıcı değildi; ama anlık da değillerdi. Bir nefes alacak kadar gerçekti. 1788'de Danzig'de doğan Schopenhauer, varlıklı bir tüccar ailesinin çocuğuydu. Annesi dönemin tanınmış yazarlarından biriydi ve ikisi hiç geçinemedi. Hayatının büyük bölümünü yalnız geçirdi; düşüncesiyle, kitaplarıyla ve çok sevdiği köpeğiyle. Bu yalnızlık hem doktrinini hem de üslubunu şekillendirdi. Schopenhauer uzun süre görmezden gelindi. Akademik çevreler onu ciddiye almadı, okuyucu bulamadı. Ama hayatının son on yılında, altmışlı yaşlarında, bir anda okunmaya başlandı. Beklemişti. Bekleyebilmişti, çünkü başka seçeneği yoktu. Bugün onu okurken tuhaf bir tanıdıklık hissettiriyor. Sabah kalktığında zaten bir şeylerin eksik olduğu duygusu, sürekli tamamlanmayan o his. Schopenhauer bunu tarif etmişti. Ve tarif etmek, bazen tek başına bir rahatlama sağlıyor. Müzik dinlediğimizde ne hissediyoruz? Schopenhauer'e göre o an, istencin sustuğu nadir anlardandır. Ne istediğimizi, ne kaybettiğimizi, ne beklediğimizi unutuyoruz. Sadece dinliyoruz. Bu yüzden müzik evrensel; dil bile bu kadar ulaşamıyor insana. Acıma da öyle. Başkasının acısını gerçekten hissedebilmek, istenci devre dışı bırakıyor. Ben ve öteki arasındaki sınır o anlarda eriyor. Schopenhauer'in etiğinin kalbi burada atıyor. Ve bu etik, soyut değil son derece somuttur. İstenci büsbütün susturmak belki hiçbirimizin elinde değil. Ama onu tanımak, adını koymak, nereden gelip bizi nereye ittiğini görebilmek — insanı ona körü körüne boyun eğmekten alıkoyan şey de tam olarak bu. Schopenhauer'in bıraktığı en kıymetli miras sanırım burada saklı: zinciri kıramasan bile, boynundaki zincirin farkında olmak. Onun asıl cesareti, acıyı süslemeden, olduğu gibi anlatabilmesiydi. Acı gerçektir dedi; yok saymak onu ortadan kaldırmıyor, insanı kendi içinde daha da yalnız bırakıyor yalnızca. Oysa insan kendi acısıyla göz göze geldiğinde tuhaf bir hafifleme duyar. Gerçekle yüzleşmek, inkârın verdiği o sahte huzurdan çok daha özgürleştiricidir. Her arzu bir gün doyar, doyar doymaz yerine bir yenisi geçer. Belki de hiçbir zaman gerçek anlamda tok olmayacağız. Ama bunu bilmek, sessizce kabullenmek bile başlı başına bir olgunluk sayılmaz mı? Schopenhauer kötümser değildi; yalnızca dürüsttü. Onu iki yüzyıl sonra hâlâ okutan, içimizde bir yeri hâlâ usulca sızlatan da işte bu ödünsüz dürüstlüğüdür. Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama Ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM)
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haber111.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.