Özgürlük Sınırsızlık Değildir: Mahremiyeti Teşhire Dönüştürmek Toplumsal Bir Felakettir!
Özgürlük Sınırsızlık Değildir: Mahremiyeti Teşhire Dönüştürmek Toplumsal Bir Felakettir!
Çatlayan Damarlar: Bir Medeniyetin Hayâsını Kaybetme Tehlikesi
Bugün açık konuşmanın zamanıdır.
Çünkü mesele artık yalnızca birkaç kişinin kıyafeti, birkaç televizyon programı veya birkaç sosyal medya paylaşımı değildir.
Mesele çok daha büyüktür: Ailemizin geleceğidir. Çocuklarımızın geleceğidir. Gençliğimizin geleceğidir. Millî ve manevî kimliğimizin geleceğidir.
Biz Müslüman Türk milleti olarak asırlar boyunca yalnızca topraklarımızı değil, bir medeniyet anlayışını da koruduk.
O medeniyetin temelinde; îman vardı, edep vardı, hayâ vardı, iffet vardı, aile vardı, mahremiyet vardı, büyüğe saygı, küçüğe merhamet vardı.
Bugün ise bunların önemli bir kısmının hızla aşındığı bir dönemin içinden geçiyoruz.
Ve artık sormamız gerekiyor: Biz nasıl bu hâle geldik?
Eskiden utanılan şeyler bugün neden sergileniyor?
Eskiden mahremiyet diye bir kavram vardı. İnsan herkesin içinde her şeyi konuşmazdı. Her şeyini göstermezdi. Özel hayatını teşhir etmezdi.
Analarımız, ninelerimiz edep ve mahremiyet konusunda son derece hassastı. Giyim kuşamda ölçü vardı. Konuşmada ölçü vardı. Davranışta ölçü vardı. Çocukların yanında konuşulmayacak konular vardı. Evde yaşanan her şey sokağa taşınmazdı.
Bugün ise mahremiyet giderek teşhire dönüşüyor. İnsanlar özel hayatlarını milyonların önüne seriyor. Beden, reklâmın ve tüketimin bir parçasına dönüştürülüyor. Cinsellik, eğlence sektörünün ve dijital kültürün en güçlü araçlarından biri hâline getiriliyor.
Ve bütün bunların karşısına çıkanlara aynı kelime söyleniyor: “Özgürlük!” Hayır! Özgürlük, sınırsızlık değildir. Özgürlük, sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Özgürlük, çocukların korunma hakkını yok saymaz. Özgürlük, aile mahremiyetini değersizleştirme hakkı vermez. Özgürlük, toplumun bütün ahlâkî sınırlarını ortadan kaldırmak anlamına gelmez.
Kur'an Bize “Zinaya Yaklaşmayın” Diyor!
Kur'an'ın ahlâk anlayışını anlamak isteyenler İsrâ sûresinin 32. âyetine baksın:
“Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o hayâsızlıktır, çok kötü bir yoldur.”
Burada çok önemli bir ölçü vardır: Kur'an yalnızca son fiili değil, ona götüren yolları da dikkate alır.
Nûr sûresinde ise önce erkeklere, ardından kadınlara gözlerini haramdan sakınmaları ve iffetlerini korumaları emredilir.
Diyanet'in Kur'an Yolu tefsiri de bu âyetler bağlamında iffetin ve ailenin korunmasını; bakış, mahremiyet ve cinsel arzuyu tahrik eden davranışlara ilişkin sınırlarla birlikte ele almaktadır.
Demek ki İslâm'ın ahlâk anlayışı: “Son noktaya gelince dur!” demiyor. Daha baştan insanı koruyacak bir hayat düzeni oluşturuyor.
Lut Kavminin Kıssası Bir İbrettir!
Kur'an, Hz. Lût'un kavmini ve onların cinsel ahlâk alanındaki taşkınlıklarını bize boşuna anlatmıyor. A‘râf sûresinin 80-81. âyetlerinde bu olay açıkça zikrediliyor.
Bu kıssayı bugünün insanlarına hakaret etmek için kullanamayız. Ama kıssanın verdiği ahlâkî ibreti de görmezden gelemeyiz.
Çünkü Kur'an kıssaları yalnızca geçmişi anlatmaz. İnsana kendisini sorgulatır. Bize şunu düşündürür: Bir toplum ahlâkî sınırlarını kaybederse ne olur? Hayâ değersizleşirse ne olur? İffet küçümsenirse ne olur? Aile zayıflarsa ne olur? Yanlış, sürekli tekrar edilerek normal hâle getirilirse ne olur?
Bunları konuşmak zorundayız.
LGBT Tartışmasında Da Doğru Yerden Konuşalım!
Burada da açık ve dürüst olmalıyız. İslâm'ın cinsel ahlâk anlayışını savunmak başka insanların onurunu çiğnemek değildir. Bir insanı aşağılamak, hakaret etmek veya şiddeti meşrulaştırmak kabul edilemez. Aynı zamanda bizim dînî ve ahlâkî ölçülerimizi savunmamız da engellenemez. Ancak bilimsel gerçekleri de çarpıtmayalım: Eşcinsel yönelim tek başına bir ruhsal hastalık olarak kabul edilmemektedir. Dünya Sağlık Örgütü, cinsel yönelimin tek başına bozukluk olarak değerlendirilmemesi gerektiğini açıkça belirtmektedir. O hâlde tartışmayı bilim dışı ithamlarla değil; ahlâk, din, hukuk, aile, çocukların korunması ve eğitim üzerinden yapalım. Bizim itirazımız insanlara düşmanlık değil; kendi inancımızın aile ve cinsel ahlâk anlayışını savunmaktır.
Asıl Tehlike: Yanlışın Normalleşmesi!
Bir toplum bir gecede değişmez. Önce küçük bir sınır aşılır. Sonra insanlar alışır. Bir süre sonra o sınır normal kabul edilir. Sonra daha büyük bir sınır aşılır. O da normalleştirilir. Derken dün utanılan şey bugün sıradanlaşır.
Bugün: “Bunda ne var?” denilen şey, yarın çocuklarımızın zihninde: “Zaten herkes böyle yapıyor.” hâline gelebilir. İşte tehlike tam da budur. Çünkü ahlâkî çöküş yalnızca yanlış davranışların çoğalması değildir. Yanlışa karşı duyulan rahatsızlığın ortadan kalkmasıdır.
Çocuklarımızın Odasına Kim Giriyor?
Eskiden çocuğumuzun arkadaşını bilirdik. Mahallesini bilirdik. Gittiği yeri bilirdik. Bugün ise çocuğumuzun cebinde bütün dünya var. Telefonun ekranından; reklâmlar, videolar, sosyal medya akımları, cinsel içerikler, şiddet görüntüleri, sınırsız tüketim ve teşhir kültürü evimizin içine kadar girebiliyor. Anne-baba fark etmese bile çocuk bunlarla karşılaşabiliyor.
İşte bu nedenle artık: “Benim çocuğum öyle şeylere bakmaz.” demek yeterli değildir. Çocuğu korumak için bilinç gerekir. Eğitim gerekir. Dijital okuryazarlık gerekir. Ebeveyn denetimi gerekir. Ve en önemlisi: Çocukla iletişim gerekir.
Biz Çocuklarımıza Ne Öğrettik?
Belki de en acı soru budur. Çocuklarımıza sınav kazandırmayı öğrettik. Ama her zaman hayatı öğretmedik. Telefon verdik. Ama her zaman ölçü vermedik. İnternet verdik. Ama her zaman filtreleme bilinci vermedik. Özgürlük verdik. Ama her zaman sorumluluk vermedik.
Sonra çocuklarımız başka yerlerden öğrendi. Ve şaşırdık: “Bizim çocuk neden böyle oldu?”
Çünkü çocuklar sözlerden çok davranışları öğrenir. Anne-baba sürekli ekran başındaysa çocuk ekranı bırakmaz. Anne-baba mahremiyet konusunda hassas değilse çocuk mahremiyetin anlamını öğrenemez. Anne-baba birbirine saygı göstermiyorsa çocuk saygıyı kitaptan öğrenemez. Ahlâk önce evde yaşanır.
Artık Siyasetçilere De Soruyoruz:
Aile diyorsunuz. Peki aileyi nasıl koruyacaksınız? Gençlik diyorsunuz. Peki gençliği hangi kültürün insafına bırakacaksınız? Çocuk diyorsunuz. Peki çocukları dijital dünyanın zararlı içeriklerinden nasıl koruyacaksınız? Millî ve manevî değerler diyorsunuz. Peki bunları günlük hayatın içinde nasıl güçlendireceksiniz?
Artık sadece seçim meydanlarında güzel cümleler duymak istemiyoruz. Somut adım istiyoruz! Çocuk güvenliği konusunda daha etkili politikalar istiyoruz. Dijital platformlarda yaşa uygun içerik denetiminin güçlendirilmesini istiyoruz. Aileyi ekonomik olduğu kadar sosyal ve kültürel açıdan da güçlendiren politikalar istiyoruz. Eğitimde ahlâk, mahremiyet, sorumluluk ve dijital medya okuryazarlığının güçlendirilmesini istiyoruz.
Diyanet'e Çağrı!
Gençlere yalnızca geçmişi anlatmayın. Bugünlerini de anlayın. Onların karşılaştığı soruları konuşun. Sosyal medyayı konuşun. Pornografiyi konuşun. Dijital bağımlılığı konuşun. Aileyi konuşun. Mahremiyeti konuşun. İffeti konuşun. Gençlerin karşı karşıya kaldığı ahlâkî sorunlara Kur'an ve sünnet ışığında anlaşılır cevaplar verin. Çünkü gençlere ulaşamazsak, gençler başka kaynaklara yönelecektir.
STK'lara Çağrı!
Sadece sosyal medyada tepki göstermeyin. Sahaya inin! Aile eğitimleri düzenleyin. Gençlik merkezleri kurun. Spor ve kültür faaliyetlerini artırın. Anne-babalara dijital ebeveynlik eğitimi verin. Gençlerin sorularını dinleyin. Onlara sadece: “Bunu yapma!” demeyin. Şunu söyleyin: “Gel, daha güzelini birlikte yapalım.”
Anne-Babalara Çağrı!
Çocuğunuzun telefonunu kontrol etmekten önce kalbine ulaşın. Onunla konuşun. Onu dinleyin. Sorularından utanmayın. Yanlış bir bilgiyle karşılaştığında sizi tercih edebileceği bir güven ortamı oluşturun. Ve en önemlisi: Kendiniz örnek olun! Çocuğunuzun elinden telefonu alıp kendi elinizde saatlerce telefon tutmayın. Çocuğunuza mahremiyeti anlatıp kendi özel hayatınızı sosyal medyada teşhir etmeyin. Çocuğunuza edebi anlatırken kendi söz ve davranışlarınıza dikkat edin. Çünkü: Çocuklar nasihatten çok örneği takip eder.
Bu Mesele Sadece Kadının Kıyafeti Değildir!
Bunu özellikle söylemek gerekiyor. Ahlâkî erozyonu yalnızca kadının kıyafetine indirgemek büyük bir yanlıştır. Erkeğin bakışı da vardır. Erkeğin iffeti de vardır. Erkeğin sorumluluğu da vardır. Kur'an önce erkeklere gözlerini haramdan sakınmalarını ve iffetlerini korumalarını emreder; ardından kadınlara da aynı temel sorumluluğu yükler.
Dolayısıyla mesele: “Kadın ne giydi?” sorusundan ibaret değildir. Mesele: “Biz hep birlikte nasıl daha edepli, daha iffetli, daha sorumlu bir toplum olacağız?” sorusudur.
Çağrımız Açıktır!
• Devlete: Çocuklarımızı koruyun!
• Eğitimcilere: Gençlerimizi bilinçlendirin!
• Diyanet'e: Gençlerin dilinden konuşun!
• STK'lara: Sahaya inin!
• Medya kuruluşlarına: Çocukların geleceğini reytinge feda etmeyin!
• Sosyal medya şirketlerine: Çocuk güvenliğini kârın önüne koyun!
• Anne-babalara: Çocuklarınıza sahip çıkın!
• Gençlere: Sizi değersizleştiren hiçbir akımın peşinden körü körüne gitmeyin!
Ve bütün topluma: Değerlerimizi korumaktan utanmayın!
Son Söz
Biz çağın gerisinde kalmak istemiyoruz. Teknolojiye karşı değiliz. Bilime karşı değiliz. Dünyaya kapalı değiliz. Ama modernleşmek adına kendi ahlâkımızdan utanmak zorunda da değiliz.
Çocuklarımızı korumak gericilik değildir. Aileyi savunmak gericilik değildir. Mahremiyeti savunmak gericilik değildir. İffeti savunmak gericilik değildir. Hayâyı savunmak gericilik değildir. Bunlar bizim inancımızın, kültürümüzün ve insan anlayışımızın parçalarıdır.
Bugün hâlâ vaktimiz var. Aileyi güçlendirebiliriz. Gençliği yeniden kazanabiliriz. Çocuklarımızı koruyabiliriz. Edebi yeniden öğretebiliriz. Hayâyı yeniden yüceltebiliriz. Ama bunun için artık seyirci kalmamalıyız.
Çünkü toplumlar bir günde çökmez. Değerler aşınır. Yanlış normalleşir. Utanma duygusu zayıflar. Aile yara alır. Kimlik silikleşir. Ve bir gün insan, kaybettiği şeyin ne olduğunu bile anlayamaz. İşte asıl felaket budur.
Şimdi soruyorum: Biz nasıl bu hâle geldik? Çocuklarımızı kim eğitiyor? Gençlerimizin rol modeli kim? Ailelerimizi kim koruyacak? Değerlerimizi kim savunacak?
Cevap bellidir: Hepimiz!
Çünkü bu mesele bir partinin meselesi değildir. Bir hükümetin meselesi değildir. Bir muhalefetin meselesi değildir. Bir kurumun meselesi değildir. Bu, toplumun tamamının meselesidir.
Öyleyse artık söz değil, icraat! Artık şikâyet değil, sorumluluk! Artık suçlama değil, çözüm! Artık seyircilik değil, mücadele!
Devlet harekete geçmeli. Kurumlar harekete geçmeli. STK'lar harekete geçmeli. Aileler harekete geçmeli. Ve biz harekete geçmeliyiz!
Çünkü: Bir millet toprağını kaybederse yeniden kazanabilir. Ama değerlerini kaybederse, kimliğini yeniden bulması çok daha zordur.
Çocuklarımızın geleceği için... Ailelerimizin geleceği için... İnancımız, kültürümüz ve kimliğimiz için... Artık uyanma zamanıdır!
Mithat Güdü
Emekli İmam Hatip / Gazeteci - Yazar
Ekleme
Tarihi: 02 Eylül 2026 -Çarşamba
Özgürlük Sınırsızlık Değildir: Mahremiyeti Teşhire Dönüştürmek Toplumsal Bir Felakettir!
Özgürlük Sınırsızlık Değildir: Mahremiyeti Teşhire Dönüştürmek Toplumsal Bir Felakettir!
Çatlayan Damarlar: Bir Medeniyetin Hayâsını Kaybetme Tehlikesi
Bugün açık konuşmanın zamanıdır.
Çünkü mesele artık yalnızca birkaç kişinin kıyafeti, birkaç televizyon programı veya birkaç sosyal medya paylaşımı değildir.
Mesele çok daha büyüktür: Ailemizin geleceğidir. Çocuklarımızın geleceğidir. Gençliğimizin geleceğidir. Millî ve manevî kimliğimizin geleceğidir.
Biz Müslüman Türk milleti olarak asırlar boyunca yalnızca topraklarımızı değil, bir medeniyet anlayışını da koruduk.
O medeniyetin temelinde; îman vardı, edep vardı, hayâ vardı, iffet vardı, aile vardı, mahremiyet vardı, büyüğe saygı, küçüğe merhamet vardı.
Bugün ise bunların önemli bir kısmının hızla aşındığı bir dönemin içinden geçiyoruz.
Ve artık sormamız gerekiyor: Biz nasıl bu hâle geldik?
Eskiden utanılan şeyler bugün neden sergileniyor?
Eskiden mahremiyet diye bir kavram vardı. İnsan herkesin içinde her şeyi konuşmazdı. Her şeyini göstermezdi. Özel hayatını teşhir etmezdi.
Analarımız, ninelerimiz edep ve mahremiyet konusunda son derece hassastı. Giyim kuşamda ölçü vardı. Konuşmada ölçü vardı. Davranışta ölçü vardı. Çocukların yanında konuşulmayacak konular vardı. Evde yaşanan her şey sokağa taşınmazdı.
Bugün ise mahremiyet giderek teşhire dönüşüyor. İnsanlar özel hayatlarını milyonların önüne seriyor. Beden, reklâmın ve tüketimin bir parçasına dönüştürülüyor. Cinsellik, eğlence sektörünün ve dijital kültürün en güçlü araçlarından biri hâline getiriliyor.
Ve bütün bunların karşısına çıkanlara aynı kelime söyleniyor: “Özgürlük!” Hayır! Özgürlük, sınırsızlık değildir. Özgürlük, sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Özgürlük, çocukların korunma hakkını yok saymaz. Özgürlük, aile mahremiyetini değersizleştirme hakkı vermez. Özgürlük, toplumun bütün ahlâkî sınırlarını ortadan kaldırmak anlamına gelmez.
Kur'an Bize “Zinaya Yaklaşmayın” Diyor!
Kur'an'ın ahlâk anlayışını anlamak isteyenler İsrâ sûresinin 32. âyetine baksın:
“Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o hayâsızlıktır, çok kötü bir yoldur.”
Burada çok önemli bir ölçü vardır: Kur'an yalnızca son fiili değil, ona götüren yolları da dikkate alır.
Nûr sûresinde ise önce erkeklere, ardından kadınlara gözlerini haramdan sakınmaları ve iffetlerini korumaları emredilir.
Diyanet'in Kur'an Yolu tefsiri de bu âyetler bağlamında iffetin ve ailenin korunmasını; bakış, mahremiyet ve cinsel arzuyu tahrik eden davranışlara ilişkin sınırlarla birlikte ele almaktadır.
Demek ki İslâm'ın ahlâk anlayışı: “Son noktaya gelince dur!” demiyor. Daha baştan insanı koruyacak bir hayat düzeni oluşturuyor.
Lut Kavminin Kıssası Bir İbrettir!
Kur'an, Hz. Lût'un kavmini ve onların cinsel ahlâk alanındaki taşkınlıklarını bize boşuna anlatmıyor. A‘râf sûresinin 80-81. âyetlerinde bu olay açıkça zikrediliyor.
Bu kıssayı bugünün insanlarına hakaret etmek için kullanamayız. Ama kıssanın verdiği ahlâkî ibreti de görmezden gelemeyiz.
Çünkü Kur'an kıssaları yalnızca geçmişi anlatmaz. İnsana kendisini sorgulatır. Bize şunu düşündürür: Bir toplum ahlâkî sınırlarını kaybederse ne olur? Hayâ değersizleşirse ne olur? İffet küçümsenirse ne olur? Aile zayıflarsa ne olur? Yanlış, sürekli tekrar edilerek normal hâle getirilirse ne olur?
Bunları konuşmak zorundayız.
LGBT Tartışmasında Da Doğru Yerden Konuşalım!
Burada da açık ve dürüst olmalıyız. İslâm'ın cinsel ahlâk anlayışını savunmak başka insanların onurunu çiğnemek değildir. Bir insanı aşağılamak, hakaret etmek veya şiddeti meşrulaştırmak kabul edilemez. Aynı zamanda bizim dînî ve ahlâkî ölçülerimizi savunmamız da engellenemez. Ancak bilimsel gerçekleri de çarpıtmayalım: Eşcinsel yönelim tek başına bir ruhsal hastalık olarak kabul edilmemektedir. Dünya Sağlık Örgütü, cinsel yönelimin tek başına bozukluk olarak değerlendirilmemesi gerektiğini açıkça belirtmektedir. O hâlde tartışmayı bilim dışı ithamlarla değil; ahlâk, din, hukuk, aile, çocukların korunması ve eğitim üzerinden yapalım. Bizim itirazımız insanlara düşmanlık değil; kendi inancımızın aile ve cinsel ahlâk anlayışını savunmaktır.
Asıl Tehlike: Yanlışın Normalleşmesi!
Bir toplum bir gecede değişmez. Önce küçük bir sınır aşılır. Sonra insanlar alışır. Bir süre sonra o sınır normal kabul edilir. Sonra daha büyük bir sınır aşılır. O da normalleştirilir. Derken dün utanılan şey bugün sıradanlaşır.
Bugün: “Bunda ne var?” denilen şey, yarın çocuklarımızın zihninde: “Zaten herkes böyle yapıyor.” hâline gelebilir. İşte tehlike tam da budur. Çünkü ahlâkî çöküş yalnızca yanlış davranışların çoğalması değildir. Yanlışa karşı duyulan rahatsızlığın ortadan kalkmasıdır.
Çocuklarımızın Odasına Kim Giriyor?
Eskiden çocuğumuzun arkadaşını bilirdik. Mahallesini bilirdik. Gittiği yeri bilirdik. Bugün ise çocuğumuzun cebinde bütün dünya var. Telefonun ekranından; reklâmlar, videolar, sosyal medya akımları, cinsel içerikler, şiddet görüntüleri, sınırsız tüketim ve teşhir kültürü evimizin içine kadar girebiliyor. Anne-baba fark etmese bile çocuk bunlarla karşılaşabiliyor.
İşte bu nedenle artık: “Benim çocuğum öyle şeylere bakmaz.” demek yeterli değildir. Çocuğu korumak için bilinç gerekir. Eğitim gerekir. Dijital okuryazarlık gerekir. Ebeveyn denetimi gerekir. Ve en önemlisi: Çocukla iletişim gerekir.
Biz Çocuklarımıza Ne Öğrettik?
Belki de en acı soru budur. Çocuklarımıza sınav kazandırmayı öğrettik. Ama her zaman hayatı öğretmedik. Telefon verdik. Ama her zaman ölçü vermedik. İnternet verdik. Ama her zaman filtreleme bilinci vermedik. Özgürlük verdik. Ama her zaman sorumluluk vermedik.
Sonra çocuklarımız başka yerlerden öğrendi. Ve şaşırdık: “Bizim çocuk neden böyle oldu?”
Çünkü çocuklar sözlerden çok davranışları öğrenir. Anne-baba sürekli ekran başındaysa çocuk ekranı bırakmaz. Anne-baba mahremiyet konusunda hassas değilse çocuk mahremiyetin anlamını öğrenemez. Anne-baba birbirine saygı göstermiyorsa çocuk saygıyı kitaptan öğrenemez. Ahlâk önce evde yaşanır.
Artık Siyasetçilere De Soruyoruz:
Aile diyorsunuz. Peki aileyi nasıl koruyacaksınız? Gençlik diyorsunuz. Peki gençliği hangi kültürün insafına bırakacaksınız? Çocuk diyorsunuz. Peki çocukları dijital dünyanın zararlı içeriklerinden nasıl koruyacaksınız? Millî ve manevî değerler diyorsunuz. Peki bunları günlük hayatın içinde nasıl güçlendireceksiniz?
Artık sadece seçim meydanlarında güzel cümleler duymak istemiyoruz. Somut adım istiyoruz! Çocuk güvenliği konusunda daha etkili politikalar istiyoruz. Dijital platformlarda yaşa uygun içerik denetiminin güçlendirilmesini istiyoruz. Aileyi ekonomik olduğu kadar sosyal ve kültürel açıdan da güçlendiren politikalar istiyoruz. Eğitimde ahlâk, mahremiyet, sorumluluk ve dijital medya okuryazarlığının güçlendirilmesini istiyoruz.
Diyanet'e Çağrı!
Gençlere yalnızca geçmişi anlatmayın. Bugünlerini de anlayın. Onların karşılaştığı soruları konuşun. Sosyal medyayı konuşun. Pornografiyi konuşun. Dijital bağımlılığı konuşun. Aileyi konuşun. Mahremiyeti konuşun. İffeti konuşun. Gençlerin karşı karşıya kaldığı ahlâkî sorunlara Kur'an ve sünnet ışığında anlaşılır cevaplar verin. Çünkü gençlere ulaşamazsak, gençler başka kaynaklara yönelecektir.
STK'lara Çağrı!
Sadece sosyal medyada tepki göstermeyin. Sahaya inin! Aile eğitimleri düzenleyin. Gençlik merkezleri kurun. Spor ve kültür faaliyetlerini artırın. Anne-babalara dijital ebeveynlik eğitimi verin. Gençlerin sorularını dinleyin. Onlara sadece: “Bunu yapma!” demeyin. Şunu söyleyin: “Gel, daha güzelini birlikte yapalım.”
Anne-Babalara Çağrı!
Çocuğunuzun telefonunu kontrol etmekten önce kalbine ulaşın. Onunla konuşun. Onu dinleyin. Sorularından utanmayın. Yanlış bir bilgiyle karşılaştığında sizi tercih edebileceği bir güven ortamı oluşturun. Ve en önemlisi: Kendiniz örnek olun! Çocuğunuzun elinden telefonu alıp kendi elinizde saatlerce telefon tutmayın. Çocuğunuza mahremiyeti anlatıp kendi özel hayatınızı sosyal medyada teşhir etmeyin. Çocuğunuza edebi anlatırken kendi söz ve davranışlarınıza dikkat edin. Çünkü: Çocuklar nasihatten çok örneği takip eder.
Bu Mesele Sadece Kadının Kıyafeti Değildir!
Bunu özellikle söylemek gerekiyor. Ahlâkî erozyonu yalnızca kadının kıyafetine indirgemek büyük bir yanlıştır. Erkeğin bakışı da vardır. Erkeğin iffeti de vardır. Erkeğin sorumluluğu da vardır. Kur'an önce erkeklere gözlerini haramdan sakınmalarını ve iffetlerini korumalarını emreder; ardından kadınlara da aynı temel sorumluluğu yükler.
Dolayısıyla mesele: “Kadın ne giydi?” sorusundan ibaret değildir. Mesele: “Biz hep birlikte nasıl daha edepli, daha iffetli, daha sorumlu bir toplum olacağız?” sorusudur.
Çağrımız Açıktır!
• Devlete: Çocuklarımızı koruyun!
• Eğitimcilere: Gençlerimizi bilinçlendirin!
• Diyanet'e: Gençlerin dilinden konuşun!
• STK'lara: Sahaya inin!
• Medya kuruluşlarına: Çocukların geleceğini reytinge feda etmeyin!
• Sosyal medya şirketlerine: Çocuk güvenliğini kârın önüne koyun!
• Anne-babalara: Çocuklarınıza sahip çıkın!
• Gençlere: Sizi değersizleştiren hiçbir akımın peşinden körü körüne gitmeyin!
Ve bütün topluma: Değerlerimizi korumaktan utanmayın!
Son Söz
Biz çağın gerisinde kalmak istemiyoruz. Teknolojiye karşı değiliz. Bilime karşı değiliz. Dünyaya kapalı değiliz. Ama modernleşmek adına kendi ahlâkımızdan utanmak zorunda da değiliz.
Çocuklarımızı korumak gericilik değildir. Aileyi savunmak gericilik değildir. Mahremiyeti savunmak gericilik değildir. İffeti savunmak gericilik değildir. Hayâyı savunmak gericilik değildir. Bunlar bizim inancımızın, kültürümüzün ve insan anlayışımızın parçalarıdır.
Bugün hâlâ vaktimiz var. Aileyi güçlendirebiliriz. Gençliği yeniden kazanabiliriz. Çocuklarımızı koruyabiliriz. Edebi yeniden öğretebiliriz. Hayâyı yeniden yüceltebiliriz. Ama bunun için artık seyirci kalmamalıyız.
Çünkü toplumlar bir günde çökmez. Değerler aşınır. Yanlış normalleşir. Utanma duygusu zayıflar. Aile yara alır. Kimlik silikleşir. Ve bir gün insan, kaybettiği şeyin ne olduğunu bile anlayamaz. İşte asıl felaket budur.
Şimdi soruyorum: Biz nasıl bu hâle geldik? Çocuklarımızı kim eğitiyor? Gençlerimizin rol modeli kim? Ailelerimizi kim koruyacak? Değerlerimizi kim savunacak?
Cevap bellidir: Hepimiz!
Çünkü bu mesele bir partinin meselesi değildir. Bir hükümetin meselesi değildir. Bir muhalefetin meselesi değildir. Bir kurumun meselesi değildir. Bu, toplumun tamamının meselesidir.
Öyleyse artık söz değil, icraat! Artık şikâyet değil, sorumluluk! Artık suçlama değil, çözüm! Artık seyircilik değil, mücadele!
Devlet harekete geçmeli. Kurumlar harekete geçmeli. STK'lar harekete geçmeli. Aileler harekete geçmeli. Ve biz harekete geçmeliyiz!
Çünkü: Bir millet toprağını kaybederse yeniden kazanabilir. Ama değerlerini kaybederse, kimliğini yeniden bulması çok daha zordur.
Çocuklarımızın geleceği için... Ailelerimizin geleceği için... İnancımız, kültürümüz ve kimliğimiz için... Artık uyanma zamanıdır!
Mithat Güdü
Emekli İmam Hatip / Gazeteci - Yazar
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
