Önder GÜZELARSLAN
Köşe Yazarı
Önder GÜZELARSLAN
 

ÇETİN VE ZORLU COĞRAFİ ŞARTLARA SAHİP HAKKÂRİ İZLENİMLERİM

ÇETİN VE ZORLU COĞRAFİ ŞARTLARA SAHİP HAKKÂRİ İZLENİMLERİM Hakkâri, ülkemizin en doğusunda, İran ve Irak’a sınır olan kadim şehirlerimizden biri… Coğrafi konumu itibarıyla dağlık ve engebeli bir arazi üzerine kurulmuş olan bu şehir; benzersiz tabii güzellikleri, sert ama büyüleyici coğrafyası ve zengin kültürel dokusuyla görülmeyi fazlasıyla hak ediyor. Özellikle Zap Nehri ve Zap Vadisi, insanı kendisine hayran bırakan eşsiz bir manzara sunuyor. Bundan dört yıl önce de Hakkâri’yi ziyaret etmiştim. Ancak o ziyaretim yalnızca il merkeziyle sınırlı kalmıştı. Bu kez ise Yüksekova, Çukurca ve Esendere Gümrük Kapısı gibi farklı noktaları da görme imkânı buldum. İstanbul’dan Türk Hava Yolları’nın tarifeli uçuşuyla Van’a geldim. Yüksekova Havalimanı tadilatta olduğu için mecburen Van’a uçuş gerçekleştirdim. Van Havalimanı’nda Hakkârili ve Yüksekovalı dostlarımız bizi karşıladı. Önce güzel bir Van kahvaltısı yaptık. Ardından birkaç ziyaret gerçekleştirdikten sonra Yüksekova’ya doğru hareket ettik. Van ile Yüksekova arası yaklaşık iki saatlik bir yolculuk. Van’ın Başkale ilçesinden sonra, Havil Dağları’ndan doğan ve Türkiye’nin en hızlı akan nehri olma özelliği taşıyan Zap Nehri yol boyunca bize eşlik etti. Yeni Köprü mevkiine geldiğimizde Yüksekova istikametine döndük ve Başkale’den beri bizimle yol alan Zap Nehri’nden ayrıldık. Bu kez ise Yüksekova’dan doğup gelen Nehil Nehri bize eşlik etmeye başladı. Kıvrımlı yolları aşarak Yüksekova’ya ulaştık. Konaklayacağımız otele geçip dinlenmeye çekildim. Ertesi gün il merkezine doğru hareket ettik. Gece ilçeye geldiğimiz için çevreyi gündüz gözüyle görememiştim. Yola çıktığımızda Yüksekova’nın dağlarla çevrili, yaklaşık 2 bin rakımlı bir yer olduğunu daha iyi fark ettim. Dağların zirveleri beyaz örtüyle kaplıydı. Kar, ilçeye biraz soğuğunu yansıtsa da ortaya kartpostallık görüntüler çıkarıyordu. Nehil Nehri boyunca uzanan çift şeritli yoldan, tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış Hakkâri il merkezine doğru yol alıyorduk. Yol boyunca sağlı sollu, Doğu’nun muzu olarak bilinen “ışkın” satıcılarına rastladık. Halk arasında ışkın, uşkun, uçkun ya da ışgın olarak da bilinen bu bitki, yüksek besin değerine sahip. Yol boyunca yemek için bir demet ışkın aldık. Latince adı “Rheum ribes L.” olan ışkın otu; kaya çıkıntılarında yetişen çok yıllık otsu bir bitki. “Dağ muzu” ya da “yayla muzu” olarak da biliniyor. Türkiye’nin özellikle Doğu Anadolu Bölgesi’nde 1000 ila 4000 metre yükseklikte yetişiyor. Boyu 40 ile 150 santimetre arasında değişiyor. Satın aldığımız kişiler, bu bitkiyi son derece zorlu şartlarda topladıklarını anlattılar. Yol boyunca ışkın satan çocuklara da rastladık. Okul harçlıklarını çıkarmaya çalıştıklarını söylediler. Yeni Köprü mevkiine geldiğimizde tünelden geçerek Van’dan gelen Hakkâri yoluna bağlandık. Bu arada Yüksekova ile Yeni Köprü arasında bölünmüş yol çalışmaları devam ediyor. Çalışmalara bizzat şahitlik ettim. Van’dan gelen yol bölünmüş yol standardında. Yüksekova’dan beri bize eşlik eden Nehil Nehri, Yeni Köprü mevkiinde Zap Nehri ile birleşiyor. Bundan sonra yol boyunca Zap Nehri bize eşlik etmeye başladı. Hakkâri’ye yaklaşık 30 kilometre kala yol birden sona erdi. Sebebi ise birkaç ay önce meydana gelen büyük heyelan… Heyelan nedeniyle yol kapanmış, tabii bir baraj oluşmuş ve Zap Nehri yolu adeta yutmuştu. Bir süre valilik tarafından açılan alternatif yoldan ilerledik. Daha sonra askeri birliklerin inşa ettiği demir köprüden geçerek yeniden bölünmüş yola bağlandık ve Zap Nehri solumuzda kalacak şekilde Hakkâri’ye doğru devam ettik. Depin mevkii, manzarasıyla gerçekten büyüleyici bir yerdi. Dinlenme tesislerinin bulunduğu bu noktayı geçtikten kısa süre sonra il merkezine ulaştık. İlk olarak soluğu valilikte aldık. Birkaç ay önce göreve başlayan, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden okul arkadaşım olan Vali İbrahim Taşyapan’a hayırlı olsun ziyaretinde bulunduk. Ardından yine aynı fakülteden arkadaşım olan İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Orçun Cüneyt Zor’u ziyaret ettik. Çok geç olmadan yeniden Yüksekova’ya döndük. Çarşamba gününü Yüksekova’da geçirdik. İlçe Kaymakamı Mustafa Akın’ı ziyaret ettikten sonra İran sınırındaki Esendere’ye geçtik. Burada görev yapan jandarma uzman çavuşlarla sohbet ettik. Benim için hoş bir sürpriz de burada yaşandı. Manisalı, Salihlili ve Somalı iki uzman çavuşla karşılaştık. Bir anda sarmaş dolaş olduk. Yine Esendere Gümrüğü’nde çalışan bir başka Somalı hemşehrimizle de karşılaştık. Gümrük müdürümüzle tanışıp bölge hakkında bilgi aldık. İran’dan gelenlerle de sohbet ettim. Türkiye’ye alışveriş için geldiklerini söylediler. Savaş nedeniyle giriş çıkışların azaldığını ancak ticari hareketliliğin hâlâ devam ettiğini öğrendim. Karşılıklı vize olmaması nedeniyle tıpkı Kapıkule’de olduğu gibi burada da ciddi bir ticaret hareketliliği oluşmuş. İran’dan gelen bazı kişilere fiyatları sordum. “Şimdilik Türkiye daha ucuz” cevabını verdiler. Savaş öncesinde bölgenin çok daha hareketli olduğunu, hem İran’dan hem Türkiye’den günübirlik geçişlerin yoğun şekilde yapıldığını öğrendim. Perşembe günü yönümüzü Çukurca’ya çevirdik. Bir zamanlar gitmesi hayal gibi görülen Çukurca, aslında turizm açısından son derece kıymetli bir yer. Yolculuktan önce bölge hakkında araştırma yaptım. Ayrıca valilik ziyaretinde rafta gördüğüm, 2004 yıllarında Çukurca Kaymakamlığı yapmış olan Ünal Çoşkun’un kaleme aldığı “Sınırdaki Cumhuriyet” kitabını bir günde okuyarak ilçenin geçmişte yaşadığı zorlukları daha iyi anlamaya çalıştım. Bu kitabı bölgeyi tanımak adına herkesin okuması gerektiğini düşünüyorum. Bir zamanlar terörle anılan Çukurca, bugün yerli turistlerin ziyaret ettiği huzurlu bir ilçeye dönüşmüş durumda. Sabah erken saatlerde yola koyulduk. Çukurca’ya, Depin’den sonra Zap Nehri boyunca kıvrılarak ilerleyen çetin yollar üzerinden ulaşılıyor. İlçeye yaklaştıkça tabiatın güzelliği daha da artıyor. Bazı dağlar adeta kalemle çizilmiş gibi görünüyordu. Zap Nehri son derece hırçın akıyordu. Bazı noktalarda nehir yatağı daralıyor ve akış şelaleyi andıracak kadar sertleşiyordu. Yol boyunca Doğanlı, Taşbaşı, Geçimli ve Narlı köylerinden geçtik. Taşbaşı Köyü’nde dağlardaki devasa kayalar insanın üzerine gelecekmiş hissi uyandırıyordu. Narlı Köyü Kaynaklı Mezrası’nda menengiç ağaçlarının aşılanmasına yönelik bir proje gördüm ve çok sevindim. Yol boyunca korucuların nöbet tuttuğu küçük kurşun geçirmez taş kulübeler dikkat çekiyordu. Çukurca’ya yaklaştıkça doğa daha da güzelleşiyor. Yeşilin her tonunu görmek mümkün. Yol boyunca mini şelaleleri andıran sular coşkuyla akarak Zap Nehri’ne karışıyordu. Nihayet Urartu Medeniyeti’nin ilk yerleşim alanlarından biri olarak bilinen Çukurca’ya ulaştık. Abbasiler döneminde “mir” olarak anılan bu bölge, Türkiye-Irak sınırına oldukça yakın bir konumda. Kürtçede ilçeye “Çele” deniliyor. Rakımının çok yüksek olmaması nedeniyle kışları görece ılıman geçiyor. Baharla birlikte beyaz örtünün yerini yemyeşil doğa alıyor. İlçenin toprakları oldukça verimli. Başta incir ve nar olmak üzere birçok meyve yetişiyor. Çukurca’nın en meşhur ürünü ise yüzde yüz yerli tahin. Burada üretilen tahin yalnızca Türkiye’de değil, dünyada da büyük ilgi görüyor. İlçeye ulaştığımızda ilk olarak taş mimarili Zap Lokantası’nda yemek yedik. Menü tamamen yöresel lezzetlerden oluşuyordu. “Devin” adı verilen otlarla ve pirinçle yapılan ayran çorbasını çok beğendim. Ardından yörede “tırşık” denilen içli köfteyi tattık. Kemik suyuyla servis edilen sumak ekşili tırşık gerçekten son derece lezzetliydi. Yaprak sarma ise ayrı bir lezzetti. Lokantada İstanbul başta olmak üzere Türkiye’nin farklı şehirlerinden gelen turistlerle karşılaştık. Tarihi, kültürel ve doğal güzellikleriyle Çukurca artık dikkat çeken bir turizm merkezi hâline gelmiş durumda. Yemekten sonra önce İlçe Kaymakamı Emre Cebeci’yi, ardından Belediye Başkanı Nazmi Demir’i ziyaret ettik. Daha sonra restore edilen, Ermenilerden kalma 700-800 yıllık taş evleri gezdik. Restore edilen evlerden biri bugün kütüphane, misafirhane ve kafe olarak kullanılıyor. Dağın yamacına kurulu bu taş yapılar gerçekten görülmeye değer. Çukurca beni derinden etkiledi. Sadece doğal güzellikleriyle değil, binlerce yıllık tarihi ve kültürel birikimiyle de mutlaka görülmesi gereken bir yer. Terörün gölgesinden çıkıp huzura kavuşan halkın yüzündeki tebessüm ise her şeyden daha kıymetliydi. İlçede bulunan mineralli termal suların sağlık turizmi açısından da son derece önemli olduğunu öğrendim. Çukurca dönüşünde Depin’de yediğimiz ızgara alabalığın lezzeti ise gerçekten tarifsizdi. Hakkâri’nin eşsiz doğal güzelliklerinden biri olan Cilo Dağları; trekking, kamp ve doğa yürüyüşü yapmak isteyenler için adeta bir cennet. Pers, Roma ve Osmanlı dönemlerinden izler taşıyan Hakkâri Kalesi de mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri. Zaman darlığı nedeniyle gidemedğimiz Zernek Şelalesi’nin de bölgenin önemli doğal güzelliklerinden biri olduğunu öğrendim. Yöresel yemekleriyle, kültürel zenginliğiyle ve eşsiz doğasıyla Hakkâri gerçekten Doğu’nun parlayan yıldızlarından biri. Özellikle Yüksekova’nın gelecekte çok daha önemli bir merkez hâline geleceğine inanıyorum. Ülkemizin güzellikleri gerçekten dünyanın birçok yerini kıskandıracak kadar etkileyici. Beş gün boyunca Hakkâri’de bizi misafir eden Azer Atak, Dilgeş Atak ve ailelerine gönülden teşekkür ederim. Ayrıca bizleri makamlarında ağırlayan Valimiz İbrahim Taşyapan’a, ilçe kaymakamlarına ve Çukurca Belediye Başkanı Nazmi Demir’e gösterdikleri misafirperverlik için şükranlarımı sunuyorum. Önder Güzelarslan
Ekleme Tarihi: 18 Mayıs 2026 -Pazartesi

ÇETİN VE ZORLU COĞRAFİ ŞARTLARA SAHİP HAKKÂRİ İZLENİMLERİM

ÇETİN VE ZORLU COĞRAFİ ŞARTLARA SAHİP HAKKÂRİ İZLENİMLERİM Hakkâri, ülkemizin en doğusunda, İran ve Irak’a sınır olan kadim şehirlerimizden biri… Coğrafi konumu itibarıyla dağlık ve engebeli bir arazi üzerine kurulmuş olan bu şehir; benzersiz tabii güzellikleri, sert ama büyüleyici coğrafyası ve zengin kültürel dokusuyla görülmeyi fazlasıyla hak ediyor. Özellikle Zap Nehri ve Zap Vadisi, insanı kendisine hayran bırakan eşsiz bir manzara sunuyor. Bundan dört yıl önce de Hakkâri’yi ziyaret etmiştim. Ancak o ziyaretim yalnızca il merkeziyle sınırlı kalmıştı. Bu kez ise Yüksekova, Çukurca ve Esendere Gümrük Kapısı gibi farklı noktaları da görme imkânı buldum. İstanbul’dan Türk Hava Yolları’nın tarifeli uçuşuyla Van’a geldim. Yüksekova Havalimanı tadilatta olduğu için mecburen Van’a uçuş gerçekleştirdim. Van Havalimanı’nda Hakkârili ve Yüksekovalı dostlarımız bizi karşıladı. Önce güzel bir Van kahvaltısı yaptık. Ardından birkaç ziyaret gerçekleştirdikten sonra Yüksekova’ya doğru hareket ettik. Van ile Yüksekova arası yaklaşık iki saatlik bir yolculuk. Van’ın Başkale ilçesinden sonra, Havil Dağları’ndan doğan ve Türkiye’nin en hızlı akan nehri olma özelliği taşıyan Zap Nehri yol boyunca bize eşlik etti. Yeni Köprü mevkiine geldiğimizde Yüksekova istikametine döndük ve Başkale’den beri bizimle yol alan Zap Nehri’nden ayrıldık. Bu kez ise Yüksekova’dan doğup gelen Nehil Nehri bize eşlik etmeye başladı. Kıvrımlı yolları aşarak Yüksekova’ya ulaştık. Konaklayacağımız otele geçip dinlenmeye çekildim. Ertesi gün il merkezine doğru hareket ettik. Gece ilçeye geldiğimiz için çevreyi gündüz gözüyle görememiştim. Yola çıktığımızda Yüksekova’nın dağlarla çevrili, yaklaşık 2 bin rakımlı bir yer olduğunu daha iyi fark ettim. Dağların zirveleri beyaz örtüyle kaplıydı. Kar, ilçeye biraz soğuğunu yansıtsa da ortaya kartpostallık görüntüler çıkarıyordu. Nehil Nehri boyunca uzanan çift şeritli yoldan, tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış Hakkâri il merkezine doğru yol alıyorduk. Yol boyunca sağlı sollu, Doğu’nun muzu olarak bilinen “ışkın” satıcılarına rastladık. Halk arasında ışkın, uşkun, uçkun ya da ışgın olarak da bilinen bu bitki, yüksek besin değerine sahip. Yol boyunca yemek için bir demet ışkın aldık. Latince adı “Rheum ribes L.” olan ışkın otu; kaya çıkıntılarında yetişen çok yıllık otsu bir bitki. “Dağ muzu” ya da “yayla muzu” olarak da biliniyor. Türkiye’nin özellikle Doğu Anadolu Bölgesi’nde 1000 ila 4000 metre yükseklikte yetişiyor. Boyu 40 ile 150 santimetre arasında değişiyor. Satın aldığımız kişiler, bu bitkiyi son derece zorlu şartlarda topladıklarını anlattılar. Yol boyunca ışkın satan çocuklara da rastladık. Okul harçlıklarını çıkarmaya çalıştıklarını söylediler. Yeni Köprü mevkiine geldiğimizde tünelden geçerek Van’dan gelen Hakkâri yoluna bağlandık. Bu arada Yüksekova ile Yeni Köprü arasında bölünmüş yol çalışmaları devam ediyor. Çalışmalara bizzat şahitlik ettim. Van’dan gelen yol bölünmüş yol standardında. Yüksekova’dan beri bize eşlik eden Nehil Nehri, Yeni Köprü mevkiinde Zap Nehri ile birleşiyor. Bundan sonra yol boyunca Zap Nehri bize eşlik etmeye başladı. Hakkâri’ye yaklaşık 30 kilometre kala yol birden sona erdi. Sebebi ise birkaç ay önce meydana gelen büyük heyelan… Heyelan nedeniyle yol kapanmış, tabii bir baraj oluşmuş ve Zap Nehri yolu adeta yutmuştu. Bir süre valilik tarafından açılan alternatif yoldan ilerledik. Daha sonra askeri birliklerin inşa ettiği demir köprüden geçerek yeniden bölünmüş yola bağlandık ve Zap Nehri solumuzda kalacak şekilde Hakkâri’ye doğru devam ettik. Depin mevkii, manzarasıyla gerçekten büyüleyici bir yerdi. Dinlenme tesislerinin bulunduğu bu noktayı geçtikten kısa süre sonra il merkezine ulaştık. İlk olarak soluğu valilikte aldık. Birkaç ay önce göreve başlayan, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden okul arkadaşım olan Vali İbrahim Taşyapan’a hayırlı olsun ziyaretinde bulunduk. Ardından yine aynı fakülteden arkadaşım olan İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Orçun Cüneyt Zor’u ziyaret ettik. Çok geç olmadan yeniden Yüksekova’ya döndük. Çarşamba gününü Yüksekova’da geçirdik. İlçe Kaymakamı Mustafa Akın’ı ziyaret ettikten sonra İran sınırındaki Esendere’ye geçtik. Burada görev yapan jandarma uzman çavuşlarla sohbet ettik. Benim için hoş bir sürpriz de burada yaşandı. Manisalı, Salihlili ve Somalı iki uzman çavuşla karşılaştık. Bir anda sarmaş dolaş olduk. Yine Esendere Gümrüğü’nde çalışan bir başka Somalı hemşehrimizle de karşılaştık. Gümrük müdürümüzle tanışıp bölge hakkında bilgi aldık. İran’dan gelenlerle de sohbet ettim. Türkiye’ye alışveriş için geldiklerini söylediler. Savaş nedeniyle giriş çıkışların azaldığını ancak ticari hareketliliğin hâlâ devam ettiğini öğrendim. Karşılıklı vize olmaması nedeniyle tıpkı Kapıkule’de olduğu gibi burada da ciddi bir ticaret hareketliliği oluşmuş. İran’dan gelen bazı kişilere fiyatları sordum. “Şimdilik Türkiye daha ucuz” cevabını verdiler. Savaş öncesinde bölgenin çok daha hareketli olduğunu, hem İran’dan hem Türkiye’den günübirlik geçişlerin yoğun şekilde yapıldığını öğrendim. Perşembe günü yönümüzü Çukurca’ya çevirdik. Bir zamanlar gitmesi hayal gibi görülen Çukurca, aslında turizm açısından son derece kıymetli bir yer. Yolculuktan önce bölge hakkında araştırma yaptım. Ayrıca valilik ziyaretinde rafta gördüğüm, 2004 yıllarında Çukurca Kaymakamlığı yapmış olan Ünal Çoşkun’un kaleme aldığı “Sınırdaki Cumhuriyet” kitabını bir günde okuyarak ilçenin geçmişte yaşadığı zorlukları daha iyi anlamaya çalıştım. Bu kitabı bölgeyi tanımak adına herkesin okuması gerektiğini düşünüyorum. Bir zamanlar terörle anılan Çukurca, bugün yerli turistlerin ziyaret ettiği huzurlu bir ilçeye dönüşmüş durumda. Sabah erken saatlerde yola koyulduk. Çukurca’ya, Depin’den sonra Zap Nehri boyunca kıvrılarak ilerleyen çetin yollar üzerinden ulaşılıyor. İlçeye yaklaştıkça tabiatın güzelliği daha da artıyor. Bazı dağlar adeta kalemle çizilmiş gibi görünüyordu. Zap Nehri son derece hırçın akıyordu. Bazı noktalarda nehir yatağı daralıyor ve akış şelaleyi andıracak kadar sertleşiyordu. Yol boyunca Doğanlı, Taşbaşı, Geçimli ve Narlı köylerinden geçtik. Taşbaşı Köyü’nde dağlardaki devasa kayalar insanın üzerine gelecekmiş hissi uyandırıyordu. Narlı Köyü Kaynaklı Mezrası’nda menengiç ağaçlarının aşılanmasına yönelik bir proje gördüm ve çok sevindim. Yol boyunca korucuların nöbet tuttuğu küçük kurşun geçirmez taş kulübeler dikkat çekiyordu. Çukurca’ya yaklaştıkça doğa daha da güzelleşiyor. Yeşilin her tonunu görmek mümkün. Yol boyunca mini şelaleleri andıran sular coşkuyla akarak Zap Nehri’ne karışıyordu. Nihayet Urartu Medeniyeti’nin ilk yerleşim alanlarından biri olarak bilinen Çukurca’ya ulaştık. Abbasiler döneminde “mir” olarak anılan bu bölge, Türkiye-Irak sınırına oldukça yakın bir konumda. Kürtçede ilçeye “Çele” deniliyor. Rakımının çok yüksek olmaması nedeniyle kışları görece ılıman geçiyor. Baharla birlikte beyaz örtünün yerini yemyeşil doğa alıyor. İlçenin toprakları oldukça verimli. Başta incir ve nar olmak üzere birçok meyve yetişiyor. Çukurca’nın en meşhur ürünü ise yüzde yüz yerli tahin. Burada üretilen tahin yalnızca Türkiye’de değil, dünyada da büyük ilgi görüyor. İlçeye ulaştığımızda ilk olarak taş mimarili Zap Lokantası’nda yemek yedik. Menü tamamen yöresel lezzetlerden oluşuyordu. “Devin” adı verilen otlarla ve pirinçle yapılan ayran çorbasını çok beğendim. Ardından yörede “tırşık” denilen içli köfteyi tattık. Kemik suyuyla servis edilen sumak ekşili tırşık gerçekten son derece lezzetliydi. Yaprak sarma ise ayrı bir lezzetti. Lokantada İstanbul başta olmak üzere Türkiye’nin farklı şehirlerinden gelen turistlerle karşılaştık. Tarihi, kültürel ve doğal güzellikleriyle Çukurca artık dikkat çeken bir turizm merkezi hâline gelmiş durumda. Yemekten sonra önce İlçe Kaymakamı Emre Cebeci’yi, ardından Belediye Başkanı Nazmi Demir’i ziyaret ettik. Daha sonra restore edilen, Ermenilerden kalma 700-800 yıllık taş evleri gezdik. Restore edilen evlerden biri bugün kütüphane, misafirhane ve kafe olarak kullanılıyor. Dağın yamacına kurulu bu taş yapılar gerçekten görülmeye değer. Çukurca beni derinden etkiledi. Sadece doğal güzellikleriyle değil, binlerce yıllık tarihi ve kültürel birikimiyle de mutlaka görülmesi gereken bir yer. Terörün gölgesinden çıkıp huzura kavuşan halkın yüzündeki tebessüm ise her şeyden daha kıymetliydi. İlçede bulunan mineralli termal suların sağlık turizmi açısından da son derece önemli olduğunu öğrendim. Çukurca dönüşünde Depin’de yediğimiz ızgara alabalığın lezzeti ise gerçekten tarifsizdi. Hakkâri’nin eşsiz doğal güzelliklerinden biri olan Cilo Dağları; trekking, kamp ve doğa yürüyüşü yapmak isteyenler için adeta bir cennet. Pers, Roma ve Osmanlı dönemlerinden izler taşıyan Hakkâri Kalesi de mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri. Zaman darlığı nedeniyle gidemedğimiz Zernek Şelalesi’nin de bölgenin önemli doğal güzelliklerinden biri olduğunu öğrendim. Yöresel yemekleriyle, kültürel zenginliğiyle ve eşsiz doğasıyla Hakkâri gerçekten Doğu’nun parlayan yıldızlarından biri. Özellikle Yüksekova’nın gelecekte çok daha önemli bir merkez hâline geleceğine inanıyorum. Ülkemizin güzellikleri gerçekten dünyanın birçok yerini kıskandıracak kadar etkileyici. Beş gün boyunca Hakkâri’de bizi misafir eden Azer Atak, Dilgeş Atak ve ailelerine gönülden teşekkür ederim. Ayrıca bizleri makamlarında ağırlayan Valimiz İbrahim Taşyapan’a, ilçe kaymakamlarına ve Çukurca Belediye Başkanı Nazmi Demir’e gösterdikleri misafirperverlik için şükranlarımı sunuyorum. Önder Güzelarslan
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haber111.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.