Bir önceki yazımızda, yakın tarihimizde yaşanan dinî baskıların milletimizin gönlünde açtığı yaralardan ve bu yaraların yıllar boyunca nasıl derin bir özleme dönüştüğünden bahsetmiştik.
Aslında milletimizin istediği tek şey, inanç ve düşüncesi yüzünden kendisini idare edenler tarafından yapılan baskılardan kurtulmak ve dinî hayatını, millî ve manevî örf ve adetlerini rahatça yaşayabilmekti.
Bu millet, sadece kendi inancını yaşayabilmek, çocuklarına dinini öğretebilmek ve gelecek nesillerini millî, manevî ve ahlakî değerlerle yetiştirebilmek istiyordu.
Çünkü biliyordu ki, dinini, tarihini, örfünü ve ahlakını kaybeden bir millet, zamanla kimliğini de kaybeder.
Daha önce de bahsettiğim gibi, uzun yıllar boyunca bu yönde yaşanan baskılar, dindar insanların gönlünde derin bir hasret oluşturmuştu.
İnsanlar; çocuklarının Kur'an öğrenmesinden korkmadığı, inançlarını gizlemek zorunda kalmadığı, Allah dediği için hor görülmediği bir Türkiye özlemiyle yaşıyordu.
Demokrat Parti döneminde başlayan dinî serbestlik ortamı, milletimizin umutlarını yeşerterek bu özlemini yeniden canlandırdı.
Ezanın aslî şekliyle okunmasının yeniden serbest bırakılması, din eğitimi konusunda atılan adımlar ve dinî hayat üzerindeki baskıların azalması, toplumun geniş kesimlerinde büyük bir sevinç meydana getirdi.
Milletimiz, yıllardır özlemini çektiği manevî iklime yeniden kavuşabilmek için elinden gelen gayreti göstermeye başladı.
Camiler ve cami cemaati rahatladı.
Kur'an kursları ilgi görmeye başladı.
Dinî ve millî sahada faaliyet gösteren vakıflar, dernekler ve çeşitli hayır kuruluşları toplumdan destek gördü.
İnsanlar, evlatlarını güzel ahlaklı, imanlı, vatanını seven ve milletine faydalı bireyler olarak yetiştirmek için maddî ve manevî fedakârlık yapmaktan çekinmedi.
Çünkü bu milletin hayali, dinsiz bir nesil değil; imanlı, ahlaklı, çalışkan ve ülkesine bağlı bir gençlikti.
Ancak ne yazık ki milletimizin en büyük fazileti olan samimiyeti, zamanla en büyük zaafı hâline getirilecekti.
Milletimiz, din adına yapılan her çalışmayı iyi niyetle değerlendirdi. Din hizmeti yapıldığını söyleyenlere destek verdi.
Millî ve manevî değerlere sahip çıkmak maksadıyla eğitim faaliyetleri yürütenlere yardımcı oldu ve çocuklarını güvenerek emanet etti.
Çünkü insanlar, karşılarında bir menfaat hareketi değil; Allah rızası için çalışan, manevî bir hizmet anlayışıyla yapıldığı söylenerek ortaya konan bazı faaliyetlerin gerçekten öyle olduğunu düşünüyorlardı.
Ne var ki tarih, bize bir gerçeği defalarca olduğu gibi bir defa daha göstermiş; hain düşünce sahipleri milletimizi bir kez daha kandırmış, milletimizin samimi duygularını kötü emellerine bir kez daha alet etmişlerdir.
İnsanların en temiz duygularını istismar eden hainler, çoğu zaman içlerindeki en büyük kötülükleri gizlemeyi de başarabilmişlerdir.
İşte bizim asıl imtihanımız da burada başladı.
Milletimizin dinî, millî ve manevî hassasiyetleri, bazı karanlık yapıların güç devşirmek için kullanabileceği bir araç hâline getirildi.
Bizlerin hizmet yapıyor sandığımız bazı yapılar, bize öyle görünüyor, ama maalesef gizlice başka hesaplar yapıyordu.
Bizler; millî, manevî ve ahlakî yönden terbiye edilmiş, maddî ve manevî ilimlerle donatılmış, ülkemizi ve dünyayı kurtaracak bilgili, dindar ve güzel ahlaklı nesiller yetiştirildiğini düşünüyorduk.
Onlar ise kendi amaçları doğrultusunda kendilerine bağlı kadrolar yetiştiriyormuş.
Bizler; ülke, millet, ümmet ve insanlık yararına çalışan insanlar olduklarını sanarak ve buna saf bir samimiyetle inanarak destek veriyorduk.
Onlar ise o samimiyeti kendi çıkar ve emelleri için kullanıyormuş.
İşte "Nasıl Kandırıldık?" sorusunun cevabını ararken, önce milletimizin bu temiz niyetini, bu büyük özlemini ve dindar bir nesil yetiştirme arzusunu doğru anlamamız gerekir.
Çünkü bazen insanları aldatan şey, sadece cehalet değil; iyilik zannıyla gösterdikleri saf samimiyet olabilir.
Ve maalesef bizim hikâyemizde de en çok istismar edilen şey, milletimizin saf, pak ve tertemiz samimiyeti olmuştur.
Devam edecek...
