MİSAFİR KALEM
Köşe Yazarı
MİSAFİR KALEM
 

Beğeni Bağımlılığı ve Kusursuz Görünme Çılgınlığı: Sosyal Medya Bizi Nasıl Robotlaştırıyor?

Beğeni Bağımlılığı ve Kusursuz Görünme Çılgınlığı: Sosyal Medya Bizi Nasıl Robotlaştırıyor? Modern zamanların en büyük yanılsaması, kendi hür irademizle sabahları aynaya baktığımızı ve akşamları yine kendi arzumuzla bir ekrana dokunduğumuzu zannetmektir. Oysa insanlık, avcı toplayıcı atalarından devraldığı biyolojik mirası ile dijital çağın kusursuz algoritmaları arasında sıkışmış yeni bir varoluşsal krizin eşiğindedir. Akıllı telefonlarımızın parıltılı camına her dokunuşumuzda, aslında milyarlarca yıllık genetik evrimimiz ile modern sosyolojinin inşa ettiği o devasa gözetim kulesi karşı karşıya gelir. Bizler dijital dünyada sadece birer fotoğraf, birer video paylaştığımızı düşünürken, arka planda işleyen mekanizma insan doğasını yavaş yavaş mekanikleştirerek tek tipleşen birer robota dönüştürmektedir. Bu trajedinin ilk perdesi, doğrudan insan biyolojisinde ve nörokimyasal haritamızda açılmaktadır. Beynimiz, ilkel çağlarda hayatta kalabilmek için topluluk tarafından onaylanmayı ve kabileye ait olmayı hayati bir ödül olarak kodlamıştır. Bugün sosyal medyada aldığımız her beğeni, her dijital etkileşim, beynin ödül merkezinde bir dopamin patlamasına yol açar. İlkel insanın ormanda bulduğu bir meyveyle yaşadığı o biyolojik tatmin mekanizması, günümüzde ekrandaki mavi ya da kırmızı bir kalbe indirgenmiştir. Sorun tam olarak burada başlar: Bu yapay kimyasal döngü, bizi sürekli olarak dışarıdan onay bekleyen, kendi iç dünyasından kopmuş biyolojik otomatlar haline getirir. Akışta kalmak ve o dopamin dozunu sürekli kılmak için, sistemin bizden talep ettiği kusursuz ambalajı üretmek zorunda kalırız. Tıpkı bir fabrikadaki montaj hattı gibi, biyolojimiz de dijital girdilere göre programlanan mekanik bir dişliye dönüşür. Bu durum zamanla genetik ifadelerimizin ve algılarımızın bile sınırlarını zorlayan bir evrimsel baskıya dönüşmektedir. Epigenetik biliminin bize gösterdiği en sarsıcı gerçek, çevresel faktörlerin ve kronik psikolojik streslerin genlerimizin çalışma biçimini değiştirebildiğidir. Sürekli olarak yetersizlik hissiyle, dijital olarak filtrelenmiş ulaşılmaz beden modelleriyle karşılaşan modern insan, kronik bir anksiyete sarmalına sürüklenir. Kusursuz görünme tiranlığı altında ezilen bedenlerin maruz kaldığı bu sürekli stres, hücresel düzeyde kortizol salınımını tetiklerken, uzun vadede psikolojik savunma mekanizmalarımızı yıpratan genetik ifadelere kapı aralar. Kendi doğallığıyla yaşlanmaktan, kusurlarıyla var olmaktan korkan insanlık, laboratuvar standartlarında sterilize edilmiş yapay bir anatomi peşinde koşmaktadır. Doğal seçilimin yerini algoritmik seçilim alırken, genetik potansiyelimiz dijital ekranların estetik standartlarına göre yeniden kodlanmaktadır. Sosyolojik düzlemde ise bu durum, tüm toplumun aynı görünmeye, aynı düşünmeye ve aynı estetik kalıplara boyun eğmeye başladığı kitlesel bir panoptikona işaret eder. Sosyal medya mecraları, görünmez birer dijital gardiyan gibi makbul olan bedenin, ideal olan yaşamın sınırlarını çizer. Çizilen bu sınırların dışına taşan, kusurlarını saklamayan ya da sıradanlığını koruyan her birey, dijital kamusal alanda görünmez kılınarak cezalandırılır. Toplum, bu görünmez cezadan kaçmak adına filtrelerin, estetik müdahalelerin ve sahte mutluluk pozlarının arkasına sığınır. Sonuçta ortaya çıkan manzara, sokaklarda aynı yüz hatlarına, aynı giyim tarzlarına ve aynı yapay gülümsemelere sahip, adeta bir fabrikadan seri üretimle çıkmış insan silüetleridir. Kültürel çeşitlilik ve toplumsal özgünlük, yerini algoritmaların dikte ettiği mekanik bir homojenliğe bırakmaktadır. Birey, kitle içinde erirken toplumsal doku da tek tipleşen bir veri tabanına dönüşür. Felsefi olarak bakıldığında, yaşanan bu süreç insanın kendi ontolojik gerçekliğine yabancılaşmasının en uç noktasıdır. Fransız düşünür Jean Baudrillard’ın kulaklarımızı çınlatan simülasyon teorisi, bugün tam anlamıyla bedenlerimiz üzerinden et ete kemiğe bürünmektedir. Bizler artık gerçek bir bedene sahip canlı varlıklar değil, dijital dünyadaki avatarlarımızın kölesi olmuş birer simülasyon nesnesiyizdir. Dijital vitrindeki o kusursuz görüntü asıl gerçeklik haline gelirken, sabah yataktan kalkan, terleyen, yorulan ve yaşlanan sahici etimiz, saklanması gereken utanç verici bir kusura dönüşür. İnsan, kendi yarattığı teknolojinin nesnesi haline gelerek varoluşsal bir intihara sürüklenmektedir. Özgür iradesiyle kendi kimliğini inşa ettiğini hayal eden insan, farkında olmadan algoritmik bir matrisin içinde sadece kendisine verilen komutları yerine getiren, beğeni topladıkça var olduğunu hisseden trajik bir robota evrilmektedir. Kusurlarımız, bizi insan kılan ve bizi diğer tüm varlıklardan ayıran yegane biricikliğimiz iken; bu kusurlardan arınma çılgınlığı, insanlığı ruhsuz, mekanik ve soğuk bir mükemmelliğin karanlığına gömmektedir. Robotlaşmak, tam da bu sahte ve pürüzsüz dünyanın içinde kendi insani dağınıklığımızı kaybetmektir. Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama Ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM-TTO)
Ekleme Tarihi: 04 Ekim 2026 -Pazar

Beğeni Bağımlılığı ve Kusursuz Görünme Çılgınlığı: Sosyal Medya Bizi Nasıl Robotlaştırıyor?

Beğeni Bağımlılığı ve Kusursuz Görünme Çılgınlığı: Sosyal Medya Bizi Nasıl Robotlaştırıyor? Modern zamanların en büyük yanılsaması, kendi hür irademizle sabahları aynaya baktığımızı ve akşamları yine kendi arzumuzla bir ekrana dokunduğumuzu zannetmektir. Oysa insanlık, avcı toplayıcı atalarından devraldığı biyolojik mirası ile dijital çağın kusursuz algoritmaları arasında sıkışmış yeni bir varoluşsal krizin eşiğindedir. Akıllı telefonlarımızın parıltılı camına her dokunuşumuzda, aslında milyarlarca yıllık genetik evrimimiz ile modern sosyolojinin inşa ettiği o devasa gözetim kulesi karşı karşıya gelir. Bizler dijital dünyada sadece birer fotoğraf, birer video paylaştığımızı düşünürken, arka planda işleyen mekanizma insan doğasını yavaş yavaş mekanikleştirerek tek tipleşen birer robota dönüştürmektedir. Bu trajedinin ilk perdesi, doğrudan insan biyolojisinde ve nörokimyasal haritamızda açılmaktadır. Beynimiz, ilkel çağlarda hayatta kalabilmek için topluluk tarafından onaylanmayı ve kabileye ait olmayı hayati bir ödül olarak kodlamıştır. Bugün sosyal medyada aldığımız her beğeni, her dijital etkileşim, beynin ödül merkezinde bir dopamin patlamasına yol açar. İlkel insanın ormanda bulduğu bir meyveyle yaşadığı o biyolojik tatmin mekanizması, günümüzde ekrandaki mavi ya da kırmızı bir kalbe indirgenmiştir. Sorun tam olarak burada başlar: Bu yapay kimyasal döngü, bizi sürekli olarak dışarıdan onay bekleyen, kendi iç dünyasından kopmuş biyolojik otomatlar haline getirir. Akışta kalmak ve o dopamin dozunu sürekli kılmak için, sistemin bizden talep ettiği kusursuz ambalajı üretmek zorunda kalırız. Tıpkı bir fabrikadaki montaj hattı gibi, biyolojimiz de dijital girdilere göre programlanan mekanik bir dişliye dönüşür. Bu durum zamanla genetik ifadelerimizin ve algılarımızın bile sınırlarını zorlayan bir evrimsel baskıya dönüşmektedir. Epigenetik biliminin bize gösterdiği en sarsıcı gerçek, çevresel faktörlerin ve kronik psikolojik streslerin genlerimizin çalışma biçimini değiştirebildiğidir. Sürekli olarak yetersizlik hissiyle, dijital olarak filtrelenmiş ulaşılmaz beden modelleriyle karşılaşan modern insan, kronik bir anksiyete sarmalına sürüklenir. Kusursuz görünme tiranlığı altında ezilen bedenlerin maruz kaldığı bu sürekli stres, hücresel düzeyde kortizol salınımını tetiklerken, uzun vadede psikolojik savunma mekanizmalarımızı yıpratan genetik ifadelere kapı aralar. Kendi doğallığıyla yaşlanmaktan, kusurlarıyla var olmaktan korkan insanlık, laboratuvar standartlarında sterilize edilmiş yapay bir anatomi peşinde koşmaktadır. Doğal seçilimin yerini algoritmik seçilim alırken, genetik potansiyelimiz dijital ekranların estetik standartlarına göre yeniden kodlanmaktadır. Sosyolojik düzlemde ise bu durum, tüm toplumun aynı görünmeye, aynı düşünmeye ve aynı estetik kalıplara boyun eğmeye başladığı kitlesel bir panoptikona işaret eder. Sosyal medya mecraları, görünmez birer dijital gardiyan gibi makbul olan bedenin, ideal olan yaşamın sınırlarını çizer. Çizilen bu sınırların dışına taşan, kusurlarını saklamayan ya da sıradanlığını koruyan her birey, dijital kamusal alanda görünmez kılınarak cezalandırılır. Toplum, bu görünmez cezadan kaçmak adına filtrelerin, estetik müdahalelerin ve sahte mutluluk pozlarının arkasına sığınır. Sonuçta ortaya çıkan manzara, sokaklarda aynı yüz hatlarına, aynı giyim tarzlarına ve aynı yapay gülümsemelere sahip, adeta bir fabrikadan seri üretimle çıkmış insan silüetleridir. Kültürel çeşitlilik ve toplumsal özgünlük, yerini algoritmaların dikte ettiği mekanik bir homojenliğe bırakmaktadır. Birey, kitle içinde erirken toplumsal doku da tek tipleşen bir veri tabanına dönüşür. Felsefi olarak bakıldığında, yaşanan bu süreç insanın kendi ontolojik gerçekliğine yabancılaşmasının en uç noktasıdır. Fransız düşünür Jean Baudrillard’ın kulaklarımızı çınlatan simülasyon teorisi, bugün tam anlamıyla bedenlerimiz üzerinden et ete kemiğe bürünmektedir. Bizler artık gerçek bir bedene sahip canlı varlıklar değil, dijital dünyadaki avatarlarımızın kölesi olmuş birer simülasyon nesnesiyizdir. Dijital vitrindeki o kusursuz görüntü asıl gerçeklik haline gelirken, sabah yataktan kalkan, terleyen, yorulan ve yaşlanan sahici etimiz, saklanması gereken utanç verici bir kusura dönüşür. İnsan, kendi yarattığı teknolojinin nesnesi haline gelerek varoluşsal bir intihara sürüklenmektedir. Özgür iradesiyle kendi kimliğini inşa ettiğini hayal eden insan, farkında olmadan algoritmik bir matrisin içinde sadece kendisine verilen komutları yerine getiren, beğeni topladıkça var olduğunu hisseden trajik bir robota evrilmektedir. Kusurlarımız, bizi insan kılan ve bizi diğer tüm varlıklardan ayıran yegane biricikliğimiz iken; bu kusurlardan arınma çılgınlığı, insanlığı ruhsuz, mekanik ve soğuk bir mükemmelliğin karanlığına gömmektedir. Robotlaşmak, tam da bu sahte ve pürüzsüz dünyanın içinde kendi insani dağınıklığımızı kaybetmektir. Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama Ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM-TTO)
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haber111.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.