MİSAFİR KALEM
Köşe Yazarı
MİSAFİR KALEM
 

Yanlış Cevap Veren Çocuk Değil Yanlış Ölçen Biziz

Yanlış Cevap Veren Çocuk Değil Yanlış Ölçen Biziz Yıllardır anlatılan bir sofra hikâyesi var. Çocuğun önüne bir masa resmi konuluyor. Tabak var, çatal var, kaşık var. Sonra soruluyor. “Bu sofrada eksik olan nedir?” Soruyu hazırlayan kişi cevabı önceden belirlemiş. Bıçak. Çocuk resme bakıyor ve “Ekmek” yazıyor. Sonuçta yanlış yapan çocuk oluyor. Oysa insan biraz durup düşününce asıl yanlışın nerede olduğunu görüyor. O çocuk evinde bıçaksız sofraya defalarca oturmuş olabilir. Ama ekmeksiz sofraya oturmamıştır. Sofra denildiğinde onun aklına kataloglarda gördüğü kusursuz masa düzeni değil, evinde yaşadığı hayat gelir. Annesinin önüne koyduğu tabak gelir. Babasının bölüp uzattığı ekmek gelir. Kalabalık aile sofrası gelir. Belki yerde açılan sofra bezi gelir. Çocuk hayatından cevap vermiştir. Biz ise hayatını yanlış saymışızdır. Mesele yalnızca bir test sorusu değil. Mesele, insanı tanımadan insan hakkında hüküm verme alışkanlığımızdır. Ne yazık ki bunu sadece okullarda yapmıyoruz. Evde yapıyoruz. Sokakta yapıyoruz. İş yerinde yapıyoruz. Devlet dairesinde yapıyoruz. Sosyal medyada yapıyoruz. Bir insanı kendi şartları içinde anlamaya çalışmak yerine elimizdeki cetveli çıkarıp ölçüyoruz. Cetvele uymuyorsa kusurlu ilan ediyoruz. Çocuk sessizse içine kapanık diyoruz. Çok konuşuyorsa terbiyesiz diyoruz. Hareketliyse yaramaz diyoruz. Sorular soruyorsa ukala diyoruz. Ezberleyemiyorsa başarısız diyoruz. Matematiği iyi değilse zekâsını tartışıyoruz. Sınavdan düşük not aldıysa geleceği hakkında hüküm kuruyoruz. Bir çocuğun bütün hayatını kırk dakikalık sınava sığdırabilecek kadar kendimizden emin davranıyoruz. Sonra da eğitimden bahsediyoruz. Öğretmenin önüne onlarca kazanım koyuyoruz. Formlar, çizelgeler, raporlar, projeler, ölçmeler, değerlendirmeler hazırlıyoruz. Her şeyi kâğıt üzerinde tamamlıyoruz. Dosyalar eksiksiz oluyor. Peki çocuk? Bazen o dosyaların arasında çocuğu kaybediyoruz. Onun ne düşündüğünü, ne hissettiğini, hangi evden geldiğini, sabah kahvaltı yapıp yapmadığını, evinde huzur olup olmadığını, babasının işsizliğini, annesinin yorgunluğunu, gece neden uyuyamadığını bilmeden başarı tablosuna bir rakam yazıyoruz. Sonra o rakama bakıp çocuk hakkında konuşuyoruz. Seksen aldı. Altmış aldı. Kırk aldı. Başarılı. Başarısız. İyi öğrenci. Zayıf öğrenci. İnsan bundan daha büyük bir varlık değil mi? Bir çocuğun merhametini hangi sınav ölçüyor? Arkadaşının yere düşen kalemini sessizce kaldırıp sırasına bırakan çocuğa kaç puan veriyoruz? Harçlığını paylaşana hangi belgeyi hazırlıyoruz? Yaşlı bir insanın poşetini taşıyan, sokaktaki hayvana su koyan, arkadaşının ağladığını görünce yanına oturan çocuğun başarısını hangi sisteme giriyoruz? Belki de yıllardır çok şeyi ölçüyoruz ama ölçmemiz gereken bazı şeyleri hiç ölçemiyoruz. Daha kötüsü, ölçemediğimiz şeyleri değersiz sanıyoruz. Bu yalnızca öğretmenin meselesi de değildir. Bütün suçu okula bırakmak kolaycılık olur. Ailelerin de aynaya bakması gerekiyor. Her çocuğu sınıfındaki başka çocuklarla yarıştıran anne babalar var. Komşunun çocuğu kaç aldı, kuzen hangi okulu kazandı, falancanın kızı kaç net yaptı… Çocuğun eve getirdiği karneden önce yüzüne bakmıyoruz. Belki o çocuk sınıfında birinciliği kazanamadı ama kendi korkusunu yenmiştir. Belki doksan alamadı ama geçen ay elli aldığı dersten yetmişe çıkmıştır. Belki üniversite sınavında istediğimiz sıralamayı yapamadı ama elinden gelenin tamamını yapmıştır. Biz bunları görmek yerine karşılaştırıyoruz. Sonra çocuklar büyüyünce birbirlerini sürekli başkalarıyla kıyaslayan yetişkinlere dönüşüyorlar. Başkasının arabasına bakıyorlar, evine bakıyorlar, maaşına bakıyorlar, makamına bakıyorlar, tatiline bakıyorlar. Kendi hayatlarını yaşamaya fırsat bulamıyorlar. Çocukken başlatılan yarış, mezara kadar sürüyor. Toplum olarak başka bir yanlışımız daha var. Farklı olanı anlamadan düzeltmeye çalışıyoruz. Herkes bizim düşündüğümüzü düşünsün, bizim sevdiğimizi sevsin, bizim yaşadığımız şekilde yaşasın istiyoruz. Bir insan alıştığımız kalıbın dışına çıktığında önce dinlemek yerine etiketliyoruz. Bugün sosyal medyaya bakın. İnsanlar birbirlerinin iki cümlesinden karakter tahlili yapıyor. Bir fotoğraftan hayat biçimi çıkarıyor. Bir kelimeden niyet okuyor. Bir hatadan insan siliyor. Kimse kimsenin hikâyesini merak etmiyor ama herkes birbirinin hâkimi olmuş durumda. Belki bugün toplum olarak en fazla ihtiyacımız olan şey daha fazla konuşmak değil, biraz daha anlamaya çalışmaktır. Bu, yanlışı hoş görmek anlamına gelmez. Yanlışın adı yanlışsa söylenecek. Terbiyesizliğe terbiye, ihmale hoşgörü, başarısızlığa başarı denmeyecek. Çocuğa sınır konulacak. Sorumluluk öğretilecek. Ödevini yapmayan çocuk bunun sonucunu görecek. Görevini yapmayan yetişkin de hesabını verecek. Ama adalet, herkese aynı cetveli tutmak değildir. Adalet, kimi ölçtüğünüzü bilmektir. Bir köy çocuğuyla büyükşehirde her imkâna ulaşabilen çocuğun önüne aynı soruyu koyabilirsiniz. Fakat o soruyu nasıl anladıklarını da hesaba katmak zorundasınız. Evinde kitaplık olmayan çocukla çocukluğundan beri yüzlerce kitabın arasında büyüyen öğrencinin kelime dünyası aynı olmayabilir. Bilgisayara ulaşamayanla odasında bilgisayarı bulunan aynı şartlarda değildir. Bunları söylemek mazeret üretmek değildir. Gerçeği kabul etmektir. Gerçeği görmeden yapılan eğitim ise çocuğu yetiştirmek yerine çocuğu sisteme uydurmaya çalışır. Asıl tehlike burada başlıyor. Çocuğa sürekli “Yanlış düşünüyorsun” derseniz bir süre sonra düşünmemeyi öğrenir. Her sorunun yalnızca öğretmenin kafasındaki cevabını arayan öğrenci yetiştirirseniz yeni soru soran insan yetiştiremezsiniz. Hata yapmaktan korkan çocuk yetiştirirseniz ileride risk almaktan korkan yetişkinler elde edersiniz. Sadece sınavı geçmeyi öğreten bir okul, hayatın sınavları başladığında yetmeyebilir. Eğitim dediğimiz şey insanı yalnızca meslek sahibi yapmak değildir. İyi doktor yetiştirmek önemlidir ama vicdansız bir doktor yetiştirdiyseniz bir yerde eksik vardır. İyi mühendis önemlidir ama yaptığı binanın malzemesinden çalan mühendis yetişiyorsa eğitimimizin bir yerini yeniden düşünmek zorundayız. Başarılı öğretmen önemlidir ama karşısındaki çocuğu yalnızca nottan ibaret gören öğretmen varsa diplomalar tek başına yetmemiştir. İyi yönetici önemlidir ama makamını insan ezmek için kullanan yönetici yetişmişse eğitim yalnızca bilgi vermiş, insan yetiştirememiştir. Bütün mesele burada düğümleniyor. Biz hangi insanı yetiştirmek istiyoruz? Çok bilen insan mı? Dürüst insan mı? İkisini birbirinden ayırmak zorunda değiliz. Hem bilen hem vicdan sahibi, hem başarılı hem ahlaklı, hem kendine güvenen hem başkasının hakkına saygı gösteren insanlar yetiştirmek zorundayız. Bunun yolu da çocuğun zihnine bilgi doldurmadan önce çocuğu tanımaktan geçiyor. Bazen bir çocuğun “yanlış” cevabını hemen çizmek yerine neden öyle düşündüğünü sormak gerekir. Belki öğretilecek şey o cevabın içinde saklıdır. Sofrada bıçağı arayan yetişkinin unuttuğu şeyi çocuk bize yıllar önce söylemiş olabilir. Ekmek. Yani hayat. Eğitim hayatın dışında kurulamaz. Bu ülkenin çocuğunu kendi evinden, mahallesinden, dilinden, kültüründen, ailesinden, değerlerinden, yaşadığı şehirden koparıp soyut bir kalıbın içine koyarsanız onu gerçekten tanıyamazsınız. Sonra kendi tanımadığınız çocuğu yine kendi hazırladığınız ölçülerle yargılarsınız. En acısı da budur. Belki artık çocuklara sürekli nerede hata yaptıklarını söylemekten önce bizim nerede hata yaptığımıza bakmanın zamanı gelmiştir. Çünkü bazen yanlış cevap yoktur. Yanlış sorulmuş soru vardır. Bazen başarısız çocuk yoktur. Onun başarabileceği yeri henüz bulamamış yetişkinler vardır. Ve bazen düzeltilmesi gereken çocuk değildir. Çocuğa baktığı hâlde onu göremeyen biziz. Hakan Baloğlu
Ekleme Tarihi: 04 Ekim 2026 -Pazar

Yanlış Cevap Veren Çocuk Değil Yanlış Ölçen Biziz

Yanlış Cevap Veren Çocuk Değil Yanlış Ölçen Biziz Yıllardır anlatılan bir sofra hikâyesi var. Çocuğun önüne bir masa resmi konuluyor. Tabak var, çatal var, kaşık var. Sonra soruluyor. “Bu sofrada eksik olan nedir?” Soruyu hazırlayan kişi cevabı önceden belirlemiş. Bıçak. Çocuk resme bakıyor ve “Ekmek” yazıyor. Sonuçta yanlış yapan çocuk oluyor. Oysa insan biraz durup düşününce asıl yanlışın nerede olduğunu görüyor. O çocuk evinde bıçaksız sofraya defalarca oturmuş olabilir. Ama ekmeksiz sofraya oturmamıştır. Sofra denildiğinde onun aklına kataloglarda gördüğü kusursuz masa düzeni değil, evinde yaşadığı hayat gelir. Annesinin önüne koyduğu tabak gelir. Babasının bölüp uzattığı ekmek gelir. Kalabalık aile sofrası gelir. Belki yerde açılan sofra bezi gelir. Çocuk hayatından cevap vermiştir. Biz ise hayatını yanlış saymışızdır. Mesele yalnızca bir test sorusu değil. Mesele, insanı tanımadan insan hakkında hüküm verme alışkanlığımızdır. Ne yazık ki bunu sadece okullarda yapmıyoruz. Evde yapıyoruz. Sokakta yapıyoruz. İş yerinde yapıyoruz. Devlet dairesinde yapıyoruz. Sosyal medyada yapıyoruz. Bir insanı kendi şartları içinde anlamaya çalışmak yerine elimizdeki cetveli çıkarıp ölçüyoruz. Cetvele uymuyorsa kusurlu ilan ediyoruz. Çocuk sessizse içine kapanık diyoruz. Çok konuşuyorsa terbiyesiz diyoruz. Hareketliyse yaramaz diyoruz. Sorular soruyorsa ukala diyoruz. Ezberleyemiyorsa başarısız diyoruz. Matematiği iyi değilse zekâsını tartışıyoruz. Sınavdan düşük not aldıysa geleceği hakkında hüküm kuruyoruz. Bir çocuğun bütün hayatını kırk dakikalık sınava sığdırabilecek kadar kendimizden emin davranıyoruz. Sonra da eğitimden bahsediyoruz. Öğretmenin önüne onlarca kazanım koyuyoruz. Formlar, çizelgeler, raporlar, projeler, ölçmeler, değerlendirmeler hazırlıyoruz. Her şeyi kâğıt üzerinde tamamlıyoruz. Dosyalar eksiksiz oluyor. Peki çocuk? Bazen o dosyaların arasında çocuğu kaybediyoruz. Onun ne düşündüğünü, ne hissettiğini, hangi evden geldiğini, sabah kahvaltı yapıp yapmadığını, evinde huzur olup olmadığını, babasının işsizliğini, annesinin yorgunluğunu, gece neden uyuyamadığını bilmeden başarı tablosuna bir rakam yazıyoruz. Sonra o rakama bakıp çocuk hakkında konuşuyoruz. Seksen aldı. Altmış aldı. Kırk aldı. Başarılı. Başarısız. İyi öğrenci. Zayıf öğrenci. İnsan bundan daha büyük bir varlık değil mi? Bir çocuğun merhametini hangi sınav ölçüyor? Arkadaşının yere düşen kalemini sessizce kaldırıp sırasına bırakan çocuğa kaç puan veriyoruz? Harçlığını paylaşana hangi belgeyi hazırlıyoruz? Yaşlı bir insanın poşetini taşıyan, sokaktaki hayvana su koyan, arkadaşının ağladığını görünce yanına oturan çocuğun başarısını hangi sisteme giriyoruz? Belki de yıllardır çok şeyi ölçüyoruz ama ölçmemiz gereken bazı şeyleri hiç ölçemiyoruz. Daha kötüsü, ölçemediğimiz şeyleri değersiz sanıyoruz. Bu yalnızca öğretmenin meselesi de değildir. Bütün suçu okula bırakmak kolaycılık olur. Ailelerin de aynaya bakması gerekiyor. Her çocuğu sınıfındaki başka çocuklarla yarıştıran anne babalar var. Komşunun çocuğu kaç aldı, kuzen hangi okulu kazandı, falancanın kızı kaç net yaptı… Çocuğun eve getirdiği karneden önce yüzüne bakmıyoruz. Belki o çocuk sınıfında birinciliği kazanamadı ama kendi korkusunu yenmiştir. Belki doksan alamadı ama geçen ay elli aldığı dersten yetmişe çıkmıştır. Belki üniversite sınavında istediğimiz sıralamayı yapamadı ama elinden gelenin tamamını yapmıştır. Biz bunları görmek yerine karşılaştırıyoruz. Sonra çocuklar büyüyünce birbirlerini sürekli başkalarıyla kıyaslayan yetişkinlere dönüşüyorlar. Başkasının arabasına bakıyorlar, evine bakıyorlar, maaşına bakıyorlar, makamına bakıyorlar, tatiline bakıyorlar. Kendi hayatlarını yaşamaya fırsat bulamıyorlar. Çocukken başlatılan yarış, mezara kadar sürüyor. Toplum olarak başka bir yanlışımız daha var. Farklı olanı anlamadan düzeltmeye çalışıyoruz. Herkes bizim düşündüğümüzü düşünsün, bizim sevdiğimizi sevsin, bizim yaşadığımız şekilde yaşasın istiyoruz. Bir insan alıştığımız kalıbın dışına çıktığında önce dinlemek yerine etiketliyoruz. Bugün sosyal medyaya bakın. İnsanlar birbirlerinin iki cümlesinden karakter tahlili yapıyor. Bir fotoğraftan hayat biçimi çıkarıyor. Bir kelimeden niyet okuyor. Bir hatadan insan siliyor. Kimse kimsenin hikâyesini merak etmiyor ama herkes birbirinin hâkimi olmuş durumda. Belki bugün toplum olarak en fazla ihtiyacımız olan şey daha fazla konuşmak değil, biraz daha anlamaya çalışmaktır. Bu, yanlışı hoş görmek anlamına gelmez. Yanlışın adı yanlışsa söylenecek. Terbiyesizliğe terbiye, ihmale hoşgörü, başarısızlığa başarı denmeyecek. Çocuğa sınır konulacak. Sorumluluk öğretilecek. Ödevini yapmayan çocuk bunun sonucunu görecek. Görevini yapmayan yetişkin de hesabını verecek. Ama adalet, herkese aynı cetveli tutmak değildir. Adalet, kimi ölçtüğünüzü bilmektir. Bir köy çocuğuyla büyükşehirde her imkâna ulaşabilen çocuğun önüne aynı soruyu koyabilirsiniz. Fakat o soruyu nasıl anladıklarını da hesaba katmak zorundasınız. Evinde kitaplık olmayan çocukla çocukluğundan beri yüzlerce kitabın arasında büyüyen öğrencinin kelime dünyası aynı olmayabilir. Bilgisayara ulaşamayanla odasında bilgisayarı bulunan aynı şartlarda değildir. Bunları söylemek mazeret üretmek değildir. Gerçeği kabul etmektir. Gerçeği görmeden yapılan eğitim ise çocuğu yetiştirmek yerine çocuğu sisteme uydurmaya çalışır. Asıl tehlike burada başlıyor. Çocuğa sürekli “Yanlış düşünüyorsun” derseniz bir süre sonra düşünmemeyi öğrenir. Her sorunun yalnızca öğretmenin kafasındaki cevabını arayan öğrenci yetiştirirseniz yeni soru soran insan yetiştiremezsiniz. Hata yapmaktan korkan çocuk yetiştirirseniz ileride risk almaktan korkan yetişkinler elde edersiniz. Sadece sınavı geçmeyi öğreten bir okul, hayatın sınavları başladığında yetmeyebilir. Eğitim dediğimiz şey insanı yalnızca meslek sahibi yapmak değildir. İyi doktor yetiştirmek önemlidir ama vicdansız bir doktor yetiştirdiyseniz bir yerde eksik vardır. İyi mühendis önemlidir ama yaptığı binanın malzemesinden çalan mühendis yetişiyorsa eğitimimizin bir yerini yeniden düşünmek zorundayız. Başarılı öğretmen önemlidir ama karşısındaki çocuğu yalnızca nottan ibaret gören öğretmen varsa diplomalar tek başına yetmemiştir. İyi yönetici önemlidir ama makamını insan ezmek için kullanan yönetici yetişmişse eğitim yalnızca bilgi vermiş, insan yetiştirememiştir. Bütün mesele burada düğümleniyor. Biz hangi insanı yetiştirmek istiyoruz? Çok bilen insan mı? Dürüst insan mı? İkisini birbirinden ayırmak zorunda değiliz. Hem bilen hem vicdan sahibi, hem başarılı hem ahlaklı, hem kendine güvenen hem başkasının hakkına saygı gösteren insanlar yetiştirmek zorundayız. Bunun yolu da çocuğun zihnine bilgi doldurmadan önce çocuğu tanımaktan geçiyor. Bazen bir çocuğun “yanlış” cevabını hemen çizmek yerine neden öyle düşündüğünü sormak gerekir. Belki öğretilecek şey o cevabın içinde saklıdır. Sofrada bıçağı arayan yetişkinin unuttuğu şeyi çocuk bize yıllar önce söylemiş olabilir. Ekmek. Yani hayat. Eğitim hayatın dışında kurulamaz. Bu ülkenin çocuğunu kendi evinden, mahallesinden, dilinden, kültüründen, ailesinden, değerlerinden, yaşadığı şehirden koparıp soyut bir kalıbın içine koyarsanız onu gerçekten tanıyamazsınız. Sonra kendi tanımadığınız çocuğu yine kendi hazırladığınız ölçülerle yargılarsınız. En acısı da budur. Belki artık çocuklara sürekli nerede hata yaptıklarını söylemekten önce bizim nerede hata yaptığımıza bakmanın zamanı gelmiştir. Çünkü bazen yanlış cevap yoktur. Yanlış sorulmuş soru vardır. Bazen başarısız çocuk yoktur. Onun başarabileceği yeri henüz bulamamış yetişkinler vardır. Ve bazen düzeltilmesi gereken çocuk değildir. Çocuğa baktığı hâlde onu göremeyen biziz. Hakan Baloğlu
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haber111.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.