Mahalle Nereye Gitti?
Mahalle Nereye Gitti?
Bir zamanlar evle iş arasında bir yer vardı. Ne tam ev, ne tam iş. Bakkalın önü, çınarın altı, apartman girişindeki o basamak, akşamüstü sandalyelerin kaldırıma taştığı o sokak. Adını sormadan selam verdiğin, para harcamak zorunda kalmadan oturduğun, yüzünün tanındığı yerler. Çayın demlendiği, dedikodunun döndüğü, çocukların top koşturduğu o ortak avlu.
Sosyologlar buralara "üçüncü mekân" diyor. Ev birinci, iş ikinci; üçüncüsü ise ikisi arasındaki o nefes alma alanı. Kimliğini kanıtlamadan girebildiğin, bir şey satın almak zorunda olmadan kalabildiğin, adının değil yüzünün tanındığı yer. Aidiyet dediğimiz o kökleşme duygusu, işte oralarda büyür. Ne satın aldığınla değil, orada olmanla var olursun.
Sonra o mekânlar teker teker kayboldu. Yerlerini kapalı siteler, AVM'ler, güvenlikli kapılar, tek başına yapılan alışverişler aldı. Şehir dışa doğru büyüdükçe içimiz daraldı. Artık komşunun adını değil, kombinin arıza kodunu biliyoruz. Asansörde göz göze gelmemek için telefona bakıyoruz. Kapımızın önünden geçen yüzler tanıdık değil; sadece kalabalık.
Oysa mahalle sadece bir adres değildi; görünmez bir güvenlik ağıydı. Çocuk düşse biri kaldırırdı, yaşlı hastalansa kapı çalınırdı, bir eve yas girse bütün sokak sofrasını paylaşırdı. "Bizim oğlan" derdi komşu teyze, senin çocuğuna. O "bizim" kelimesi tek başına koca bir dünyaydı. O ağ dağıldığında, hepimiz tek tek kaldık.
Çocukları düşün. Bir zamanlar sokak, çocuğun ilk okuluydu. Orada pazarlık etmeyi, kavga edip barışmayı, sıra beklemeyi, kaybetmeyi öğrenirdi. Şimdi o sokak yok; yerinde bir ekran var. Çocuklar artık yan yana değil, ayrı odalarda, aynı oyunu tek başlarına oynuyor. Birlikte büyümeyi öğrenemeyen bir kuşak, birlikte yaşamayı nasıl becerecek?
Bir de yaşlılar var. Eskiden kapı önünde oturur, gelene geçene selam verir, gün boyu birileriyle konuşurlardı. Şimdi kapalı sitelerin sessiz dairelerinde, televizyonun sesiyle baş başalar. Bir haftada tek bir insanla bile konuşmayan yaşlı sayısı hiç az değil. Yalnızlığın bedeni ne kadar yıprattığı, artık günde on beş sigara içmekle kıyaslanıyor. Yani üçüncü mekânların kaybı, hüzünlü bir hatıra değil; sessiz bir halk sağlığı meselesi.
Üstelik o mekânlarda sadece keyfi değil, güveni de öğrenirdik. Farklı insanlarla aynı bankı, aynı çayı paylaşmak, bize "öteki" sandığımız kişinin de aslında bizden biri olduğunu gösterirdi. O mekânlar kapanınca sadece yalnızlaşmadık; birbirimize yabancılaştık da.
Belki de en çok o "tesadüf"leri özledik. Planlamadan karşılaşmak, sokakta durup yarım saat konuşmak, hiç ummadığın biriyle dost olmak... Şimdi her şey randevuyla. Görüşmek için haftalar öncesinden takvim açıyoruz; olmuyor, erteleniyor, unutuluyor. Oysa en güzel dostluklar planlanarak değil, aynı yerde sık sık bulunarak kurulurdu. Tesadüfü öldürünce, dostluğun da yarısını öldürdük. Üstelik bir toplum, ancak yüz yüze geldiği ölçüde birbirine güvenir. Ekrandan bakınca herkes "öteki"dir; ama aynı bankta oturunca herkes bir insandır. Belki de bölünmüşlüğümüzün bir sebebi, artık aynı bankta oturmamamızdır.
İyi haber şu: mahalle bir kader değil, bir seçim. Yeniden kurabiliriz. Ama bunun için büyük projelere değil, küçük buluşmalara ihtiyacımız var. Bir bank, bir çay bahçesi, kapı önünde uzayan bir sohbet, çocukların birlikte oynadığı bir avlu. Aidiyet betondan değil; tekrar tekrar karşılaşmaktan doğar.
Bu akşam eve girmeden önce bir dakika dur. Karşılaştığın komşuna adıyla seslen, bakkala "nasılsın" diye sor. Küçük bir jest gibi görünür. Ama unutma: koca bir mahalle de hep böyle, tek bir "merhaba"dan doğdu.
Dr. Gülçin Itırlı Aslan — Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM-TTO)
Ekleme
Tarihi: 02 Kasım 2026 -Pazartesi
Mahalle Nereye Gitti?
Mahalle Nereye Gitti?
Bir zamanlar evle iş arasında bir yer vardı. Ne tam ev, ne tam iş. Bakkalın önü, çınarın altı, apartman girişindeki o basamak, akşamüstü sandalyelerin kaldırıma taştığı o sokak. Adını sormadan selam verdiğin, para harcamak zorunda kalmadan oturduğun, yüzünün tanındığı yerler. Çayın demlendiği, dedikodunun döndüğü, çocukların top koşturduğu o ortak avlu.
Sosyologlar buralara "üçüncü mekân" diyor. Ev birinci, iş ikinci; üçüncüsü ise ikisi arasındaki o nefes alma alanı. Kimliğini kanıtlamadan girebildiğin, bir şey satın almak zorunda olmadan kalabildiğin, adının değil yüzünün tanındığı yer. Aidiyet dediğimiz o kökleşme duygusu, işte oralarda büyür. Ne satın aldığınla değil, orada olmanla var olursun.
Sonra o mekânlar teker teker kayboldu. Yerlerini kapalı siteler, AVM'ler, güvenlikli kapılar, tek başına yapılan alışverişler aldı. Şehir dışa doğru büyüdükçe içimiz daraldı. Artık komşunun adını değil, kombinin arıza kodunu biliyoruz. Asansörde göz göze gelmemek için telefona bakıyoruz. Kapımızın önünden geçen yüzler tanıdık değil; sadece kalabalık.
Oysa mahalle sadece bir adres değildi; görünmez bir güvenlik ağıydı. Çocuk düşse biri kaldırırdı, yaşlı hastalansa kapı çalınırdı, bir eve yas girse bütün sokak sofrasını paylaşırdı. "Bizim oğlan" derdi komşu teyze, senin çocuğuna. O "bizim" kelimesi tek başına koca bir dünyaydı. O ağ dağıldığında, hepimiz tek tek kaldık.
Çocukları düşün. Bir zamanlar sokak, çocuğun ilk okuluydu. Orada pazarlık etmeyi, kavga edip barışmayı, sıra beklemeyi, kaybetmeyi öğrenirdi. Şimdi o sokak yok; yerinde bir ekran var. Çocuklar artık yan yana değil, ayrı odalarda, aynı oyunu tek başlarına oynuyor. Birlikte büyümeyi öğrenemeyen bir kuşak, birlikte yaşamayı nasıl becerecek?
Bir de yaşlılar var. Eskiden kapı önünde oturur, gelene geçene selam verir, gün boyu birileriyle konuşurlardı. Şimdi kapalı sitelerin sessiz dairelerinde, televizyonun sesiyle baş başalar. Bir haftada tek bir insanla bile konuşmayan yaşlı sayısı hiç az değil. Yalnızlığın bedeni ne kadar yıprattığı, artık günde on beş sigara içmekle kıyaslanıyor. Yani üçüncü mekânların kaybı, hüzünlü bir hatıra değil; sessiz bir halk sağlığı meselesi.
Üstelik o mekânlarda sadece keyfi değil, güveni de öğrenirdik. Farklı insanlarla aynı bankı, aynı çayı paylaşmak, bize "öteki" sandığımız kişinin de aslında bizden biri olduğunu gösterirdi. O mekânlar kapanınca sadece yalnızlaşmadık; birbirimize yabancılaştık da.
Belki de en çok o "tesadüf"leri özledik. Planlamadan karşılaşmak, sokakta durup yarım saat konuşmak, hiç ummadığın biriyle dost olmak... Şimdi her şey randevuyla. Görüşmek için haftalar öncesinden takvim açıyoruz; olmuyor, erteleniyor, unutuluyor. Oysa en güzel dostluklar planlanarak değil, aynı yerde sık sık bulunarak kurulurdu. Tesadüfü öldürünce, dostluğun da yarısını öldürdük. Üstelik bir toplum, ancak yüz yüze geldiği ölçüde birbirine güvenir. Ekrandan bakınca herkes "öteki"dir; ama aynı bankta oturunca herkes bir insandır. Belki de bölünmüşlüğümüzün bir sebebi, artık aynı bankta oturmamamızdır.
İyi haber şu: mahalle bir kader değil, bir seçim. Yeniden kurabiliriz. Ama bunun için büyük projelere değil, küçük buluşmalara ihtiyacımız var. Bir bank, bir çay bahçesi, kapı önünde uzayan bir sohbet, çocukların birlikte oynadığı bir avlu. Aidiyet betondan değil; tekrar tekrar karşılaşmaktan doğar.
Bu akşam eve girmeden önce bir dakika dur. Karşılaştığın komşuna adıyla seslen, bakkala "nasılsın" diye sor. Küçük bir jest gibi görünür. Ama unutma: koca bir mahalle de hep böyle, tek bir "merhaba"dan doğdu.
Dr. Gülçin Itırlı Aslan — Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM-TTO)
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
