MİSAFİR KALEM
Köşe Yazarı
MİSAFİR KALEM
 

Yeryüzünün Misafiri

Yeryüzünün Misafiri “İnsan” diye başlar hikâye... Öyle ya, yeryüzü ve göğü dolduran şu muazzam kâinat insansız nasıl olurdu? Evrenin devasa boşluğunda anlamı var eden, o topraktan yaratılan meşhur misafirin varlığıdır. Ancak bu varlık, ezelden (kainatın yaratılışından) beri bizimle değildi. İnsan Suresi'nin ilk ayeti, o sarsıcı gerçeğe dikkat çeker: "İnsanın üzerinden, henüz kendisinin anılan bir şey olmadığı uzun bir süre geçmedi mi?" Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili adlı tefsirinde bu ayeti açıklarken şu manalara işaret eder: "İnsan, başlangıçta aslı astarı, adı sanı belli bir şey değildi. Kâinatın yaratılışından insanın yaratılışına kadar geçen o mutlak zaman (dehr) içinde öyle uzun bir müddet (hîn) geçmiştir ki; bu evrede insan vücut bulmamış, dillerde anılmamış, henüz varlık sahnesine çıkmamıştı." Ben de bu surenin ve ayetin bütünlüğünde, hem tüm insanlığın başlangıcını hem de birey olarak kendi öznel hikâyemizi görüyorum. Çünkü fert olarak bizler de bir zamanlar anılır değildik; hiçlikte, isimsiz ve cisimsizdik. Ayetin devamı, bizi o evrensel başlangıçtan alıp bireyin, yani ferdin ilk oluşumuna götürür. İkinci ayet, insanı bir damla hayat tohumuna (nutfeye) geri döndürürken; aynı zamanda onun şimdiki "işiten ve gören" şuurlu bir canlı hâline gelmesi durumuyla bizi tefekküre davet eder. Bu muazzam dönüşüm tesadüfî değildir; bizi bu oluşumun asıl manasına, yani "imtihana" yönlendirir. Yokluktan varlığa, karanlıktan görmeye, sessizlikten işitmeye geçişin yegâne sebebi bu ilahi sınamadır. Üçüncü ayet ise işte bu şuurlu varlığın yeryüzündeki güzergâhını çizer: "Şüphesiz biz ona doğru yolu gösterdik; ister şükredici olsun, ister nankör." Her insanın izlediği zorlu yol böyle başlar. Aslında İnsan Suresi ve onun anlattığı bu hakikatler, her insanın bilerek ya da bilmeyerek içinde bulunduğu, uygulayıcısı olduğu bir varoluş yasasıdır. Gelelim yeryüzünün o meşhur misafirine... Yeryüzü, adeta bu özel misafir için tahsis edilmiş devasa bir tesis gibidir. Canlısı ve cansızıyla, suyu ve toprağıyla her şey insana boyun eğmiş (musahhar kılınmış) bir vaziyettedir. Kendisine ev sahipliği yapan bu âlem, Allah'ın azametini ve kudretini fazlasıyla hissettirirken; insan hem büyük bir kabiliyeti hem de derin bir acziyeti kendi içinde barındırır. Göğü dolduran milyarlarca galaksi içinde alelade, küçük bir nokta olduğumuzu unuttuğumuz anlar az değildir. İşte o vakit insan; unutkanlığı, nankörlüğü ve kibriyle yoldan çıkmaya, kendine sunulan ilahi güzergâhı bırakıp başka yollar aramaya meyleder. Acziyetini unutup yeryüzünün sahibiymiş gibi davranır. Hâlbuki o, sadece ağırlanıp uğurlanacak bir misafirdir. Gündüzün gürültüsü yerini gecenin sükûnetine bıraktığında, hakikatler daha bir berraklaşır. Gecenin o derin ve sessiz sesi, zihnimi anlam arayışında bitmez tükenmez sorgulamalara iterken; hakikati gönül dünyamda bulmanın verdiği huzurla kalbim zihnimi teskin ediyor. Tüm bu sorgulamaların, varoluş sancılarının ve kâinatın ihtişamının karşısında gönlüm, yalnızca O’na olan imanın ve kulluğun rızasında sükûnet buluyor. Bu uzun ve meşakkatli yolda, şükredenlerden olmak duasıyla... Aydın Babacan
Ekleme Tarihi: 09 Ağustos 2026 -Pazar

Yeryüzünün Misafiri

Yeryüzünün Misafiri “İnsan” diye başlar hikâye... Öyle ya, yeryüzü ve göğü dolduran şu muazzam kâinat insansız nasıl olurdu? Evrenin devasa boşluğunda anlamı var eden, o topraktan yaratılan meşhur misafirin varlığıdır. Ancak bu varlık, ezelden (kainatın yaratılışından) beri bizimle değildi. İnsan Suresi'nin ilk ayeti, o sarsıcı gerçeğe dikkat çeker: "İnsanın üzerinden, henüz kendisinin anılan bir şey olmadığı uzun bir süre geçmedi mi?" Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili adlı tefsirinde bu ayeti açıklarken şu manalara işaret eder: "İnsan, başlangıçta aslı astarı, adı sanı belli bir şey değildi. Kâinatın yaratılışından insanın yaratılışına kadar geçen o mutlak zaman (dehr) içinde öyle uzun bir müddet (hîn) geçmiştir ki; bu evrede insan vücut bulmamış, dillerde anılmamış, henüz varlık sahnesine çıkmamıştı." Ben de bu surenin ve ayetin bütünlüğünde, hem tüm insanlığın başlangıcını hem de birey olarak kendi öznel hikâyemizi görüyorum. Çünkü fert olarak bizler de bir zamanlar anılır değildik; hiçlikte, isimsiz ve cisimsizdik. Ayetin devamı, bizi o evrensel başlangıçtan alıp bireyin, yani ferdin ilk oluşumuna götürür. İkinci ayet, insanı bir damla hayat tohumuna (nutfeye) geri döndürürken; aynı zamanda onun şimdiki "işiten ve gören" şuurlu bir canlı hâline gelmesi durumuyla bizi tefekküre davet eder. Bu muazzam dönüşüm tesadüfî değildir; bizi bu oluşumun asıl manasına, yani "imtihana" yönlendirir. Yokluktan varlığa, karanlıktan görmeye, sessizlikten işitmeye geçişin yegâne sebebi bu ilahi sınamadır. Üçüncü ayet ise işte bu şuurlu varlığın yeryüzündeki güzergâhını çizer: "Şüphesiz biz ona doğru yolu gösterdik; ister şükredici olsun, ister nankör." Her insanın izlediği zorlu yol böyle başlar. Aslında İnsan Suresi ve onun anlattığı bu hakikatler, her insanın bilerek ya da bilmeyerek içinde bulunduğu, uygulayıcısı olduğu bir varoluş yasasıdır. Gelelim yeryüzünün o meşhur misafirine... Yeryüzü, adeta bu özel misafir için tahsis edilmiş devasa bir tesis gibidir. Canlısı ve cansızıyla, suyu ve toprağıyla her şey insana boyun eğmiş (musahhar kılınmış) bir vaziyettedir. Kendisine ev sahipliği yapan bu âlem, Allah'ın azametini ve kudretini fazlasıyla hissettirirken; insan hem büyük bir kabiliyeti hem de derin bir acziyeti kendi içinde barındırır. Göğü dolduran milyarlarca galaksi içinde alelade, küçük bir nokta olduğumuzu unuttuğumuz anlar az değildir. İşte o vakit insan; unutkanlığı, nankörlüğü ve kibriyle yoldan çıkmaya, kendine sunulan ilahi güzergâhı bırakıp başka yollar aramaya meyleder. Acziyetini unutup yeryüzünün sahibiymiş gibi davranır. Hâlbuki o, sadece ağırlanıp uğurlanacak bir misafirdir. Gündüzün gürültüsü yerini gecenin sükûnetine bıraktığında, hakikatler daha bir berraklaşır. Gecenin o derin ve sessiz sesi, zihnimi anlam arayışında bitmez tükenmez sorgulamalara iterken; hakikati gönül dünyamda bulmanın verdiği huzurla kalbim zihnimi teskin ediyor. Tüm bu sorgulamaların, varoluş sancılarının ve kâinatın ihtişamının karşısında gönlüm, yalnızca O’na olan imanın ve kulluğun rızasında sükûnet buluyor. Bu uzun ve meşakkatli yolda, şükredenlerden olmak duasıyla... Aydın Babacan
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haber111.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.