İSLAM ALEMİNDE VAKİT, KIYAM VAKTİ, VAHDET VAKTİDİR.
İnsanlık tarihi boyunca barışın, adaletin ve huzurun yegane teminatı, insanların dini ve ahlaki bir terbiye ile ortak bir vicdan ve asgari müşterekler etrafında bir araya gelebilmesi olmuştur.
Bugün küresel ölçekte yaşanan ahlak, adalet ve güvenlik krizleri, din, dil, ırk ayrımı gözetmeksizin tüm mazlum toplumları derin bir çıkmaza sürüklemektedir.
Haklının hakkının verilmediği ve zorla zalimce elinden alındığı,
Güçlünün haklı sayıldığı, sınırların acıları fütursuzca böldüğü bu çağda, insanlığın muhtaç olduğu küresel dengeyi ve cihanşümul merhameti yeniden tesis edecek en kucaklayıcı ortak payda, Müslümanların kalbi, fikri ve iktisadi bir güç birliğiyle ayağa kalkmasıdır.
İttihad-ı İslam; dışlayıcı veya hegemonyacı bir yapı değil, tüm insanlığın esenliği için yürütülen evrensel bir adalet yürüyüşü, bir uyanış ve zulme karşı mukaddes bir kıyamdır.
Bediüzzaman Said Nursi’nin o sarsıcı ifadesiyle;
"Azametli, bahtsız bir kıtanın; şanlı, talihsiz bir devletin; değerli, sahipsiz bir kavmin reçetesi, İttihad-ı İslam'dır."
Bu kucaklayıcı birliğin temeli, doğrudan doğruya ilahi vahyin sarsılmaz çağrısına dayanır. Kur'an-ı Kerim, inananları parçalanmaya karşı net bir dille uyararak şöyle buyurur:
"Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah cc kalplerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti sayesinde kardeş olmuştunuz.
Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de Allah cc sizi oradan kurtarmıştı.
Doğru yola eresiniz diye Allah cc size ayetlerini böyle açıklar." (Âl-i İmrân, 103).
Eğer Müslümanlar arasında bir kenetlenme ve hele şu zamanda çok lazım olan güç birliği ıskalanırsa, yeryüzünün nasıl bir fesat ve zulüm sarmalına döneceğini de yine yüce kitabımız Kuranı Kerimde Rabbimiz bize apaçık haber vermektedir:
"İnkar edenler birbirlerinin velileridir (yardımcıları ve dostlarıdır). Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve kenetlenmezseniz) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur." (Enfâl, 73).
Nitekim yeryüzünde adaleti ikame etmekle görevlendirilen müminlerin saf tutarak, omuz omuza vererek mücadele etmelerinin ehemmiyeti Kur'an'da şöyle beyan edilir:
"Hiç şüphe yok ki Allah, kendi yolunda duvarları birbirine kenetlenmiş kurşunla tahkim edilmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever." (Saf, 4).
Bugün parça parça olmuş devletçiklerin cılız kınamalarıyla zalimleri durdurmanın mümkün olmadığını yaşayarak görüyoruz.
Allah Resûlü’nün (s.a.v.) asırlar öncesinden yaptığı o sarsıcı uyarı, bugün kenetlenmeyi başaramayan Müslümanların halini ne kadar da net özetlemektedir:
"Diğer milletler, insanların birbirini sofraya davet ettiği gibi, sizin üzerinize üşüşmek için birbirlerini çağıracaklar." Sahabeler sordu:
"O gün sayımız az olduğu için mi bu olacak?"
Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki:
"Hayır, aksine siz o gün çok olacaksınız. Fakat sizler bir selin önündeki çer çöp (veya suyun köpüğü) gibi olacaksınız..." (Ebû Dâvûd, Melâhim 5).
Bu nebevi vizyona göre Müslümanların "eliyle" zalimleri durdurabilmesi için "köpük" olmaktan çıkıp, tek bir nehir gibi güçlü akması; birbirlerini sevmede, merhamet etmede ve şefkat göstermede tam anlamıyla ortak bir reaksiyon vermesi gerekir:
Müminler, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet etmede ve şefkat göstermede bir bedenin organları gibidir.
Bedenden bir organ rahatsızlansa, diğer organlar da uykusuzluk ve yüksek ateşle onun acısına ortak olur." (Müslim, Birr 66).
Yine Efendimiz asm'ın zalimin karşısında dimdik durmayı emreden şu ihtarı, gücün birleştirilmesini hayati kılmaktadır:
"Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin.
Buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin.
Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin ki bu imanın en zayıf derecesidir." (Müslim, Îmân 78).
Tarih sahnesinde bu dağınıklık ve tefrika endişesi, büyük devlet adamlarının ve idarecilerin de en büyük sızısı olmuştur. Osmanlı’nın cihanşümul vizyoner lideri Yavuz Sultan Selim Han, Müslümanların kendi iç çekişmelerinin gayrimüslim sömürgecilere alan açtığını gördüğünde, duyduğu derin ızdırabı ve dünyaya nizam verme ülküsünü şu meşhur şiiriyle tarihe satır satır kazımıştır:
"Milletimde ihtilaf u tefrika endişesi,
Kûşe-i kabrimde hattâ bî-karar eyler beni.
İttihadken savlet-i a'dayı def'e çaremiz,
İttihad etmezse millet dağ-dar eyler beni.
Sarsar cihanı savlet-i bârân-ı himmetim,
Gavgâ-yı ittihâda eğer bulsa inzimâm.
Dünyayı adl ile donatmak muradımdır,
Müminler el ele verirse bulur nizam."
Aynı şekilde Sultan II. Abdülhamid Han da sömürgeci güçlerin bölgeyi parçalama planlarına karşı aynı küresel güç olan İslam birliği şemsiyesini ve Hilafet diri tutmuş, Çin’den Afrika’ya kadar uzanan elçilik ağları ve Hicaz Demiryolu gibi projelerle ümmet bilincini bir arada tutmaya çalışmıştır.
Tarih boyunca İslamın hizmetkarlığı şuuru ile hareket etmiş bir çok büyük İslam devleti idarecileri de benzer gayrimüslim tehditlere karşı her zaman ortak savunma, askeri iş birliği ve ümmet ittifakı çağrılarında bulunmuşlardır.
Kendi aralarındaki fıkhi veya siyasi sınırları aşarak adalet ekseninde birleşen bu idari akıl, İttihad-ı İslam’ın nostaljik bir rüya değil, devletler arası reelpolitik bir zorunluluk olduğunu asırlar boyunca kanıtlamıştır.
Bu uyuşmuşluğa ve zihinlerdeki suni sınırlara karşı en gür seslerden biri şüphesiz İstiklal Şairimiz Mehmet Âkif Ersoy’dur.
O, ümmetin üzerine çöken o ağır atalet uykusunu dağıtmak, kavmiyetçilik fitnesini söndürmek ve sömürgecilere karşı yürekleri tek bir saf halinde birleştirmek için feryadını şu mısralarla satır satır haykırır:
"Ey dipdiri meyyit, 'İki el bir baş içindir'
Davransana… Eller de senin, baş da senindir!
His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin!
Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?
Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?"
"Hani milliyetin İslam idi? Kavmiyet ne?
Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine!
Arnavutluk ne demek?
Makedonya ne demek?
Suriye ne demek? Arap ne demek?
Babandan kal can mülküydü, ümmet ne demek?
Ayırın ey mülkü parçalayanlar, ümmeti ayırın...
Sonra da karşısında düşmanın tir tir titreyin!"
"Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;
Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez."
"Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile...
Âdem aldatmaksa maksat, aldanan yok, nâfile!
Kaç hakîki Müslüman gördümse, hep makberdedir;
Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir!"
Ona göre Müslümanların sömürülmesinin temel sebebi ekonomik veya coğrafi yetersizlikler değil, bu dizelerde haykırdığı gibi yüreklerin toplu vurmaması, yani birlik şuurunun kaybedilmesidir.
Bediüzzaman Said Nursi ise meşhur eseri Hutbe-i Şamiye'de, bu birliğin neden insanlığın geleceği için en büyük zorunluluk olduğunu muazzam bir sosyolojik tespitle açıklar.
Bediüzzaman Said Nursi, Müslümanların en büyük düşmanının cehalet, fakirlik ve ihtilaf olduğunu söyler ve net bir dille haykırır:
"Bu zamanın en büyük farz vazifesi, İttihad-ı İslam’dır."
Bu ittifaktan kastın sadece siyasi bir blok değil; genel bir kalbi, fikri ve iktisadi yardımlaşma olduğunu şu sözlerle vurgular:
"Bizim muradımız, İttihad-ı İslam’dır.
Bu ittihaddan maksat, umum Müslümanların birbiriyle kalben, fikren ve iktisaden yardımlaşmasıdır.
Bu ittihad, yeryüzündeki vahşetleri, zulümleri ve adaletsizlikleri sulh u sükûna çevirecek yegane kuvvettir."
Şahsi dâhilerin ne kadar güçlü olursa olsun örgütlü kötülüğe karşı tek başına duramayacağını, modern çağın bir cemaat organizasyon çağı olduğunu ise Emirdağ Lâhikası'nda geçen şu fıtri kanunla açıklar:
"Zaman cemaat zamanıdır. Şahsi dâhiler ne kadar güçlü de olsa, cemaatin dehasına karşı mağlup olabilir."
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, ümmetin evlatlarını köklerine sahip çıkarak Kur'an'ın aydınlığında birleşmeye, uyanmaya ve o özlenen medeniyeti inşa etmeye şu veciz hitabıyla çağırır:
"Ey eski çağların cihangir Asya ordularının kahraman askerlerinin torunları olan muhterem din kardeşlerim!
Beş yüz senedir yattığınız yeter!
Artık Kur’ân’ın sabahında uyanınız. Yoksa, Kur’ân-ı Kerîmin güneşinden gözlerinizi kapatarak gaflet sahrasında yatmakla vahşet ve gaflet sizi yağma edip perişan edecektir.
Kur’ân’ın mecrâsından ayrılarak birleşmeyen su damlaları gibi toprağa düşmeyiniz. Yoksa, toprak gibi sefahet ve şehvet-i medeniye sizi emerek yutacaktır.
Birleşen su damlaları gibi, Kur’ân-ı Kerîmin saadet ve selâmet mecrasında ittihad ederek, sefahet ve rezalet-i medeniyeyi süpürüp, bu vatana âb-ı hayat olan, hakikat-i İslâmiye sularını akıtınız.
O hakikat-i İslâmiye sularıyla bu topraklarda iman ziyası altında hakikî medeniyetin fen ve san’at çiçekleri açacak, bu vatan maddî ve mânevî saadetler içinde gül ve gülistana dönecektir, inşaallah."
İslam dünyasının köklü irfan mirasından süzülen bu düşünceler yeni değildir.
İslam alimlerinden İmam-ı Rabbani, "Müslümanların kalplerinin birleşmesi, bedenlerinin bir araya gelmesinden daha mühimdir.
Din-i Mübin'in izzeti, ehl-i İslam'ın ittifakındadır." diyerek kalbi vahdete işaret eder.
Hüccetü'l-İslam İmam Gazzâlî de güç ile fikrin ve dinin ikiz kardeş olduğunu savunarak şöyle der: "Din bir temeldir, sultan (güç) ise onun koruyucusudur. Temeli olmayan yıkılır, koruyucusu olmayan ise kaybolur."
Bu tarihsel şuurun günümüzdeki kurumsal yankısı olan Dünya Müslüman Âlimler Birliği’nin başkanları ve öncü isimleri de küresel çağrılarında bu gerçeği sık sık hatırlatır.
Birliğin lider kadroları, mazlum coğrafyalardaki zulmü durdurmanın ve dünyaya barış getirmenin yolunun, Müslüman devletlerin askeri, ekonomik ve diplomatik stratejilerini ortak bir paydada birleştirmesinden geçtiğini savunur.
Onlara göre hakiki bir kıyam, sadece coğrafi bir savunma değil; eğitim, teknoloji ve adalet temelinde tüm insanlığa hakiki bir alternatif sunabilmektir.
Avrupa’nın ortasında modern tarihin en acımasız soykırımlarından birine karşı onurlu bir direniş gösteren bilge lider Aliya İzzetbegoviç de bu uyanışın yönünü ve niyetini, İslam Deklarasyonu eserinde çok net belirlemiştir:
"İslamî yenilenme, bir Müslüman azınlığın tahakkümü altında bulunan gayrimüslim halklara İslam nizamını dayatmakla başlayamaz.
O, önce Müslümanların kendi kendilerini yönetmesi, kendi topraklarında adaleti ikame etmesi ve güçlerini birleştirmesiyle başlar."
Aliya İzzetbegoviç’in bu tespiti, konunun dar kalıplı bir propaganda değil, evrensel bir ahlak ayağa kalkışı olduğunun en büyük kanıtıdır.
Müslümanların mukaddes saydığı her emir ve tavsiyenin kendilerine emrettiği güç birliğini gerçekleştirerek topluca kıyama kalkması, tüm dünyadaki zalimliği ve sömürgeci tahakkümü sona erdirecek ve yeryüzündeki güç dengelerini adaletten ve güzel ahlaktan yana değiştirecektir.
Netice itibarıyla, İslam Birliği hamasi bir rüya ya da bir güç gösterisi değildir;
Yeryüzünde küresel bir adalet için insanlığın muhtaç olduğu en büyük denge unsurudur.
Müslümanlar ortak bir ekonomik pazar, ortak bir savunma perspektifi ve ortak bir enformasyon ağı etrafında güçlerini birleştirdiğinde, yeryüzüne sadece kendileri için değil;
Ezilen ve sömürülen tüm halklar için de emniyet, özgürlük, huzur ve saadet gelecektir.
Çünkü İslam'ın vadettiği nizam, ayrıştırıcı bir tahakküm değil, cihanşümul bir merhamet medeniyetidir.
ŞİMDİ İSLÂM ALEMİNDE VAKİT, KIYAM VAKTİ, VAHDET VAKTİDİR.
