Mehmet Nuri BİNGÖL
Köşe Yazarı
Mehmet Nuri BİNGÖL
 

GÜN DOĞMADAN...

GÜN DOĞMADAN... -öykü- Bir uyandım ki… Gecenin eteği sabaha takılmıştı sanki, gün henüz yüzünü göstermemişti. Güneşin doğmasına on dakika ya var, ya yoktu. Uykuyla uyanıklık arasındaki o ince tenteneli perdede bir müddet gözlerimi tavana diktim. Rüya kırıntıları zihnimin kuytularında hâlâ dolaşıyordu. İnsan bazı rüyaları görmez; sanki bazı rüyalar gelip insanın kapısını çalar, sonra da cevabını vermeden çekip gider. Yine bir lisedeydim. Nedense hayatım boyunca okullar, sınıflar ve öğrenciler yalnızca mesleğimin değil, hafızamın da koridorları oldu. Bazen bir zil sesi, kırk yıl öncesinin kapısını aralar; bazen bir öğrencinin bakışı, insanı kendi gençliğinin eşiğine getirip bırakırdı. Bu defa karşımda Z kuşağından, esmer bir delikanlı... Yüzünde bugünün gençliğine has o uzaklık ve küstahlık vardı. Gözleri ekrana alışmış, fakat gönlü hâlâ bir hakikatin peşinde gibi bakıyordu. Ders anlatmıyordum ona. Daha doğrusu, kara tahtaya yazılan, deftere geçirilen cinsten bir ders değildi bu. İmanî ve insanî bir mevzudan söz ediyordum. “Evladım” diyordum, “insan yalnızca yiyip içen, kazanan, tüketen ve sonra da dünyadan elini eteğini çeken bir varlık değildir. İnsan, kâinat kitabında kendisine ayrılmış bir satırdır. O satırı okuyamazsa, bütün kitapları ezberlese ne çıkar?” Delikanlı susuyordu. Sözlerimin arasına bir sessizlik girdi sonra. Öyle bir sessizlik ki, bazen en uzun cümleden daha fazla şey söylemekteydi. Sonra bana baktı. “Hocam,” dedi, “insan kendisini nasıl bulur?” Tam cevap verecektim ki uyanıp saatime baktım. Güneşin doğmasına on dakika vardı. Birden telaşlandım. Aklımda tek sey: Namaz vakti çıkacak! Kalktım. Abdest aldım. O birkaç dakika, ömrün avucundan kayan kum taneleri gibiydi. Her saniyenin üzerine ayrı bir dikkat kesilerek namaza durdum. ** Namaz bitince selam verdim. Saatime baktım. Diyanetin verdiği vakti İki dakika geçmişti. Halbuki İlk durduğumda güneşin doğmasına bir dakika vardı. İçimde bir tereddüt... “Şafiî mezhebine göre sahih,” dedim. Ama gönlüm, “Bir de temkin hesabına bak,” diye dürttü beni. İnsan bazen bir iğne deliğinden deve geçirmeye çalışır gibi en küçük ayrıntının peşine düşer. Hele mevzu ibadet olunca, kalbin terazisi daha hassas çalışıyor. Diyanetin temkin uygulamasını da zihnimde tarttım. Bir daha hesap ettim. Sonunda içimdeki düğüm çözüldü. Farz yerine gelmişti. O anda göğsümden ağır bir taş kalktı. Derin bir nefes aldım. Sanki sabahın ilk serinliği ciğerlerime değil, doğrudan ruhuma dolmuştu. “Şükürler olsun…” Dedim. Sonra misafir olduğum kızımın evinden şehir merkezine bakan hayat balkonlarından birine çıktım. Hayat… Ne güzel kelime! Balkona “hayat” demişler. Belki de boşuna değil. Çünkü insan bazen bir balkona çıkar da yalnız şehri değil, kendi hayatını da seyrederdi. ** Şehir aşağıda henüz uykunun mahmurluğunu üzerinden atıyordu. Kepenkler birer birer açılacak, fırınların bacalarından dumanlar tütecek, arabalar yolları dolduracak, insanlar ekmeklerinin, evlerinin, çocuklarının, hesaplarının peşine düşecekti. Şehir, her sabah yaptığı gibi, kendi çarkını yeniden çevirmeye hazırlanıyordu. Bense yukarıdan seyrediyordum bunu, gönül rahatlığıyla... Birden aklıma geldi: Her sabah şehir yeniden uyanıyor da insan neden her sabah kendisini yeniden uyandırmasın?” Telefonumu çıkardım. "Risaleinur" uygulamasını açtım: Hizbül Hakâik…Evrad-ı Kudsiyye… Beş bab okudum. Kelimeler birer birer içimdeki paslı kapılara anahtar oluyordu. Dışarıda şehir uyanıyordu; içeride ise gönlüm… Belki uzun zamandır el değmemiş bir odayı havalandırıyordu. Bir yandan da akşamdan kalan çayımı yudumluyordum. Çay soğumuştu. Akşamdan kalmıştı. Ben onu yeniden ısıtmıştım halbuki. Bir yudum daha aldım. İçimde bir tebessüm... “Hayat da böyle değil mi?” dedim. Akşamdan kalan bazı şeyleri yeniden ısıtıyoruz. Eski hatıraları… Eski dostlukları… önceki duaları…niyetlerimizi... Hatta bazen kendi kalbimizi bile. Bir çay bardağı elimde, bir kitap telefonumda, bir şehir gözlerimin önünde… Ve rüyadaki o delikanlının sorusu hâlâ kulağımdaydı: “Hocam, insan kendisini nasıl bulur?” Beşinci babı bitirdim. Telefonu biraz aşağı indirdim. Güneş artık ufkun üzerine çıkmış, şehrin damlarına, minarelerine ve pencerelerine ışık serpiyordu. O an rüyadaki sorunun cevabı zihnimde beliriverdi. İnsan kendisini aynada bulamaz. Kalabalıkta da bulamaz. Malda, mülkte, makamda, alkışta hiç bulamaz. İnsan kendisini, kendisini Yaratan'ı ararken bulur. Çünkü insanın kendi kapısını açan anahtar, yine kendi varlığının hakikatini anlamasından geçer. Rüyadaki delikanlıya söyleyemediğim cevabı şimdi bulmuştum. Belki de o cevap, rüyada değil, sabahın eşiğinde verilmek üzere bekliyordu. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Güneş doğmuştu. Fakat o sabah anladım ki bazı güneşler gökyüzünde doğmaz. "Ya nerde tulu' eder?" Cevap ruhumun en gizli mahfierinden fışkırdı. "İnsanın içine doğar." ...Ve insanın içine doğan güneş, ufuktaki güneşten daha geç batabilir. Çayımı tazeleyip bir yudum daha aldım. Şehir artık iyice canlanmıştı. Hayat akıp gidiyordu. Balkon demirlerine dayanıp mırıldandım: “Rabbim, ömrümün bundan sonraki sabahlarında, başkalarına hakikati anlatmadan önce kendi kalbime anlatmayı nasip eyle.” Zira insanın sözü, önce kendi kapısında yankılanmalıydı. Yoksa başkasına ışık tutmaya kalkarken kendi kandilini söndürmek de vardı. Güneş doğmuştu. Şehir uyanmıştı. Çayım yine boşalmıştı tabii, ama içimde, geceden sabaha taşınan bir cümle kalmıştı: İnsan, Rabbini ararken kendisini bulur; kendisini bulduğu gün ise dünyadaki yerini değil, dünyaya gelişindeki hikmeti düşünmeye başlar. ( 25. 09. 2026)
Ekleme Tarihi: 25 Eylül 2026 -Cuma

GÜN DOĞMADAN...

GÜN DOĞMADAN... -öykü- Bir uyandım ki… Gecenin eteği sabaha takılmıştı sanki, gün henüz yüzünü göstermemişti. Güneşin doğmasına on dakika ya var, ya yoktu. Uykuyla uyanıklık arasındaki o ince tenteneli perdede bir müddet gözlerimi tavana diktim. Rüya kırıntıları zihnimin kuytularında hâlâ dolaşıyordu. İnsan bazı rüyaları görmez; sanki bazı rüyalar gelip insanın kapısını çalar, sonra da cevabını vermeden çekip gider. Yine bir lisedeydim. Nedense hayatım boyunca okullar, sınıflar ve öğrenciler yalnızca mesleğimin değil, hafızamın da koridorları oldu. Bazen bir zil sesi, kırk yıl öncesinin kapısını aralar; bazen bir öğrencinin bakışı, insanı kendi gençliğinin eşiğine getirip bırakırdı. Bu defa karşımda Z kuşağından, esmer bir delikanlı... Yüzünde bugünün gençliğine has o uzaklık ve küstahlık vardı. Gözleri ekrana alışmış, fakat gönlü hâlâ bir hakikatin peşinde gibi bakıyordu. Ders anlatmıyordum ona. Daha doğrusu, kara tahtaya yazılan, deftere geçirilen cinsten bir ders değildi bu. İmanî ve insanî bir mevzudan söz ediyordum. “Evladım” diyordum, “insan yalnızca yiyip içen, kazanan, tüketen ve sonra da dünyadan elini eteğini çeken bir varlık değildir. İnsan, kâinat kitabında kendisine ayrılmış bir satırdır. O satırı okuyamazsa, bütün kitapları ezberlese ne çıkar?” Delikanlı susuyordu. Sözlerimin arasına bir sessizlik girdi sonra. Öyle bir sessizlik ki, bazen en uzun cümleden daha fazla şey söylemekteydi. Sonra bana baktı. “Hocam,” dedi, “insan kendisini nasıl bulur?” Tam cevap verecektim ki uyanıp saatime baktım. Güneşin doğmasına on dakika vardı. Birden telaşlandım. Aklımda tek sey: Namaz vakti çıkacak! Kalktım. Abdest aldım. O birkaç dakika, ömrün avucundan kayan kum taneleri gibiydi. Her saniyenin üzerine ayrı bir dikkat kesilerek namaza durdum. ** Namaz bitince selam verdim. Saatime baktım. Diyanetin verdiği vakti İki dakika geçmişti. Halbuki İlk durduğumda güneşin doğmasına bir dakika vardı. İçimde bir tereddüt... “Şafiî mezhebine göre sahih,” dedim. Ama gönlüm, “Bir de temkin hesabına bak,” diye dürttü beni. İnsan bazen bir iğne deliğinden deve geçirmeye çalışır gibi en küçük ayrıntının peşine düşer. Hele mevzu ibadet olunca, kalbin terazisi daha hassas çalışıyor. Diyanetin temkin uygulamasını da zihnimde tarttım. Bir daha hesap ettim. Sonunda içimdeki düğüm çözüldü. Farz yerine gelmişti. O anda göğsümden ağır bir taş kalktı. Derin bir nefes aldım. Sanki sabahın ilk serinliği ciğerlerime değil, doğrudan ruhuma dolmuştu. “Şükürler olsun…” Dedim. Sonra misafir olduğum kızımın evinden şehir merkezine bakan hayat balkonlarından birine çıktım. Hayat… Ne güzel kelime! Balkona “hayat” demişler. Belki de boşuna değil. Çünkü insan bazen bir balkona çıkar da yalnız şehri değil, kendi hayatını da seyrederdi. ** Şehir aşağıda henüz uykunun mahmurluğunu üzerinden atıyordu. Kepenkler birer birer açılacak, fırınların bacalarından dumanlar tütecek, arabalar yolları dolduracak, insanlar ekmeklerinin, evlerinin, çocuklarının, hesaplarının peşine düşecekti. Şehir, her sabah yaptığı gibi, kendi çarkını yeniden çevirmeye hazırlanıyordu. Bense yukarıdan seyrediyordum bunu, gönül rahatlığıyla... Birden aklıma geldi: Her sabah şehir yeniden uyanıyor da insan neden her sabah kendisini yeniden uyandırmasın?” Telefonumu çıkardım. "Risaleinur" uygulamasını açtım: Hizbül Hakâik…Evrad-ı Kudsiyye… Beş bab okudum. Kelimeler birer birer içimdeki paslı kapılara anahtar oluyordu. Dışarıda şehir uyanıyordu; içeride ise gönlüm… Belki uzun zamandır el değmemiş bir odayı havalandırıyordu. Bir yandan da akşamdan kalan çayımı yudumluyordum. Çay soğumuştu. Akşamdan kalmıştı. Ben onu yeniden ısıtmıştım halbuki. Bir yudum daha aldım. İçimde bir tebessüm... “Hayat da böyle değil mi?” dedim. Akşamdan kalan bazı şeyleri yeniden ısıtıyoruz. Eski hatıraları… Eski dostlukları… önceki duaları…niyetlerimizi... Hatta bazen kendi kalbimizi bile. Bir çay bardağı elimde, bir kitap telefonumda, bir şehir gözlerimin önünde… Ve rüyadaki o delikanlının sorusu hâlâ kulağımdaydı: “Hocam, insan kendisini nasıl bulur?” Beşinci babı bitirdim. Telefonu biraz aşağı indirdim. Güneş artık ufkun üzerine çıkmış, şehrin damlarına, minarelerine ve pencerelerine ışık serpiyordu. O an rüyadaki sorunun cevabı zihnimde beliriverdi. İnsan kendisini aynada bulamaz. Kalabalıkta da bulamaz. Malda, mülkte, makamda, alkışta hiç bulamaz. İnsan kendisini, kendisini Yaratan'ı ararken bulur. Çünkü insanın kendi kapısını açan anahtar, yine kendi varlığının hakikatini anlamasından geçer. Rüyadaki delikanlıya söyleyemediğim cevabı şimdi bulmuştum. Belki de o cevap, rüyada değil, sabahın eşiğinde verilmek üzere bekliyordu. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Güneş doğmuştu. Fakat o sabah anladım ki bazı güneşler gökyüzünde doğmaz. "Ya nerde tulu' eder?" Cevap ruhumun en gizli mahfierinden fışkırdı. "İnsanın içine doğar." ...Ve insanın içine doğan güneş, ufuktaki güneşten daha geç batabilir. Çayımı tazeleyip bir yudum daha aldım. Şehir artık iyice canlanmıştı. Hayat akıp gidiyordu. Balkon demirlerine dayanıp mırıldandım: “Rabbim, ömrümün bundan sonraki sabahlarında, başkalarına hakikati anlatmadan önce kendi kalbime anlatmayı nasip eyle.” Zira insanın sözü, önce kendi kapısında yankılanmalıydı. Yoksa başkasına ışık tutmaya kalkarken kendi kandilini söndürmek de vardı. Güneş doğmuştu. Şehir uyanmıştı. Çayım yine boşalmıştı tabii, ama içimde, geceden sabaha taşınan bir cümle kalmıştı: İnsan, Rabbini ararken kendisini bulur; kendisini bulduğu gün ise dünyadaki yerini değil, dünyaya gelişindeki hikmeti düşünmeye başlar. ( 25. 09. 2026)
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haber111.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.