Mehmet Nuri BİNGÖL
Köşe Yazarı
Mehmet Nuri BİNGÖL
 

İSMET, FEVZİ, KÂZIM PAŞALAR MÜTAREKE İSTANBULUNDA

İSMET, FEVZİ, KÂZIM PAŞALAR MÜTAREKE İSTANBULUNDA Güneş, memleketin üzerine uzun zamandır unuttuğu bir sıcaklıkla doğmuştu. Baharın ilk günlerini hatırlatan hafif bir rüzgâr, ağaçların yaprakları arasında dolaşıyor; uzaktan gelen kuş sesleri, şehrin ağır havasını bir nebze olsun dağıtıyordu. Fakat insanların yüzündeki çizgiler, havadaki bu güzelliğe rağmen, memleketin içinde bulunduğu sıkıntıları anlatmaya yetiyordu. Fevzi, İsmet ve Kazım, her zamanki gibi Nalbantlıoğlu'nun çay bahçesinde bir masanın etrafında üçgen çizmiş oturuyorlardı. Önlerinde ince belli, tavşan kanı çay bardakları, masanın üzerinde ise yarım kalmış konuşmalar, eski hatıralar ve memleket meseleleri vardı. Çay bahçesi kalabalıktı. Bir köşede tavla oynayan ihtiyarlar, diğer tarafta gazete okuyan gençler vardı. Her masadan ayrı bir dert yükseliyor; herkes kendi penceresinden memleketin halini anlatıyordu. Fevzi, elindeki çay kaşığını yavaşça bardağın kenarına bıraktı. Kaşlarını çatmış, uzaklara dalmıştı. — Ne günlere kaldık arkadaşlar... dedi. Eskiden böyle miydi? İnsanlar birbirine güvenirdi. Şimdi herkes endişe içinde. Her taraftan kötü haberler geliyor. Kâzım başını salladı. — Haklısın Fevzi. Memleketin her köşesinden ayrı bir feryat yükseliyor. Bir yanda geçim derdi, bir yanda huzursuzluk... İnsan ne yapacağını şaşırıyor. İsmet, sessizce dinliyordu. Bir süre sonra derin bir iç çekti. — Anlatılanlara bakılırsa vaziyet pek iç açıcı değil. Sanki her şey elimizden kayıp gidiyor. Masadaki sessizlik birkaç saniye sürdü. Sonra Kâzım Karabekir'e dönüp başını hafifçe salladı. Yüzünde acı bir tebessüm vardı. — Memleket elden gitti, nuruaynım... Bu söz, masanın üzerine ağır bir taş gibi düştü. Kâzım Paşa itiraz eder gibi öne eğildi. — Ne yapalm peki? Böyle oturup yakınmakla mı geçecek ömrümüz? Sesi biraz yükselmişti. İçindeki mücadele duygusu, çaresizlik duvarına çarpıp geri dönüyordu. — Bir şeyler yapmak gerek. İnsan memleketinin derdi karşısında kollarını bağlayıp durabilir mi? Kâzım Paşa'nin bu heyecanı üzerine İsmet gülümsedi. Bir an düşündü. Sonra yüzünde alaycı ama düşündürücü bir ifade belirdi. — Kollaromızı kavusturup oturacak mıyız? dedi Kâzım Paşa'nın sözünü taklit ederek... Ardından kahkahayı bastı. — Madem işler böyle, hepimiz birer arazi saton alalım ve kenara çekilelip birer çiftlik kuralım. Arkadaşları şaşkınlıkla ona baktılar. İsmet devam etti: — Ben İsmet Ağa olayım. Fevzi, sen Fevzi Ağa ol. Kazım da Kazım Ağa... Bundan sonra memleketin netameli işlerine karışmayıp keyif çatmalıyız. Biraz soluklanıp sesini kontrol etti, "ağızları açık", acaba şaka mı yapıyor veya "akşamdan mı kalmış" umuduyla seyrettikleri yüz hatlarını İsmet'in, daha sonra ilave eden sesini duydular _ Sabah tarlaya bakarız, akşam kahvemizi içeriz. Günü gün etmek en iyisi artık! Bu sözler üzerine masadakiler de gülmeye vurdular; adamı yalanlayanazlardı ya yüzüne karşı. Fakat bu kahkahaların içinde biraz hüzün, biraz da memleketin hâline duyulan engin bir çaresizlik vardı. Kâzım, başını sallayarak gülümsedi yine de. Ama sahte olduğundan, o babacan yüzüne inme inmişti sanki. — Senin çiftlikte memleket kurtulur mu İsmet Ağa? İsmet, çayından bir yudum aldı. — Kim bilir? Belki de önce kendi bahçemizin taşını temizlemek gerekir. Bana ne memleketten; Anadolu insanı olan Türk, Çerkez... Kürt ve Lazdan... Tasdik almak için de öğrenmek ister gibi sordu: _ Haklı değil miyim; kalkıp da Düvel-i Muazzama ile yalın ayakla güreşe tutuşamayız ya... Osmanlı'nın Kâzım ve Fevzi Paşaları sükut edip çaylarından birer yudum daha almaktan başka bir yol bulamadılar. Güneş hâlâ parlıyordu. Çay bahçesinde hayat devam ediyordu. Fakat üç arkadaşın masasında konuşulanlar, yalnızca bir günün sohbeti değil; bir dönemin ruh hâlini teşkil edeceğinin, daha o gün, şuurunda ve basiretinde değillerdi. Onlar gülerek, İsmet'in niçin ortaya attığını anlayamadıkları çiftlik hayalini uçlerinden gülerken bile onlardan biri; Kâzım Paşa biliyordu ki asıl mesele kaçıp kurtulmak değil, memleketin derdiyle dertlenmeye devam etmekti. Çünkü insanın gerçek vatan, yalnızca üzerinde yaşadığı toprak değil; uğrunda kaygılandığı, emek verdiği ve sorumluluk hissettiği yerdir; her yerdir. Fevzi Paşa ise boşlukta salınır gibiydi; ham takvasınavdayanarak yine de: _ Tevekkeltü ta'allah, dedi.
Ekleme Tarihi: 06 Eylül 2026 -Pazar

İSMET, FEVZİ, KÂZIM PAŞALAR MÜTAREKE İSTANBULUNDA

İSMET, FEVZİ, KÂZIM PAŞALAR MÜTAREKE İSTANBULUNDA Güneş, memleketin üzerine uzun zamandır unuttuğu bir sıcaklıkla doğmuştu. Baharın ilk günlerini hatırlatan hafif bir rüzgâr, ağaçların yaprakları arasında dolaşıyor; uzaktan gelen kuş sesleri, şehrin ağır havasını bir nebze olsun dağıtıyordu. Fakat insanların yüzündeki çizgiler, havadaki bu güzelliğe rağmen, memleketin içinde bulunduğu sıkıntıları anlatmaya yetiyordu. Fevzi, İsmet ve Kazım, her zamanki gibi Nalbantlıoğlu'nun çay bahçesinde bir masanın etrafında üçgen çizmiş oturuyorlardı. Önlerinde ince belli, tavşan kanı çay bardakları, masanın üzerinde ise yarım kalmış konuşmalar, eski hatıralar ve memleket meseleleri vardı. Çay bahçesi kalabalıktı. Bir köşede tavla oynayan ihtiyarlar, diğer tarafta gazete okuyan gençler vardı. Her masadan ayrı bir dert yükseliyor; herkes kendi penceresinden memleketin halini anlatıyordu. Fevzi, elindeki çay kaşığını yavaşça bardağın kenarına bıraktı. Kaşlarını çatmış, uzaklara dalmıştı. — Ne günlere kaldık arkadaşlar... dedi. Eskiden böyle miydi? İnsanlar birbirine güvenirdi. Şimdi herkes endişe içinde. Her taraftan kötü haberler geliyor. Kâzım başını salladı. — Haklısın Fevzi. Memleketin her köşesinden ayrı bir feryat yükseliyor. Bir yanda geçim derdi, bir yanda huzursuzluk... İnsan ne yapacağını şaşırıyor. İsmet, sessizce dinliyordu. Bir süre sonra derin bir iç çekti. — Anlatılanlara bakılırsa vaziyet pek iç açıcı değil. Sanki her şey elimizden kayıp gidiyor. Masadaki sessizlik birkaç saniye sürdü. Sonra Kâzım Karabekir'e dönüp başını hafifçe salladı. Yüzünde acı bir tebessüm vardı. — Memleket elden gitti, nuruaynım... Bu söz, masanın üzerine ağır bir taş gibi düştü. Kâzım Paşa itiraz eder gibi öne eğildi. — Ne yapalm peki? Böyle oturup yakınmakla mı geçecek ömrümüz? Sesi biraz yükselmişti. İçindeki mücadele duygusu, çaresizlik duvarına çarpıp geri dönüyordu. — Bir şeyler yapmak gerek. İnsan memleketinin derdi karşısında kollarını bağlayıp durabilir mi? Kâzım Paşa'nin bu heyecanı üzerine İsmet gülümsedi. Bir an düşündü. Sonra yüzünde alaycı ama düşündürücü bir ifade belirdi. — Kollaromızı kavusturup oturacak mıyız? dedi Kâzım Paşa'nın sözünü taklit ederek... Ardından kahkahayı bastı. — Madem işler böyle, hepimiz birer arazi saton alalım ve kenara çekilelip birer çiftlik kuralım. Arkadaşları şaşkınlıkla ona baktılar. İsmet devam etti: — Ben İsmet Ağa olayım. Fevzi, sen Fevzi Ağa ol. Kazım da Kazım Ağa... Bundan sonra memleketin netameli işlerine karışmayıp keyif çatmalıyız. Biraz soluklanıp sesini kontrol etti, "ağızları açık", acaba şaka mı yapıyor veya "akşamdan mı kalmış" umuduyla seyrettikleri yüz hatlarını İsmet'in, daha sonra ilave eden sesini duydular _ Sabah tarlaya bakarız, akşam kahvemizi içeriz. Günü gün etmek en iyisi artık! Bu sözler üzerine masadakiler de gülmeye vurdular; adamı yalanlayanazlardı ya yüzüne karşı. Fakat bu kahkahaların içinde biraz hüzün, biraz da memleketin hâline duyulan engin bir çaresizlik vardı. Kâzım, başını sallayarak gülümsedi yine de. Ama sahte olduğundan, o babacan yüzüne inme inmişti sanki. — Senin çiftlikte memleket kurtulur mu İsmet Ağa? İsmet, çayından bir yudum aldı. — Kim bilir? Belki de önce kendi bahçemizin taşını temizlemek gerekir. Bana ne memleketten; Anadolu insanı olan Türk, Çerkez... Kürt ve Lazdan... Tasdik almak için de öğrenmek ister gibi sordu: _ Haklı değil miyim; kalkıp da Düvel-i Muazzama ile yalın ayakla güreşe tutuşamayız ya... Osmanlı'nın Kâzım ve Fevzi Paşaları sükut edip çaylarından birer yudum daha almaktan başka bir yol bulamadılar. Güneş hâlâ parlıyordu. Çay bahçesinde hayat devam ediyordu. Fakat üç arkadaşın masasında konuşulanlar, yalnızca bir günün sohbeti değil; bir dönemin ruh hâlini teşkil edeceğinin, daha o gün, şuurunda ve basiretinde değillerdi. Onlar gülerek, İsmet'in niçin ortaya attığını anlayamadıkları çiftlik hayalini uçlerinden gülerken bile onlardan biri; Kâzım Paşa biliyordu ki asıl mesele kaçıp kurtulmak değil, memleketin derdiyle dertlenmeye devam etmekti. Çünkü insanın gerçek vatan, yalnızca üzerinde yaşadığı toprak değil; uğrunda kaygılandığı, emek verdiği ve sorumluluk hissettiği yerdir; her yerdir. Fevzi Paşa ise boşlukta salınır gibiydi; ham takvasınavdayanarak yine de: _ Tevekkeltü ta'allah, dedi.
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haber111.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.