Mihengsiz ( mihenk) Bakmamak: Bediüzzaman’ın Ülemayı Kabul Ölçüsü
Mihengsiz ( mihenk) Bakmamak: Bediüzzaman’ın Ülemayı Kabul Ölçüsü
İlim ve fikir hayatımızın en büyük tehlikelerinden biri toptancılıktır. Toptancılık; bir kişiyi, bir ekolü veya bir nesli bütünüyle doğru yahut bütünüyle yanlış kabul etmektir. Oysa hakikat, çoğu zaman insanların ve fikirlerin tamamında değil; onların söz ve eserleri içinde bulunan doğru ve yanlışların birbirinden ayrılmasında ortaya çıkar.
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, talebelerine ve okuyucularına bu konuda son derece önemli bir ölçü öğretmiştir: Şahıslara mutlak teslimiyetle değil, Kur’ân ve Sünnet mihengiyle bakmak.
Bu anlayış, yalnız geçmişteki âlimler için değil, bizzat Bediüzzaman'ın kendisi için de geçerlidir.
**
Selefe Toptancı Değil, Seçkinci Bakmak: Bediüzzaman, İslâm tarihinin büyük âlimlerine karşı hürmet ve muhabbeti esas alır. Fakat bu hürmet, onların her sözünü sorgusuz kabul etmek manasına gelmez. Çünkü masumiyet sıfatı peygamberlere mahsustur. Peygamber olmayan hiçbir âlim, hatta sahabe ne kadar büyük olursa olsun, hatadan tamamen korunmuş değildir.
Bu sebeple bir Müslüman: “Falanca büyük âlim böyle söyledi; öyleyse mutlaka doğrudur.” demek yerine, “Bu söz Kur’ân ve Sünnetin ölçülerine, İslâm'ın temel esaslarına ve muhakkik ulemanın kabul ettiği hakikatlere ne kadar uygundur?” diye bakmalıdır.
İşte bu, selefe karşı saygısızlık değil; bilakis gerçek ilmî hürmettir. Çünkü büyük âlimlerin kendileri de şahıslarına körü körüne bağlanılmasını değil, delile tabi olunmasını istemişlerdir. İslâm medeniyetinin büyüklüğü de zaten burada gizlidir: Şahısların büyüklüğü hakikati büyütmez; hakikatin büyüklüğü şahısları büyütür.
Bediüzzaman'ın bu konudaki en dikkat çekici tarafı, başkalarına uyguladığı ölçüyü kendi şahsı için de istemesidir. Talebelerinin kendisine aşırı bir kutsiyet yüklemelerine razı olmamış; mânâ itibarıyla: “Kardeşlerim, Üstadınız layüs'el, yani sorgulanmaz değildir.” demiştir.
Bu sözün taşıdığı büyük ders şudur: Bediüzzaman'ı sevmek, onun her sözünü düşünmeden tekrar etmek değildir. Onu gerçekten anlamak, onun öğrettiği ölçüleri kullanıp fert ve cemiyet planında yaşamaktır.
Bir Müslümanın elinde her zaman bir meheng, yani hakikati ve yanlışı ayırmaya yarayan bir ölçü bulunmalıdır. Bu meheng ise şahıslar değil; öncelikle Kur’ân-ı Kerîm ve sahih Sünnettir.
Şayet bir insan, geçmişteki bütün âlimleri sorgulanmaz kabul ediyorsa, mensup olduğu ekolün bütün sözlerini mutlak doğru görüyorsa, kendi şeyhinin, hocasının veya üstadının hatasız olduğuna inanıyorsa, farkında olmadan hakikati şahsa tâbi kılmış olur.
Oysa doğru olan, şahsı hakikate tâbi kılmaktır.
**
Âsâra da "Mehengle" Bakmak
Bediüzzaman'ın eserlerine yaklaşım da bu ölçüden ayrı değildir. Risale-i Nur, iman hakikatlerini Kur'ân'dan aldığı feyizle izah eden büyük bir külliyattır. Ancak Risale-i Nur'u okumak, onu anlamaya çalışmak ve ondan istifade etmek ile onu her açıdan "leyüs'el" ( sorgulanamaz) saymak, birbirinden tamamen farklı şeylerdir.
Üstadın eserlerine bile “Bu sözü hangi hakikat destekliyor? Bu mesele Kur'ânî ölçüler içinde nasıl anlaşılmalıdır?” diye bakabilmek, Risale-i Nur'a karşı düşmanlık değil Üstadın bizzat öğrettiği tahkik mesleğinin gereğidir.
Çünkü tahkikî iman, sadece duyduğu sözü tekrar etmek değildir. Tahkik, araştırmak, delil istemek, ölçmek, karşılaştırmak, hakikati deliliyle kabul etmektir.
Kör taklit, şahısların peşinden gider. Bu ise zamanımızdaki yozlaşmış tarikatların berzahıdır; bizim değil, ehli sünnetin GENİŞ DAİRESİNİN degil, dolayısıyla Nur okuyucu ve takipçilerinin de olamaz. Mesleğimiz olan tahkik ise hakikatin peşinden gider.
**
Bediüzzaman toptancılıktan, inhisarcılıktan o kadar uzaktır ki Batıcı olarak bilinen Ziya Paşa 'nın meşhur mısralarından iktibas etmesi de bu hakikatin güzel bir misalidir:
“Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz,
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.”
Bediüzzaman'ın kendi düşüncesine uzak bir fikir ve kültür çevresinden gelen bir şairden hikmetli bir sözü alması bize şunu öğretir: Bir insanın bütün fikirlerini kabul etmeden de onun doğru söylediği bir sözü kabul etmek mümkündür.
Bir şahıs bazı konularda isabetli, bazı konularda hatalı olabilir. Bir kitapta çok kıymetli hakikatler bulunabileceği gibi, tenkit edilmesi gereken görüşler de bulunabilir.
Bir fikir adamının siyasî veya dinî görüşlerinin tamamına katılmadan, onun söylediği doğru bir sözü almak mümkündür. Bu sebeple: “Bu sözü kim söyledi?” sorusundan önce, “Bu söz doğru mu?” sorusunu sormak gerekir.
İşte seçkinci bakış dediğimiz metod budur.
**
Namık Kemal ve Tevfik Fikret'ten Hikmet Alabilmek: Aynı yaklaşım, ve gibi farklı fikrî çizgilerde bulunan edebiyatçılara için de geçerlidir. Bir insanın bütün fikirlerini reddetmek, onun söylediği her sözü yanlış yapmadığı gibi; bir şahsın bazı güzel sözlerini kabul etmek de onun bütün fikirlerini benimsemek manasına gelmez.
Bediüzzaman'ın edebî kudreti yüksek şairlerden yer yer iktibaslarda bulunması, bize önemli bir fikrî adalet dersi verir. Demek ki yanlış bir insanın doğru sözü alınabilir; doğru bir insanın da yanlış sözü tashih edilebilir. İslâm'ın istediği de budur diye biliyorum. Kişiye göre hakikat aramak değil, hakikate göre kişiyi değerlendirmek!
Bediüzzaman'ın mesleğinden çıkarılması gereken en önemli neticelerden biri de şudur: Üstadın en sadık talebesi, onun şahsını mutlaklaştıran değil; onun öğrettiği tahkik ve ölçü metodunu kullanan kimsedir. Bir Nur Talebesi: “Üstad böyle dedi, artık konuşulamaz!” demekten ziyade:
“Üstad bu meseleyi böyle izah ediyor; geliniz bunu Kur'ân ve Sünnetin umumî ölçüleri içinde doğru anlayalım.”
diyebilmelidir. Çünkü Bediüzzaman'ın büyüklüğü, kendisine dokunulmazlık payesi verilmesinde değil; kendisinden sonra gelenlere düşünme ve tahkik etme cesareti kazandırmasındadır.
Şahısları putlaştıranlar, zamanla düşünmeyi bırakırlar. Hakikati ölçü kabul edenler ise hem şahıslara saygı gösterir hem de akıllarını ve vicdanlarını devre dışı bırakmazlar.
**
Netice: Muhabbet Ayrı, Masumiyet Ayrı: Büyüklerimizi sevelim.Selef-i salihîne hürmet edelim. Mezhep imamlarını ve İslâm âlimlerini rahmetle analım. Üstad Bediüzzaman Said Nursî'den ve Risale-i Nur'dan istifade edelim. Fakat hiçbir insanı, Kur'ân ve Sünnetin üstünde bir ölçü hâline getirmeyelim. Çünkü muhabbet başka şey, masumiyet başkadır. Hürmet başka, teslimiyet başkadır. İstifade etmek başka, şahsı mutlaklaştırmak başkadır. Nihayetinde ismet sıfatı sadece nebilere, resullere verilmiş bir MEVHİBEdir.
Üstadımızın bize öğrettiği büyük derslerden biri de budur: Geçmişe körü körüne bağlı değil, vefalı; şahıslara teslim olmuş değil, saygılı; fikirlere düşman değil, seçici olmak…
Elimizde daima bir "meheng" bulunmalıdır. O mihenkle selefe bakacağız. O "mehengle" halefe bakacağız. O "mehengle" kitaplara bakacağız.
...Ve nihayet, o mihenkle Üstadımıza ve onun âsârına bakacağız. Çünkü hakikat, şahısların büyüklüğüyle değil; Kur'ân'ın nuru ve Sünnet'in ölçüsüyle anlaşılır.
Belki de (Osmanlı Türkçesinde belki, muhakkak demektir.) Üstadımıza gösterilebilecek en büyük sadakat, onu “layüs'el” bir makamın üzerine çıkarmak değil; onun bize öğrettiği tahkik, insaf ve Kur'ânî meheng mesleğine sadakat göstermektir.
Zübeyir GÜNDÜZALP (rhm) da "(Bu ahirzamanda) Dane taşıyan karıncayı bile incitme!" demiyor mu? Ne namına, ne mübarek tebliğ ehlini incinir görünce, her zaman bu beyanı hatırlarım...
Mehmet Nuri Bingöl
Ekleme
Tarihi: 29 Ağustos 2026 -Cumartesi
Mihengsiz ( mihenk) Bakmamak: Bediüzzaman’ın Ülemayı Kabul Ölçüsü
Mihengsiz ( mihenk) Bakmamak: Bediüzzaman’ın Ülemayı Kabul Ölçüsü
İlim ve fikir hayatımızın en büyük tehlikelerinden biri toptancılıktır. Toptancılık; bir kişiyi, bir ekolü veya bir nesli bütünüyle doğru yahut bütünüyle yanlış kabul etmektir. Oysa hakikat, çoğu zaman insanların ve fikirlerin tamamında değil; onların söz ve eserleri içinde bulunan doğru ve yanlışların birbirinden ayrılmasında ortaya çıkar.
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, talebelerine ve okuyucularına bu konuda son derece önemli bir ölçü öğretmiştir: Şahıslara mutlak teslimiyetle değil, Kur’ân ve Sünnet mihengiyle bakmak.
Bu anlayış, yalnız geçmişteki âlimler için değil, bizzat Bediüzzaman'ın kendisi için de geçerlidir.
**
Selefe Toptancı Değil, Seçkinci Bakmak: Bediüzzaman, İslâm tarihinin büyük âlimlerine karşı hürmet ve muhabbeti esas alır. Fakat bu hürmet, onların her sözünü sorgusuz kabul etmek manasına gelmez. Çünkü masumiyet sıfatı peygamberlere mahsustur. Peygamber olmayan hiçbir âlim, hatta sahabe ne kadar büyük olursa olsun, hatadan tamamen korunmuş değildir.
Bu sebeple bir Müslüman: “Falanca büyük âlim böyle söyledi; öyleyse mutlaka doğrudur.” demek yerine, “Bu söz Kur’ân ve Sünnetin ölçülerine, İslâm'ın temel esaslarına ve muhakkik ulemanın kabul ettiği hakikatlere ne kadar uygundur?” diye bakmalıdır.
İşte bu, selefe karşı saygısızlık değil; bilakis gerçek ilmî hürmettir. Çünkü büyük âlimlerin kendileri de şahıslarına körü körüne bağlanılmasını değil, delile tabi olunmasını istemişlerdir. İslâm medeniyetinin büyüklüğü de zaten burada gizlidir: Şahısların büyüklüğü hakikati büyütmez; hakikatin büyüklüğü şahısları büyütür.
Bediüzzaman'ın bu konudaki en dikkat çekici tarafı, başkalarına uyguladığı ölçüyü kendi şahsı için de istemesidir. Talebelerinin kendisine aşırı bir kutsiyet yüklemelerine razı olmamış; mânâ itibarıyla: “Kardeşlerim, Üstadınız layüs'el, yani sorgulanmaz değildir.” demiştir.
Bu sözün taşıdığı büyük ders şudur: Bediüzzaman'ı sevmek, onun her sözünü düşünmeden tekrar etmek değildir. Onu gerçekten anlamak, onun öğrettiği ölçüleri kullanıp fert ve cemiyet planında yaşamaktır.
Bir Müslümanın elinde her zaman bir meheng, yani hakikati ve yanlışı ayırmaya yarayan bir ölçü bulunmalıdır. Bu meheng ise şahıslar değil; öncelikle Kur’ân-ı Kerîm ve sahih Sünnettir.
Şayet bir insan, geçmişteki bütün âlimleri sorgulanmaz kabul ediyorsa, mensup olduğu ekolün bütün sözlerini mutlak doğru görüyorsa, kendi şeyhinin, hocasının veya üstadının hatasız olduğuna inanıyorsa, farkında olmadan hakikati şahsa tâbi kılmış olur.
Oysa doğru olan, şahsı hakikate tâbi kılmaktır.
**
Âsâra da "Mehengle" Bakmak
Bediüzzaman'ın eserlerine yaklaşım da bu ölçüden ayrı değildir. Risale-i Nur, iman hakikatlerini Kur'ân'dan aldığı feyizle izah eden büyük bir külliyattır. Ancak Risale-i Nur'u okumak, onu anlamaya çalışmak ve ondan istifade etmek ile onu her açıdan "leyüs'el" ( sorgulanamaz) saymak, birbirinden tamamen farklı şeylerdir.
Üstadın eserlerine bile “Bu sözü hangi hakikat destekliyor? Bu mesele Kur'ânî ölçüler içinde nasıl anlaşılmalıdır?” diye bakabilmek, Risale-i Nur'a karşı düşmanlık değil Üstadın bizzat öğrettiği tahkik mesleğinin gereğidir.
Çünkü tahkikî iman, sadece duyduğu sözü tekrar etmek değildir. Tahkik, araştırmak, delil istemek, ölçmek, karşılaştırmak, hakikati deliliyle kabul etmektir.
Kör taklit, şahısların peşinden gider. Bu ise zamanımızdaki yozlaşmış tarikatların berzahıdır; bizim değil, ehli sünnetin GENİŞ DAİRESİNİN degil, dolayısıyla Nur okuyucu ve takipçilerinin de olamaz. Mesleğimiz olan tahkik ise hakikatin peşinden gider.
**
Bediüzzaman toptancılıktan, inhisarcılıktan o kadar uzaktır ki Batıcı olarak bilinen Ziya Paşa 'nın meşhur mısralarından iktibas etmesi de bu hakikatin güzel bir misalidir:
“Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz,
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.”
Bediüzzaman'ın kendi düşüncesine uzak bir fikir ve kültür çevresinden gelen bir şairden hikmetli bir sözü alması bize şunu öğretir: Bir insanın bütün fikirlerini kabul etmeden de onun doğru söylediği bir sözü kabul etmek mümkündür.
Bir şahıs bazı konularda isabetli, bazı konularda hatalı olabilir. Bir kitapta çok kıymetli hakikatler bulunabileceği gibi, tenkit edilmesi gereken görüşler de bulunabilir.
Bir fikir adamının siyasî veya dinî görüşlerinin tamamına katılmadan, onun söylediği doğru bir sözü almak mümkündür. Bu sebeple: “Bu sözü kim söyledi?” sorusundan önce, “Bu söz doğru mu?” sorusunu sormak gerekir.
İşte seçkinci bakış dediğimiz metod budur.
**
Namık Kemal ve Tevfik Fikret'ten Hikmet Alabilmek: Aynı yaklaşım, ve gibi farklı fikrî çizgilerde bulunan edebiyatçılara için de geçerlidir. Bir insanın bütün fikirlerini reddetmek, onun söylediği her sözü yanlış yapmadığı gibi; bir şahsın bazı güzel sözlerini kabul etmek de onun bütün fikirlerini benimsemek manasına gelmez.
Bediüzzaman'ın edebî kudreti yüksek şairlerden yer yer iktibaslarda bulunması, bize önemli bir fikrî adalet dersi verir. Demek ki yanlış bir insanın doğru sözü alınabilir; doğru bir insanın da yanlış sözü tashih edilebilir. İslâm'ın istediği de budur diye biliyorum. Kişiye göre hakikat aramak değil, hakikate göre kişiyi değerlendirmek!
Bediüzzaman'ın mesleğinden çıkarılması gereken en önemli neticelerden biri de şudur: Üstadın en sadık talebesi, onun şahsını mutlaklaştıran değil; onun öğrettiği tahkik ve ölçü metodunu kullanan kimsedir. Bir Nur Talebesi: “Üstad böyle dedi, artık konuşulamaz!” demekten ziyade:
“Üstad bu meseleyi böyle izah ediyor; geliniz bunu Kur'ân ve Sünnetin umumî ölçüleri içinde doğru anlayalım.”
diyebilmelidir. Çünkü Bediüzzaman'ın büyüklüğü, kendisine dokunulmazlık payesi verilmesinde değil; kendisinden sonra gelenlere düşünme ve tahkik etme cesareti kazandırmasındadır.
Şahısları putlaştıranlar, zamanla düşünmeyi bırakırlar. Hakikati ölçü kabul edenler ise hem şahıslara saygı gösterir hem de akıllarını ve vicdanlarını devre dışı bırakmazlar.
**
Netice: Muhabbet Ayrı, Masumiyet Ayrı: Büyüklerimizi sevelim.Selef-i salihîne hürmet edelim. Mezhep imamlarını ve İslâm âlimlerini rahmetle analım. Üstad Bediüzzaman Said Nursî'den ve Risale-i Nur'dan istifade edelim. Fakat hiçbir insanı, Kur'ân ve Sünnetin üstünde bir ölçü hâline getirmeyelim. Çünkü muhabbet başka şey, masumiyet başkadır. Hürmet başka, teslimiyet başkadır. İstifade etmek başka, şahsı mutlaklaştırmak başkadır. Nihayetinde ismet sıfatı sadece nebilere, resullere verilmiş bir MEVHİBEdir.
Üstadımızın bize öğrettiği büyük derslerden biri de budur: Geçmişe körü körüne bağlı değil, vefalı; şahıslara teslim olmuş değil, saygılı; fikirlere düşman değil, seçici olmak…
Elimizde daima bir "meheng" bulunmalıdır. O mihenkle selefe bakacağız. O "mehengle" halefe bakacağız. O "mehengle" kitaplara bakacağız.
...Ve nihayet, o mihenkle Üstadımıza ve onun âsârına bakacağız. Çünkü hakikat, şahısların büyüklüğüyle değil; Kur'ân'ın nuru ve Sünnet'in ölçüsüyle anlaşılır.
Belki de (Osmanlı Türkçesinde belki, muhakkak demektir.) Üstadımıza gösterilebilecek en büyük sadakat, onu “layüs'el” bir makamın üzerine çıkarmak değil; onun bize öğrettiği tahkik, insaf ve Kur'ânî meheng mesleğine sadakat göstermektir.
Zübeyir GÜNDÜZALP (rhm) da "(Bu ahirzamanda) Dane taşıyan karıncayı bile incitme!" demiyor mu? Ne namına, ne mübarek tebliğ ehlini incinir görünce, her zaman bu beyanı hatırlarım...
Mehmet Nuri Bingöl
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
