MEKKE ANLAŞMASI’NDAN CEMAHİR-İ MÜTTEFİKA-YI İSLÂMİYE’YE
MEKKE ANLAŞMASI’NDAN CEMAHİR-İ MÜTTEFİKA-YI İSLÂMİYE’YE
İslâm tarihine dikkatle bakıldığında, Müslümanların birlik ve beraberliğinin yalnızca siyasî bir tercih değil, aynı zamanda Kur’an’ın ortaya koyduğu temel bir hedeftir. Kur’an, “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin” buyururken, ümmetin parçalanmasını değil, ortak bir iman ve kardeşlik zemini üzerinde birleşmesini esas almakta.
Bu açıdan bakıldığında, Mekke merkezli anlaşma ve ittifak düşüncesi, İslâm dünyasının bugün ihtiyaç duyduğu daha geniş bir birlik fikrinin tarihî ve fikrî ön adımlarından biri olarak okunmalı...
Asıl dikkat çekici nokta şudur: İslâm'ın birlik fikri, belirli bir kavmin, ırkın veya milletin üstünlüğüne değil; tevhid etrafında birleşen insanların ortak iradesine dayanır.
**
Mekke, İslâm'ın doğduğu şehir olduğu kadar, İslâmî birlik fikrinin de sembol merkezidir. Hz. Peygamber'in (asm) tebliğ ettiği tevhid, sadece insanların Allah ile ilişkisini düzenleyen bir inanç ilkesi değildi. Aynı zamanda kabileleri, sınıfları ve sosyal farklılıkları aşan yeni bir kardeşlik anlayışı meydana getiriyordu.
İslâm, Mekke'nin kabileci yapısına karşı ümmet anlayışını ortaya koydu.Bu sebeple Mekke'de başlayan hareket, kısa zamanda Medine'de siyasî ve sosyal bir yapıya dönüştü. Farklı toplulukların aynı hukuk ve ortak sorumluluk anlayışı içerisinde yaşayabilmesi, İslâm medeniyetinin önemli özelliklerinden biri hâline geldi.
Mekke Paktı "süreci", yalnızca bir dinin yayılışı ve ümmetin savunması değil; aynı zamanda parçalanmış toplumların ortak bir değer etrafında nasıl birleşebileceğinin tarihî örneğidir.
**
Bediüzzaman Said Nursî, İslâm dünyasının yeniden yükselişi için siyasî ve fikrî bir birlik projesinden söz eder. Kullandığı dikkat çekici ifadelerden biri:
“Cemahir-i Müttefika-yı İslâmiye”;
yani “İttifak etmiş İslâm cumhuriyetleri/toplulukları” fikridir.
Bu düşünce, bütün Müslümanların tek bir devlet altında zorla birleştirilmesi şeklinde anlaşılmamalıdır. Bilakis farklı ülkelerin kendi siyasî yapılarını koruyarak ortak iman, kardeşlik, iktisadî iş birliği, eğitim, kültür ve karşılıklı dayanışma alanlarında birleşmeleri şeklinde...
Bugünkü ifadelerle söylersek bu fikir, İslâm dünyasının kendi içerisinde bir medeniyetler arası dayanışma ve ortaklık alanı oluşturması düşüncesine oldukça yakındır.
Bediüzzaman'ın nazarında İslâm dünyasının en büyük problemlerinden biri tefrikadır. Buna karşı en güçlü ilaç ise ittihad-ı İslâm, yani Müslümanların ortak değerler etrafında birleşmesidir.
**
Bu noktada “Mekke Anlaşması” fikri daha geniş bir tarih perspektifi içerisinde anlam kazanır. Mekke, tevhidin merkezidir; Medine, kardeşliğin ve ortak hayatın merkezi. İslâm medeniyeti bu iki temel üzerinde yükselmiştir: Tevhid ve ittihad.
Bediüzzaman'ın “Cemahir-i Müttefika-yı İslâmiye” fikri de modern çağda bu ruhun yeniden kurumsallaşmış bir biçimi olarak değerlendirilebilir. Başka bir ifadeyle:
Mekke'de başlayan tevhid çağrısı, Medine'de ümmet şuuruna; ümmet şuuru İslâm medeniyetine; Bediüzzaman'ın “Cemahir-i Müttefika-yı İslâmiye” fikri ise bu kardeşliğin çağdaş dünyadaki kurumsal birliğine doğru uzanan bir çizgi... Yani bir devlet hâline gelme değil, bir dayanışma medeniyetidir. Bediüzzaman'ın teklifindeki önemli inceliklerden biri de burada.
İslâm dünyasının birleşmesi, bütün ülkelerin birbirlerinin egemenliklerini ortadan kaldırması anlamına gelmez.
Tam tersine, farklı devletlerin kendi kimliklerini koruyarak ortak meselelerde birlikte hareket etmeleri mümkündür.
Bugün Avrupa'da ekonomik ve siyasî iş birliği modelleri, farklı devletlerin belirli alanlarda ortak hareket edebileceğini göstermiştir.
İslâm dünyası da kendi tarihî, kültürel ve manevî birikiminden hareketle böyle bir dayanışma zemini oluşturabilir.
Ekonomide ortak pazarlar…
Eğitimde ortak projeler…
Bilimde ve teknolojide ortak araştırmalar…
Kültürde ortak çalışmalar…
Doğal afetlerde ortak yardım mekanizmaları…
Savunma ve güvenlikte karşılıklı dayanışma…
Ve bütün bunların üzerinde, ortak bir kardeşlik şuuru… İşte “Cemahir-i Müttefika-yı İslâmiye” fikri böyle bir ufuk içerisinde değerlendirilebilir. Yani asıl mesele: Kalplerin ittifakıdır. Fakat burada önemli bir hakikat var: Siyasî birlik, manevî birlik olmadan kalıcı olamaz.
**
Bediüzzaman'ın düşüncesinde ittihadın temelinde iman vardır. Çünkü farklı milletleri, mezhepleri ve coğrafyaları birbirine bağlayabilecek en güçlü ortak payda, İslâm'ın ortak iman esaslarıdır.
Bu sebeple İslâm dünyasının geleceği yalnızca siyasî anlaşmalarda değil, kalplerin ittifakında aranmalıdır.
Bir Müslüman diğer Müslümanı rakip değil kardeş gördüğünde, gerçek birlik başlamış olur.
Bir ülke diğer İslâm ülkesini tehdit değil ortak olarak gördüğünde, siyasî birlik güçlenir. Bir toplum diğer toplumun acısını kendi acısı bildiğinde, ümmet şuuru yeniden canlanır.
Bugün dünya büyük blokların, ekonomik birliklerin ve siyasî ittifakların şekillendirdiği bir dönemden geçmektedir. İslâm dünyasının ise büyük bir insan ve kaynak potansiyeline rağmen parçalı bir görüntü vermesi düşündürücüdür.
Bu parçalanmışlığın aşılması için Bediüzzaman'ın asırlar öncesinden işaret ettiği ittihad-ı İslâm fikri yeniden okunmalıdır.
“Mekke Anlaşması”nı da bu bakımdan yalnızca siyasî bir hadise olarak değil, İslâm dünyasında ortak akıl ve ortak irade arayışının bir işareti olarak değerlendirmek mümkündür.
Belki bugün atılan küçük bir adım, yarının daha büyük birliklerinin başlangıcı olacaktır. Çünkü büyük medeniyetler bir günde kurulmaz.
Önce bir fikir doğar. Sonra o fikir bir şuur hâline gelir. Şuur ise kardeşliği doğurur. Kardeşlik, dayanışmayı getirir. Dayanışma ise kurumlara dönüşür.
Ve nihayet fikir, tarih sahnesinde bir medeniyet projesi hâline gelir.
**
Bediüzzaman Said Nursî'nin “Cemahir-i Müttefika-yı İslâmiye” düşüncesi, İslâm dünyasının geleceğine dair dikkat çekici bir vizyondur. Bu vizyonu, Mekke'den başlayan tevhid ve kardeşlik çağrısının modern çağdaki yansımalarından biri olarak okumak mümkündür.
Mekke'nin ruhu tevhid…
Medine'nin ruhu kardeşlik…
İslâm medeniyetinin ruhu ittihad…
Bediüzzaman'ın geleceğe yönelik işareti ise: “Cemahir-i Müttefika-yı İslâmiye…”dir. Demek ki mesele sadece devletlerin anlaşması değildir. Asıl mesele, ümmetin ortak bir gelecek tasavvuruna sahip olmasıdır.
Mekke'den yükselen tevhid sesi, asırlar sonra farklı coğrafyalarda yeniden yankılanabilir. Belki de bugün atılan her samimi birlik adımı, o büyük idealin küçük bir başlangıcıdır.
Bu çerçevede makaleyi Bediüzzaman'ın “Cemahir-i Müttefika-yı İslâmiye” idealinin günümüzdeki ilk somut adımlarından biri şeklinde, fakat “bu anlaşma doğrudan Bediüzzaman'ın projesidir” gibi tarihî olarak kanıtlanamayacak bir iddiaya kaçmadan yazmak daha güçlü bir teşebbüs olacak inşaallah ...
**
MEKKE ANLAŞMASI: CEMAİR-İ MÜTTEFİKA-YI İSLÂMİYE'YE ATILAN İLK ADIM MI?
Mekke'de atılan üç imza, sadece üç ülkenin savunma iş birliği değildir. Belki de Bediüzzaman Said Nursî'nin yıllar önce işaret ettiği “Cemahir-i Müttefika-yı İslâmiye” fikrinin çağdaş dünyadaki ilk ciddi tezahürlerinden biridir.
7 Ağustos 2026'da Mekke'de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşması, İslâm dünyasının geleceği açısından üzerinde dikkatle durulması gereken yeni bir gelişmedir. Anlaşma, üç ülkenin güvenliğini ortak bir anlayış içerisinde ele almakta; taraflardan birine yönelik silahlı saldırının üç ülkeye yönelik kabul edilmesini öngörmektedir. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın ifadesiyle bu mekanizma, NATO'nun 5. maddesine teknik bakımdan benzemektedir. Ayrıca anlaşmanın başka ülkelerin katılımına açık bir yapı kazanabileceği ve Mısır'ın da gündeme geldiği belirtilmektedir.
Bu tablo, ister istemez Bediüzzaman Said Nursî'nin İslâm dünyasının geleceğine ilişkin ortaya koyduğu “Cemahir-i Müttefika-yı İslâmiye” fikrini hatırlatmaktadır. Bediüzzaman Said Nursî, İslâm dünyasının kurtuluşunu birbirinden kopuk ve yalnız devletlerin gücünde görmüyordu. Ona göre Müslümanların yeniden güç kazanmasının temel şartlarından biri ittihad-ı İslâm, yani Müslümanların ortak değerler etrafında birleşmesiydi.
“Cemahir-i Müttefika-yı İslâmiye” ifadesi bu düşüncenin daha ileri bir safhasını anlatır. Buradaki “ittifak”, herkesin tek bir devlet içerisinde erimesi anlamına gelmez. Aksine farklı devletlerin kendi bağımsızlıklarını koruyarak güvenlikte, ekonomide, ilimde, kültürde ve siyasette ortak hareket etmeleri anlamına gelebilecek bir medeniyet birlikteliğini düşündürür.
Bugün Mekke'de ortaya çıkan üçlü savunma mekanizması tam da bu açıdan önem taşımaktadır. Türkiye + Suudi Arabistan + Pakistan
Üç ülkenin bir araya gelmesi de ayrıca manalıdır. Türkiye, güçlü savunma sanayii, jeopolitik konumu ve NATO tecrübesiyle; Pakistan, büyük nüfusu ve nükleer caydırıcılığıyla; Suudi Arabistan ise ekonomik gücü, İslâm dünyasındaki sembolik konumu ve stratejik coğrafyasıyla; farklı alanlarda birbirini tamamlayan üç önemli güçtür. Bu üç unsurun aynı güvenlik çatısı altında buluşması, sadece askerî bir anlaşma olarak görülmemelidir.
Dolayısıyla Mekke'de üç İslâm ülkesinin ortak güvenlik anlayışı etrafında buluşması, “ortak kader” fikrinin sembolik bir ifadesidir. Bu anlaşmanın en dikkat çekici taraflarından biri, yapının başka ülkelerin katılımına açık olabileceğinin belirtilmesidir. Mısır'ın da ileride bu yapıya katılabileceği ifade edilmiştir.
Zaten İslâm ülkelerinin farklı platformlarda ortak hareket etme arayışları da bulunmaktadır. 2026 yılı içerisinde Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan, Mısır, Endonezya, Ürdün, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler çeşitli ortak açıklamalarda birlikte hareket etmişlerdir.
Bugün üçlü başlayan bir güvenlik iş birliği, yarın daha geniş bir İslâm ülkeleri ortak güvenlik ve dayanışma sistemine dönüşebilir.
**
"Cemahir-i Müttefika-yı İslâmiye"
Bediüzzaman'ın bu fikrini bugünün diliyle ifade edecek olursak: bağımsız İslâm ülkelerinin ortak bir medeniyet çatısı altında birleşmesi… Her ülke kendi bayrağına sahip olacak. Her ülke kendi hükûmetini koruyacak. Fakat ortak tehditler karşısında birlikte hareket edecek. Ekonomik kaynaklarını birbirine açacak. Savunma sanayiinde ortak projeler geliştirecek. İlim ve teknoloji alanında iş birliği yapacak.
...Ve nihayet, dünyada kendi iradesi ve kendi medeniyet tasavvuru olan büyük bir güç merkezi meydana getirecek. Bu, Bediüzzaman'ın “Cemahir-i Müttefika-yı İslâmiye” idealinin çağdaş bir yorumudur.
Avrupa Birliği örneği neden akla geliyor?
Avrupa ülkeleri asırlarca birbirleriyle savaşmış milletlerdi. Fakat zaman içerisinde ortak çıkarların, ortak güvenliğin ve ortak geleceğin onları birbirine yaklaştırabileceğini gördüler.
Önce ekonomik iş birlikleri kuruldu. Sonra siyasi ve hukuki mekanizmalar gelişti. Bugün Avrupa Birliği adı altında birçok Avrupa ülkesi ortak kurumlar ve ortak politikalar etrafında hareket ediyor.
Öyleyse İslâm ülkeleri için de benzer bir model neden mümkün olmasın? Elbette ki İslâm dünyasının kendi tarihî ve kültürel şartlarına uygun, taklitten uzak bir model geliştirmesi gerekir. Bediüzzaman'ın "cemahir" fikrinin önemi de burada ortaya çıkar: Birlik, zorla değil; ihtiyaç, kardeşlik ve ortak menfaat üzerinden kurulmalıdır.
Mekke Anlaşması bugün öncelikle bir ortak savunma anlaşmasıdır. Fakat tarih boyunca büyük birliklerin çoğu önce sınırlı alanlardaki iş birlikleriyle başlamıştır.
Bugün savunma…
Yarın ekonomi…
Sonra teknoloji…
Ardından eğitim ve kültür…
Bediüzzaman'ın fikirleri ortaya atıldığı dönemde, İslâm ülkelerinin böyle bir birlik oluşturması birçok kişiye uzak bir hayal gibi görünebilirdi. Bugün ise dünya değişmiştir. İletişim haddinden fazla kolaylaşmıştır. Ekonomiler birbirine bağlanmıştır.
Savunma teknolojileri gelişmiştir. İslâm ülkeleri arasında genç ve büyük nüfuslar vardır.
Enerji kaynakları, stratejik geçiş yolları, büyük pazarlar ve önemli jeopolitik merkezler bu coğrafyada bulunmaktadır. Mekke'de atılan üç imzayı, Bediüzzaman'ın “Cemahir-i Müttefika-yı İslâmiye” fikrinin doğrudan hayata geçirilmiş şekli olarak ilan etmek için henüz erkendir.
Bediüzzaman'ın arzu ettiği şey, İslâm dünyasının kendi içerisinde parçalanması değil; farklı devletlerin ortak bir kardeşlik ve dayanışma şuuruyla birleşmesiydi.
...Ve belki bir gün, farklı bayraklar altında yaşayan Müslüman devletlerin ortak güvenlik, ortak ekonomi, ortak teknoloji ve ortak medeniyet iradesi… İşte o zaman “Cemahir-i Müttefika-yı İslâmiye” yalnızca bir fikir olmaktan çıkar; çağın en önemli medeniyet projelerinden biri hâline gelir.
Netice olarak diyebiliriz ki Mekke'de atılan imza küçüktür gibi görünüp kimilerince hafifsenebili; fakat işaret ettiği ufuk büyüktür. Çünkü büyük birlikler önce bir anlaşmayla değil, bir fikirle başlar.
Ve Bediüzzaman'ın o fikri, bugün yeniden okunmayı beklemektedir.
Mehmet Nuri Bingöl
Ekleme
Tarihi: 09 Ağustos 2026 -Pazar
MEKKE ANLAŞMASI’NDAN CEMAHİR-İ MÜTTEFİKA-YI İSLÂMİYE’YE
MEKKE ANLAŞMASI’NDAN CEMAHİR-İ MÜTTEFİKA-YI İSLÂMİYE’YE
İslâm tarihine dikkatle bakıldığında, Müslümanların birlik ve beraberliğinin yalnızca siyasî bir tercih değil, aynı zamanda Kur’an’ın ortaya koyduğu temel bir hedeftir. Kur’an, “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin” buyururken, ümmetin parçalanmasını değil, ortak bir iman ve kardeşlik zemini üzerinde birleşmesini esas almakta.
Bu açıdan bakıldığında, Mekke merkezli anlaşma ve ittifak düşüncesi, İslâm dünyasının bugün ihtiyaç duyduğu daha geniş bir birlik fikrinin tarihî ve fikrî ön adımlarından biri olarak okunmalı...
Asıl dikkat çekici nokta şudur: İslâm'ın birlik fikri, belirli bir kavmin, ırkın veya milletin üstünlüğüne değil; tevhid etrafında birleşen insanların ortak iradesine dayanır.
**
Mekke, İslâm'ın doğduğu şehir olduğu kadar, İslâmî birlik fikrinin de sembol merkezidir. Hz. Peygamber'in (asm) tebliğ ettiği tevhid, sadece insanların Allah ile ilişkisini düzenleyen bir inanç ilkesi değildi. Aynı zamanda kabileleri, sınıfları ve sosyal farklılıkları aşan yeni bir kardeşlik anlayışı meydana getiriyordu.
İslâm, Mekke'nin kabileci yapısına karşı ümmet anlayışını ortaya koydu.Bu sebeple Mekke'de başlayan hareket, kısa zamanda Medine'de siyasî ve sosyal bir yapıya dönüştü. Farklı toplulukların aynı hukuk ve ortak sorumluluk anlayışı içerisinde yaşayabilmesi, İslâm medeniyetinin önemli özelliklerinden biri hâline geldi.
Mekke Paktı "süreci", yalnızca bir dinin yayılışı ve ümmetin savunması değil; aynı zamanda parçalanmış toplumların ortak bir değer etrafında nasıl birleşebileceğinin tarihî örneğidir.
**
Bediüzzaman Said Nursî, İslâm dünyasının yeniden yükselişi için siyasî ve fikrî bir birlik projesinden söz eder. Kullandığı dikkat çekici ifadelerden biri:
“Cemahir-i Müttefika-yı İslâmiye”;
yani “İttifak etmiş İslâm cumhuriyetleri/toplulukları” fikridir.
Bu düşünce, bütün Müslümanların tek bir devlet altında zorla birleştirilmesi şeklinde anlaşılmamalıdır. Bilakis farklı ülkelerin kendi siyasî yapılarını koruyarak ortak iman, kardeşlik, iktisadî iş birliği, eğitim, kültür ve karşılıklı dayanışma alanlarında birleşmeleri şeklinde...
Bugünkü ifadelerle söylersek bu fikir, İslâm dünyasının kendi içerisinde bir medeniyetler arası dayanışma ve ortaklık alanı oluşturması düşüncesine oldukça yakındır.
Bediüzzaman'ın nazarında İslâm dünyasının en büyük problemlerinden biri tefrikadır. Buna karşı en güçlü ilaç ise ittihad-ı İslâm, yani Müslümanların ortak değerler etrafında birleşmesidir.
**
Bu noktada “Mekke Anlaşması” fikri daha geniş bir tarih perspektifi içerisinde anlam kazanır. Mekke, tevhidin merkezidir; Medine, kardeşliğin ve ortak hayatın merkezi. İslâm medeniyeti bu iki temel üzerinde yükselmiştir: Tevhid ve ittihad.
Bediüzzaman'ın “Cemahir-i Müttefika-yı İslâmiye” fikri de modern çağda bu ruhun yeniden kurumsallaşmış bir biçimi olarak değerlendirilebilir. Başka bir ifadeyle:
Mekke'de başlayan tevhid çağrısı, Medine'de ümmet şuuruna; ümmet şuuru İslâm medeniyetine; Bediüzzaman'ın “Cemahir-i Müttefika-yı İslâmiye” fikri ise bu kardeşliğin çağdaş dünyadaki kurumsal birliğine doğru uzanan bir çizgi... Yani bir devlet hâline gelme değil, bir dayanışma medeniyetidir. Bediüzzaman'ın teklifindeki önemli inceliklerden biri de burada.
İslâm dünyasının birleşmesi, bütün ülkelerin birbirlerinin egemenliklerini ortadan kaldırması anlamına gelmez.
Tam tersine, farklı devletlerin kendi kimliklerini koruyarak ortak meselelerde birlikte hareket etmeleri mümkündür.
Bugün Avrupa'da ekonomik ve siyasî iş birliği modelleri, farklı devletlerin belirli alanlarda ortak hareket edebileceğini göstermiştir.
İslâm dünyası da kendi tarihî, kültürel ve manevî birikiminden hareketle böyle bir dayanışma zemini oluşturabilir.
Ekonomide ortak pazarlar…
Eğitimde ortak projeler…
Bilimde ve teknolojide ortak araştırmalar…
Kültürde ortak çalışmalar…
Doğal afetlerde ortak yardım mekanizmaları…
Savunma ve güvenlikte karşılıklı dayanışma…
Ve bütün bunların üzerinde, ortak bir kardeşlik şuuru… İşte “Cemahir-i Müttefika-yı İslâmiye” fikri böyle bir ufuk içerisinde değerlendirilebilir. Yani asıl mesele: Kalplerin ittifakıdır. Fakat burada önemli bir hakikat var: Siyasî birlik, manevî birlik olmadan kalıcı olamaz.
**
Bediüzzaman'ın düşüncesinde ittihadın temelinde iman vardır. Çünkü farklı milletleri, mezhepleri ve coğrafyaları birbirine bağlayabilecek en güçlü ortak payda, İslâm'ın ortak iman esaslarıdır.
Bu sebeple İslâm dünyasının geleceği yalnızca siyasî anlaşmalarda değil, kalplerin ittifakında aranmalıdır.
Bir Müslüman diğer Müslümanı rakip değil kardeş gördüğünde, gerçek birlik başlamış olur.
Bir ülke diğer İslâm ülkesini tehdit değil ortak olarak gördüğünde, siyasî birlik güçlenir. Bir toplum diğer toplumun acısını kendi acısı bildiğinde, ümmet şuuru yeniden canlanır.
Bugün dünya büyük blokların, ekonomik birliklerin ve siyasî ittifakların şekillendirdiği bir dönemden geçmektedir. İslâm dünyasının ise büyük bir insan ve kaynak potansiyeline rağmen parçalı bir görüntü vermesi düşündürücüdür.
Bu parçalanmışlığın aşılması için Bediüzzaman'ın asırlar öncesinden işaret ettiği ittihad-ı İslâm fikri yeniden okunmalıdır.
“Mekke Anlaşması”nı da bu bakımdan yalnızca siyasî bir hadise olarak değil, İslâm dünyasında ortak akıl ve ortak irade arayışının bir işareti olarak değerlendirmek mümkündür.
Belki bugün atılan küçük bir adım, yarının daha büyük birliklerinin başlangıcı olacaktır. Çünkü büyük medeniyetler bir günde kurulmaz.
Önce bir fikir doğar. Sonra o fikir bir şuur hâline gelir. Şuur ise kardeşliği doğurur. Kardeşlik, dayanışmayı getirir. Dayanışma ise kurumlara dönüşür.
Ve nihayet fikir, tarih sahnesinde bir medeniyet projesi hâline gelir.
**
Bediüzzaman Said Nursî'nin “Cemahir-i Müttefika-yı İslâmiye” düşüncesi, İslâm dünyasının geleceğine dair dikkat çekici bir vizyondur. Bu vizyonu, Mekke'den başlayan tevhid ve kardeşlik çağrısının modern çağdaki yansımalarından biri olarak okumak mümkündür.
Mekke'nin ruhu tevhid…
Medine'nin ruhu kardeşlik…
İslâm medeniyetinin ruhu ittihad…
Bediüzzaman'ın geleceğe yönelik işareti ise: “Cemahir-i Müttefika-yı İslâmiye…”dir. Demek ki mesele sadece devletlerin anlaşması değildir. Asıl mesele, ümmetin ortak bir gelecek tasavvuruna sahip olmasıdır.
Mekke'den yükselen tevhid sesi, asırlar sonra farklı coğrafyalarda yeniden yankılanabilir. Belki de bugün atılan her samimi birlik adımı, o büyük idealin küçük bir başlangıcıdır.
Bu çerçevede makaleyi Bediüzzaman'ın “Cemahir-i Müttefika-yı İslâmiye” idealinin günümüzdeki ilk somut adımlarından biri şeklinde, fakat “bu anlaşma doğrudan Bediüzzaman'ın projesidir” gibi tarihî olarak kanıtlanamayacak bir iddiaya kaçmadan yazmak daha güçlü bir teşebbüs olacak inşaallah ...
**
MEKKE ANLAŞMASI: CEMAİR-İ MÜTTEFİKA-YI İSLÂMİYE'YE ATILAN İLK ADIM MI?
Mekke'de atılan üç imza, sadece üç ülkenin savunma iş birliği değildir. Belki de Bediüzzaman Said Nursî'nin yıllar önce işaret ettiği “Cemahir-i Müttefika-yı İslâmiye” fikrinin çağdaş dünyadaki ilk ciddi tezahürlerinden biridir.
7 Ağustos 2026'da Mekke'de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşması, İslâm dünyasının geleceği açısından üzerinde dikkatle durulması gereken yeni bir gelişmedir. Anlaşma, üç ülkenin güvenliğini ortak bir anlayış içerisinde ele almakta; taraflardan birine yönelik silahlı saldırının üç ülkeye yönelik kabul edilmesini öngörmektedir. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın ifadesiyle bu mekanizma, NATO'nun 5. maddesine teknik bakımdan benzemektedir. Ayrıca anlaşmanın başka ülkelerin katılımına açık bir yapı kazanabileceği ve Mısır'ın da gündeme geldiği belirtilmektedir.
Bu tablo, ister istemez Bediüzzaman Said Nursî'nin İslâm dünyasının geleceğine ilişkin ortaya koyduğu “Cemahir-i Müttefika-yı İslâmiye” fikrini hatırlatmaktadır. Bediüzzaman Said Nursî, İslâm dünyasının kurtuluşunu birbirinden kopuk ve yalnız devletlerin gücünde görmüyordu. Ona göre Müslümanların yeniden güç kazanmasının temel şartlarından biri ittihad-ı İslâm, yani Müslümanların ortak değerler etrafında birleşmesiydi.
“Cemahir-i Müttefika-yı İslâmiye” ifadesi bu düşüncenin daha ileri bir safhasını anlatır. Buradaki “ittifak”, herkesin tek bir devlet içerisinde erimesi anlamına gelmez. Aksine farklı devletlerin kendi bağımsızlıklarını koruyarak güvenlikte, ekonomide, ilimde, kültürde ve siyasette ortak hareket etmeleri anlamına gelebilecek bir medeniyet birlikteliğini düşündürür.
Bugün Mekke'de ortaya çıkan üçlü savunma mekanizması tam da bu açıdan önem taşımaktadır. Türkiye + Suudi Arabistan + Pakistan
Üç ülkenin bir araya gelmesi de ayrıca manalıdır. Türkiye, güçlü savunma sanayii, jeopolitik konumu ve NATO tecrübesiyle; Pakistan, büyük nüfusu ve nükleer caydırıcılığıyla; Suudi Arabistan ise ekonomik gücü, İslâm dünyasındaki sembolik konumu ve stratejik coğrafyasıyla; farklı alanlarda birbirini tamamlayan üç önemli güçtür. Bu üç unsurun aynı güvenlik çatısı altında buluşması, sadece askerî bir anlaşma olarak görülmemelidir.
Dolayısıyla Mekke'de üç İslâm ülkesinin ortak güvenlik anlayışı etrafında buluşması, “ortak kader” fikrinin sembolik bir ifadesidir. Bu anlaşmanın en dikkat çekici taraflarından biri, yapının başka ülkelerin katılımına açık olabileceğinin belirtilmesidir. Mısır'ın da ileride bu yapıya katılabileceği ifade edilmiştir.
Zaten İslâm ülkelerinin farklı platformlarda ortak hareket etme arayışları da bulunmaktadır. 2026 yılı içerisinde Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan, Mısır, Endonezya, Ürdün, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler çeşitli ortak açıklamalarda birlikte hareket etmişlerdir.
Bugün üçlü başlayan bir güvenlik iş birliği, yarın daha geniş bir İslâm ülkeleri ortak güvenlik ve dayanışma sistemine dönüşebilir.
**
"Cemahir-i Müttefika-yı İslâmiye"
Bediüzzaman'ın bu fikrini bugünün diliyle ifade edecek olursak: bağımsız İslâm ülkelerinin ortak bir medeniyet çatısı altında birleşmesi… Her ülke kendi bayrağına sahip olacak. Her ülke kendi hükûmetini koruyacak. Fakat ortak tehditler karşısında birlikte hareket edecek. Ekonomik kaynaklarını birbirine açacak. Savunma sanayiinde ortak projeler geliştirecek. İlim ve teknoloji alanında iş birliği yapacak.
...Ve nihayet, dünyada kendi iradesi ve kendi medeniyet tasavvuru olan büyük bir güç merkezi meydana getirecek. Bu, Bediüzzaman'ın “Cemahir-i Müttefika-yı İslâmiye” idealinin çağdaş bir yorumudur.
Avrupa Birliği örneği neden akla geliyor?
Avrupa ülkeleri asırlarca birbirleriyle savaşmış milletlerdi. Fakat zaman içerisinde ortak çıkarların, ortak güvenliğin ve ortak geleceğin onları birbirine yaklaştırabileceğini gördüler.
Önce ekonomik iş birlikleri kuruldu. Sonra siyasi ve hukuki mekanizmalar gelişti. Bugün Avrupa Birliği adı altında birçok Avrupa ülkesi ortak kurumlar ve ortak politikalar etrafında hareket ediyor.
Öyleyse İslâm ülkeleri için de benzer bir model neden mümkün olmasın? Elbette ki İslâm dünyasının kendi tarihî ve kültürel şartlarına uygun, taklitten uzak bir model geliştirmesi gerekir. Bediüzzaman'ın "cemahir" fikrinin önemi de burada ortaya çıkar: Birlik, zorla değil; ihtiyaç, kardeşlik ve ortak menfaat üzerinden kurulmalıdır.
Mekke Anlaşması bugün öncelikle bir ortak savunma anlaşmasıdır. Fakat tarih boyunca büyük birliklerin çoğu önce sınırlı alanlardaki iş birlikleriyle başlamıştır.
Bugün savunma…
Yarın ekonomi…
Sonra teknoloji…
Ardından eğitim ve kültür…
Bediüzzaman'ın fikirleri ortaya atıldığı dönemde, İslâm ülkelerinin böyle bir birlik oluşturması birçok kişiye uzak bir hayal gibi görünebilirdi. Bugün ise dünya değişmiştir. İletişim haddinden fazla kolaylaşmıştır. Ekonomiler birbirine bağlanmıştır.
Savunma teknolojileri gelişmiştir. İslâm ülkeleri arasında genç ve büyük nüfuslar vardır.
Enerji kaynakları, stratejik geçiş yolları, büyük pazarlar ve önemli jeopolitik merkezler bu coğrafyada bulunmaktadır. Mekke'de atılan üç imzayı, Bediüzzaman'ın “Cemahir-i Müttefika-yı İslâmiye” fikrinin doğrudan hayata geçirilmiş şekli olarak ilan etmek için henüz erkendir.
Bediüzzaman'ın arzu ettiği şey, İslâm dünyasının kendi içerisinde parçalanması değil; farklı devletlerin ortak bir kardeşlik ve dayanışma şuuruyla birleşmesiydi.
...Ve belki bir gün, farklı bayraklar altında yaşayan Müslüman devletlerin ortak güvenlik, ortak ekonomi, ortak teknoloji ve ortak medeniyet iradesi… İşte o zaman “Cemahir-i Müttefika-yı İslâmiye” yalnızca bir fikir olmaktan çıkar; çağın en önemli medeniyet projelerinden biri hâline gelir.
Netice olarak diyebiliriz ki Mekke'de atılan imza küçüktür gibi görünüp kimilerince hafifsenebili; fakat işaret ettiği ufuk büyüktür. Çünkü büyük birlikler önce bir anlaşmayla değil, bir fikirle başlar.
Ve Bediüzzaman'ın o fikri, bugün yeniden okunmayı beklemektedir.
Mehmet Nuri Bingöl
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
