İNSANA EMEĞİNDEN BAŞKASI YOKTUR
İNSANA EMEĞİNDEN BAŞKASI YOKTUR
MEHMET NURİ BİNGÖL
“Ve en leyse lil insâni illâ mâ seâ.” “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm Suresi, 39. ayet)
İnsan, hayat denilen uzun yolculukta nice hayaller kurar, nice hedeflerin peşinden koşar. Kimi servetin, kimi şöhretin, kimi makamın, kimi de ebedî saadetin talibi olur. Fakat bütün bu koşuşturmanın ortasında gözden kaçırdığı temel bir hakikat vardır: İnsanın kıymeti, yalnızca neye sahip olduğuyla değil, neyin peşinde koştuğu, ne uğrunda gayret gösterdiği ve gayretini hangi istikamete yönelttiğiyle ölçülür.
Kur’an-ı Kerim, Necm Suresi’nin 39. ayetinde insanın önüne bu hakikati koyar: “Ve en leyse lil insâni illâ mâ seâ.”
İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır. Bu ayet, ilk bakışta emeğin ve gayretin önemini bildiren bir hüküm gibi görünür. Fakat üzerinde tefekkür edildiğinde insanın sorumluluğundan niyetine, dünya hayatındaki mücadelesinden ahiretteki hesabına kadar uzanan geniş bir mana ufku açılır.
İnsana hem kendi hayatının muhasebesini yaptırır hem de başkalarının kazandıkları karşısında içine düştüğü kıyas hastalığından kurtulmanın yolunu gösterir. Gayretin hakikati: Her koşmak, ilerlemek değildir.
Ayette geçen sa’y kelimesi, yalnızca bedenen çalışmayı değil; bir hedefe ulaşmak için gayret göstermeyi, o yolda çaba sarf etmeyi ve iradeyi harekete geçirmeyi de ifade eder. Ne var ki burada ince bir ölçü vardır: İnsan yalnızca koştuğu için hakikate ulaşmış olmaz. Zira koşmak başka, doğru istikamette yürümek başkadır. Yanlış yöne doğru gösterilen büyük bir gayret, insanı hedefinden uzaklaştırabilir. Bir kimse ömrünü servet biriktirmek için tüketebilir; fakat bu uğurda kul hakkını çiğniyor, haramı helale karıştırıyor ve vicdanını susturuyorsa, gösterdiği çaba onu hakiki kazanca ulaştırmaz.
Demek ki ayetin işaret ettiği sa’y, yalnızca hareketin değil, sorumluluk taşıyan bir gayretin de meselesidir. İnsan kendisine şu soruları sormalıdır: Ne için çalışıyorum? Hangi gayenin peşindeyim? Kazandıklarım beni Allah’a yaklaştırıyor mu, yoksa nefsimin etrafında daha dar bir daireye mi hapsediyor? Çünkü insanın bütün ömrü bir gayretler toplamıdır; fakat bu gayretlerin hangisinin kendisini kurtuluşa götüreceği, yalnızca çokluğuyla değil, mahiyetiyle de ilgili.
**
Niyet, Amelin Ruhudur
İslam düşüncesinde amel, niyetten bağımsız değerlendirilemez. Aynı işi yapan iki insanın, niyetleri sebebiyle kazançları farklı olabilir.
Bir öğretmen, yalnızca maaş almak için değil, yetiştirdiği neslin zihnini ve ruhunu aydınlatmak için çalışıyorsa bir hekim, yalnızca mesleğini icra etmek için değil, insanın acısını hafifletmek için gayret gösteriyorsa, bir esnaf, yalnızca kazancını artırmak için değil, helalinden rızık kazanıp kimsenin hakkını yememek için ticaret yapıyorsa, yaptıkları iş sıradan bir faaliyetin ötesinde ahlaki bir mana kazanır.
Burada niyetin önemini gösteren meşhur hadis-i şerifi hatırlamak gerekir:
“Ameller niyetlere göredir.” (Buhârî, Bed’ü’l-vahy, 1; Müslim, İmâre, 155) Ancak niyet, amelin yerine geçen bir mazeret değildir. Güzel niyet, yanlış bir fiili kendiliğinden doğru hâle getirmez. İnsan hem maksadını güzelleştirmek hem de o maksada ulaşmak için meşru yolları seçmekle yükümlüdür.
Bir kimse iyilik yaptığını iddia ederek başkasının hakkını çiğneyemez; hizmet ettiğini söyleyerek haksızlığı meşrulaştıramaz. Çünkü gayretin kıymeti, yalnızca sahibinin iddiasıyla değil, hakikat karşısındaki duruşuyla anlaşılır. Başkasının kazancına değil, kendi mesuliyetine bakmak mühimdir.
**
Bu ayetin insanın ruhunda açtığı önemli pencerelerden biri de kıyas hastalığından kurtulma imkânıdır. İnsan, çoğu zaman başkasının elindekine bakarak kendi hayatını değerlendirir. Bir başkasının serveti artınca kendi kazancını az görür; bir başkası makam sahibi olunca kendi emeğini değersiz sayar; bir başkası şöhrete ulaşınca kendi sessiz hizmetini unutabilir. Hâlbuki Kur’an’ın bu ölçüsü, insanı başkasının kazancından ziyade kendi gayreti ve sorumluluğu üzerinde düşünmeye davet eder.
Bir başkasının neye sahip olduğu, onun bütün hikâyesini bize anlatmaz. O servetin nasıl kazanıldığını, hangi fedakârlıkların veya haksızlıkların içinde biriktiğini, sahibine ne kazandırdığını ve ahirette nasıl bir hesaba konu olacağını bilemeyiz.
Bu sebeple insan, başkasının görünen neticesiyle kendi iç dünyasını yargılamamalıdır. Kendi vazifesini hakkıyla yapıp yapmadığına bakmalıdır.
**
Bununla birlikte söz konusu ayet, insanın toplumsal adalet talebini de ortadan kaldırmaz. Herkesin kendi emeğinden sorumlu olması, başkasının emeğini sömürmenin veya insanların çalışma imkânlarını ellerinden almanın meşru olduğu anlamına gelmez. Bilakis kul hakkı, emek hakkı ve adalet, insanın sorumluluk dünyasının ayrılmaz parçalarıdır.
Başkalarının kazancına bakarak haset etmek ne kadar yanlışsa, başkalarının emeğini sömürerek zenginleşmek de o kadar yanlıştır. Çalışmak mı, yalnızca dünyayı kazanmak mı?
Modern insan, çalışmayı çoğu zaman üretmekten ziyade tüketebilmek; kazanmayı da ihtiyaçlarını karşılamaktan ziyade başkalarına üstünlük kurabilmek şeklinde anlıyor. Böylece emek, insanın hayatını anlamlandıran bir vasıta olmaktan çıkıp nefsin bitmek bilmeyen arzularına hizmet eden bir yarışa dönüşüyor.
Daha fazla kazanmak, daha lüks yaşamak, daha yüksek bir makama ulaşmak ve daha çok görünür olmak… Bu hedeflerin kendisi her zaman yanlış değildir. Helal kazanç, meşru refah ve insanın ailesine karşı sorumluluklarını yerine getirmesi elbette değerlidir. Mesele, bunların hayatın tek gayesi hâline gelmesidir.
Çünkü insanın dünyadaki başarısı, ebedî hayatın başarısıyla aynı şey değildir. Bir insan bütün ömrünü mal biriktirmekle geçirip geride bıraktığı servetiyle övünebilir. Fakat o servet kendisini kulluk şuurundan uzaklaştırmış, başkalarının hakkını ihlal etmesine sebep olmuş ve kalbini katılaştırmışsa, görünen kazancı hakiki kazanca dönüşmemiştir.
Öte yandan mütevazı imkânlarla yaşayan bir insan, helalinden çalışıyor, ailesinin hukukunu gözetiyor, insanlara faydalı oluyor ve Allah’ın rızasını arıyorsa, dışarıdan küçük görünen hayatı hakikat terazisinde çok daha büyük bir mana taşıyabilir.
Öyleyse mesele, ne kadar kazandığımızdan önce, kazandığımızın bizi neye dönüştürdüğüdür. Başkasının ameliyle kurtulma vehmi nefsin aldatmacasıdır. Ayetin sorumluluk bakımından taşıdığı önemli bir mana da insanın kendi hesabını başkasına havale edememesidir.
Hiç kimse, yalnızca bir aileye mensup olduğu, bir topluluğun içinde bulunduğu, bir büyüğün yakınında durduğu veya salih insanların adını andığı için kendi sorumluluğundan kurtulmuş olmaz.
Salih insanları sevmek, onların izinden gitmeye çalışmak ve onların tecrübelerinden istifade etmek elbette kıymetlidir. Fakat sevgi, gayretin; mensubiyet, şahsi sorumluluğun; güzel sözler de güzel amellerin yerine geçmez.
Bir insan ömrü boyunca iyilikten söz edip kendisi iyilik yapmıyorsa, adaleti savunup kendi menfaati söz konusu olduğunda adaletten uzaklaşıyorsa, ihlastan bahsedip hizmeti şahsi itibarının basamağı hâline getiriyorsa, söylemiyle yaşantısı arasındaki mesafeyi kapatmak zorundadır.
Bu ölçü, özellikle dinî hizmetler alanında daha da önem kazanır. Hizmetin adı, mensubiyetin biçimi veya topluluğun büyüklüğü tek başına kurtuluş garantisi değildir. Asıl mesele, insanın kendi iradesiyle hakka ne ölçüde yöneldiği ve bu yönelişin ahlakına nasıl yansıdığıdır.
Zira insanın başkasının iyiliğinden istifade etmesi başka, başkasının iyiliğini kendi hesabına kâfi görmesi başkadır. Ayetin tamamladığı hakikat: Gayret ve ilahî adalettir.
Bu ayetin manasını, insanın her istediğini yalnızca kendi gücüyle elde edeceği şeklinde anlamak da doğru değildir. Kur’an, insanın gayretini önemserken onun kudretinin sınırlı olduğunu da hatırlatır.
Necm Suresi’nin devamındaki ayetlerde, insanın gayretinin görüleceği, sonra ona karşılığının tastamam verileceği ve nihayet dönüşün Rabbine olacağı bildirilir. (Necm Suresi, 40-42)
Burada iki hakikat birlikte durur: İnsan gayretinden sorumludur; fakat neticelerin mutlak hâkimi değildir.
İnsan tohumu eker, toprağı işler, suyunu verir; fakat yağmuru kendi iradesiyle yağdıramaz. Bir öğrenci emek verir, çalışır ve hazırlanır; fakat her neticeyi bütünüyle kontrol edemez. Bir insan iyilik için çabalar; fakat iyiliğinin bütün sonuçlarını göremeyebilir.
Bu durum gayreti anlamsızlaştırmaz. Bilakis insanı hem çalışmaya hem de netice karşısında haddini bilmeye davet eder. Tevekkül, çalışmamanın dinî bir mazereti değildir. Aynı şekilde çalışma da insanın her şeyi kendi kudretiyle gerçekleştirdiği iddiasına dayanak olamaz. Mümin, vazifesini yapar, meşru sebeplere sarılır ve sonucu Allah’ın hikmetine bırakır.
Bazen bir ömürlük gayretin meyvesi hemen görünmez. Bir öğretmenin yetiştirdiği talebenin yıllar sonra yaptığı bir iyilik, bir babanın evladına verdiği ahlak dersi, bir insanın kimse görmeden uzattığı yardım eli, sahibinin hayal ettiğinden çok daha geniş neticeler doğurabilir.
Bu sebeple görünür sonuçların azlığı, gayretin değersizliği anlamına gelmez. İnsan, elinden gelenin en iyisini yaparken hem kendi kusurlarını görmeli hem de henüz görmediği hayırların kapısını bütünüyle kapatmamalıdır.
**
Sonuç: Ömrümüzün sonunda elimizde ne kalacak? İnsan, dünyaya gelirken elinde hiçbir şey yoktur. Hayata gözlerini açtığında kendisine verilen ömrü, kabiliyetleri ve imkânları hazır bulur. Sonra bunlarla bir yol çizer; kimi zaman doğru yürür, kimi zaman yanılır, kimi zaman tökezler, kimi zaman da nefsinin peşine takılıp istikametini kaybeder.
Fakat hayatın sonuna doğru bütün unvanlar, alkışlar, makamlar ve servetler bir bir anlamını yitirirken insanın karşısına çok daha temel sorular çıkar:
Ömrümü ne uğrunda tükettim? Kime faydam dokundu? Hangi hakikatin yanında durdum? Hangi haksızlığın karşısında sustum? Kazanırken neyi kaybettim, kaybederken hangi değeri korudum?
Necm Suresi’nin 39. ayeti, işte bu muhasebenin kapısını aralar. İnsana, hayatını başkalarının sahip oldukları üzerinden değil, kendi sorumluluğu ve gayreti üzerinden değerlendirmeyi öğretir. Dünyanın geçici kazançlarını mutlak başarı saymaktan sakındırır ve insanı, yaptıklarının hakiki karşılığıyla yüzleşeceği güne hazırlar.
Bununla beraber insanın gayreti, Allah’ın rahmetinden bağımsız bir kurtuluş bedeli de değildir. Mümin çalışır, iyilik yapar, tevbe eder, kusurlarını düzeltmeye gayret gösterir ve Rabbinden rahmet diler. Çünkü kulluk, ne ameli terk etmek ne de ameline güvenerek ilahî rahmeti kendine borç bilmektir.
Öyleyse ey insan, başkasının elindekini sayarken kendi ömrünü tüketme! Başkasının gölgesinde büyüdüğünü sanırken kendi mesuliyetinden kaçma! Dünyanın terazisinde ağır gelmek için ahiretin terazisini hafife alma!
Bir gün bütün hesaplar kapanacak; insanların senin hakkında söyledikleri değil, hakikat karşısında ne yaptığın önem kazanacak. Alkışlar susacak, unvanlar geride kalacak, biriktirdiklerin senden ayrılacak. O gün geriye yalnızca görünür başarıların değil, Allah’ın huzurunda hesabını vereceğin bir ömür kalacak.
Ömrünü neye harcadıysan, aslında ona yatırım yaptın. Neyi uğrunda feda ettiysen, hakiki önceliğini onunla gösterdin. Hangi istikamette yürüdüysen, hayatının yönünü oraya çevirdin. Çünkü mesele yalnızca yaşamak değil, yaşarken neyin peşinde olduğumuzu bilmektir. Mesele yalnızca çalışmak değil, çalışmanın bizi hangi hakikate götürdüğünü anlamaktır.
Kur’an’ın ölçüsü açıktır: “Ve en leyse lil insâni illâ mâ seâ.” İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır. Öyleyse asıl mesele, ömrümüzün ne kadar uzun olduğu değil; o ömrün hangi hakikate şahitlik ettiğidir.
Ekleme
Tarihi: 26 Ekim 2026 -Pazartesi
İNSANA EMEĞİNDEN BAŞKASI YOKTUR
İNSANA EMEĞİNDEN BAŞKASI YOKTUR
MEHMET NURİ BİNGÖL
“Ve en leyse lil insâni illâ mâ seâ.” “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm Suresi, 39. ayet)
İnsan, hayat denilen uzun yolculukta nice hayaller kurar, nice hedeflerin peşinden koşar. Kimi servetin, kimi şöhretin, kimi makamın, kimi de ebedî saadetin talibi olur. Fakat bütün bu koşuşturmanın ortasında gözden kaçırdığı temel bir hakikat vardır: İnsanın kıymeti, yalnızca neye sahip olduğuyla değil, neyin peşinde koştuğu, ne uğrunda gayret gösterdiği ve gayretini hangi istikamete yönelttiğiyle ölçülür.
Kur’an-ı Kerim, Necm Suresi’nin 39. ayetinde insanın önüne bu hakikati koyar: “Ve en leyse lil insâni illâ mâ seâ.”
İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır. Bu ayet, ilk bakışta emeğin ve gayretin önemini bildiren bir hüküm gibi görünür. Fakat üzerinde tefekkür edildiğinde insanın sorumluluğundan niyetine, dünya hayatındaki mücadelesinden ahiretteki hesabına kadar uzanan geniş bir mana ufku açılır.
İnsana hem kendi hayatının muhasebesini yaptırır hem de başkalarının kazandıkları karşısında içine düştüğü kıyas hastalığından kurtulmanın yolunu gösterir. Gayretin hakikati: Her koşmak, ilerlemek değildir.
Ayette geçen sa’y kelimesi, yalnızca bedenen çalışmayı değil; bir hedefe ulaşmak için gayret göstermeyi, o yolda çaba sarf etmeyi ve iradeyi harekete geçirmeyi de ifade eder. Ne var ki burada ince bir ölçü vardır: İnsan yalnızca koştuğu için hakikate ulaşmış olmaz. Zira koşmak başka, doğru istikamette yürümek başkadır. Yanlış yöne doğru gösterilen büyük bir gayret, insanı hedefinden uzaklaştırabilir. Bir kimse ömrünü servet biriktirmek için tüketebilir; fakat bu uğurda kul hakkını çiğniyor, haramı helale karıştırıyor ve vicdanını susturuyorsa, gösterdiği çaba onu hakiki kazanca ulaştırmaz.
Demek ki ayetin işaret ettiği sa’y, yalnızca hareketin değil, sorumluluk taşıyan bir gayretin de meselesidir. İnsan kendisine şu soruları sormalıdır: Ne için çalışıyorum? Hangi gayenin peşindeyim? Kazandıklarım beni Allah’a yaklaştırıyor mu, yoksa nefsimin etrafında daha dar bir daireye mi hapsediyor? Çünkü insanın bütün ömrü bir gayretler toplamıdır; fakat bu gayretlerin hangisinin kendisini kurtuluşa götüreceği, yalnızca çokluğuyla değil, mahiyetiyle de ilgili.
**
Niyet, Amelin Ruhudur
İslam düşüncesinde amel, niyetten bağımsız değerlendirilemez. Aynı işi yapan iki insanın, niyetleri sebebiyle kazançları farklı olabilir.
Bir öğretmen, yalnızca maaş almak için değil, yetiştirdiği neslin zihnini ve ruhunu aydınlatmak için çalışıyorsa bir hekim, yalnızca mesleğini icra etmek için değil, insanın acısını hafifletmek için gayret gösteriyorsa, bir esnaf, yalnızca kazancını artırmak için değil, helalinden rızık kazanıp kimsenin hakkını yememek için ticaret yapıyorsa, yaptıkları iş sıradan bir faaliyetin ötesinde ahlaki bir mana kazanır.
Burada niyetin önemini gösteren meşhur hadis-i şerifi hatırlamak gerekir:
“Ameller niyetlere göredir.” (Buhârî, Bed’ü’l-vahy, 1; Müslim, İmâre, 155) Ancak niyet, amelin yerine geçen bir mazeret değildir. Güzel niyet, yanlış bir fiili kendiliğinden doğru hâle getirmez. İnsan hem maksadını güzelleştirmek hem de o maksada ulaşmak için meşru yolları seçmekle yükümlüdür.
Bir kimse iyilik yaptığını iddia ederek başkasının hakkını çiğneyemez; hizmet ettiğini söyleyerek haksızlığı meşrulaştıramaz. Çünkü gayretin kıymeti, yalnızca sahibinin iddiasıyla değil, hakikat karşısındaki duruşuyla anlaşılır. Başkasının kazancına değil, kendi mesuliyetine bakmak mühimdir.
**
Bu ayetin insanın ruhunda açtığı önemli pencerelerden biri de kıyas hastalığından kurtulma imkânıdır. İnsan, çoğu zaman başkasının elindekine bakarak kendi hayatını değerlendirir. Bir başkasının serveti artınca kendi kazancını az görür; bir başkası makam sahibi olunca kendi emeğini değersiz sayar; bir başkası şöhrete ulaşınca kendi sessiz hizmetini unutabilir. Hâlbuki Kur’an’ın bu ölçüsü, insanı başkasının kazancından ziyade kendi gayreti ve sorumluluğu üzerinde düşünmeye davet eder.
Bir başkasının neye sahip olduğu, onun bütün hikâyesini bize anlatmaz. O servetin nasıl kazanıldığını, hangi fedakârlıkların veya haksızlıkların içinde biriktiğini, sahibine ne kazandırdığını ve ahirette nasıl bir hesaba konu olacağını bilemeyiz.
Bu sebeple insan, başkasının görünen neticesiyle kendi iç dünyasını yargılamamalıdır. Kendi vazifesini hakkıyla yapıp yapmadığına bakmalıdır.
**
Bununla birlikte söz konusu ayet, insanın toplumsal adalet talebini de ortadan kaldırmaz. Herkesin kendi emeğinden sorumlu olması, başkasının emeğini sömürmenin veya insanların çalışma imkânlarını ellerinden almanın meşru olduğu anlamına gelmez. Bilakis kul hakkı, emek hakkı ve adalet, insanın sorumluluk dünyasının ayrılmaz parçalarıdır.
Başkalarının kazancına bakarak haset etmek ne kadar yanlışsa, başkalarının emeğini sömürerek zenginleşmek de o kadar yanlıştır. Çalışmak mı, yalnızca dünyayı kazanmak mı?
Modern insan, çalışmayı çoğu zaman üretmekten ziyade tüketebilmek; kazanmayı da ihtiyaçlarını karşılamaktan ziyade başkalarına üstünlük kurabilmek şeklinde anlıyor. Böylece emek, insanın hayatını anlamlandıran bir vasıta olmaktan çıkıp nefsin bitmek bilmeyen arzularına hizmet eden bir yarışa dönüşüyor.
Daha fazla kazanmak, daha lüks yaşamak, daha yüksek bir makama ulaşmak ve daha çok görünür olmak… Bu hedeflerin kendisi her zaman yanlış değildir. Helal kazanç, meşru refah ve insanın ailesine karşı sorumluluklarını yerine getirmesi elbette değerlidir. Mesele, bunların hayatın tek gayesi hâline gelmesidir.
Çünkü insanın dünyadaki başarısı, ebedî hayatın başarısıyla aynı şey değildir. Bir insan bütün ömrünü mal biriktirmekle geçirip geride bıraktığı servetiyle övünebilir. Fakat o servet kendisini kulluk şuurundan uzaklaştırmış, başkalarının hakkını ihlal etmesine sebep olmuş ve kalbini katılaştırmışsa, görünen kazancı hakiki kazanca dönüşmemiştir.
Öte yandan mütevazı imkânlarla yaşayan bir insan, helalinden çalışıyor, ailesinin hukukunu gözetiyor, insanlara faydalı oluyor ve Allah’ın rızasını arıyorsa, dışarıdan küçük görünen hayatı hakikat terazisinde çok daha büyük bir mana taşıyabilir.
Öyleyse mesele, ne kadar kazandığımızdan önce, kazandığımızın bizi neye dönüştürdüğüdür. Başkasının ameliyle kurtulma vehmi nefsin aldatmacasıdır. Ayetin sorumluluk bakımından taşıdığı önemli bir mana da insanın kendi hesabını başkasına havale edememesidir.
Hiç kimse, yalnızca bir aileye mensup olduğu, bir topluluğun içinde bulunduğu, bir büyüğün yakınında durduğu veya salih insanların adını andığı için kendi sorumluluğundan kurtulmuş olmaz.
Salih insanları sevmek, onların izinden gitmeye çalışmak ve onların tecrübelerinden istifade etmek elbette kıymetlidir. Fakat sevgi, gayretin; mensubiyet, şahsi sorumluluğun; güzel sözler de güzel amellerin yerine geçmez.
Bir insan ömrü boyunca iyilikten söz edip kendisi iyilik yapmıyorsa, adaleti savunup kendi menfaati söz konusu olduğunda adaletten uzaklaşıyorsa, ihlastan bahsedip hizmeti şahsi itibarının basamağı hâline getiriyorsa, söylemiyle yaşantısı arasındaki mesafeyi kapatmak zorundadır.
Bu ölçü, özellikle dinî hizmetler alanında daha da önem kazanır. Hizmetin adı, mensubiyetin biçimi veya topluluğun büyüklüğü tek başına kurtuluş garantisi değildir. Asıl mesele, insanın kendi iradesiyle hakka ne ölçüde yöneldiği ve bu yönelişin ahlakına nasıl yansıdığıdır.
Zira insanın başkasının iyiliğinden istifade etmesi başka, başkasının iyiliğini kendi hesabına kâfi görmesi başkadır. Ayetin tamamladığı hakikat: Gayret ve ilahî adalettir.
Bu ayetin manasını, insanın her istediğini yalnızca kendi gücüyle elde edeceği şeklinde anlamak da doğru değildir. Kur’an, insanın gayretini önemserken onun kudretinin sınırlı olduğunu da hatırlatır.
Necm Suresi’nin devamındaki ayetlerde, insanın gayretinin görüleceği, sonra ona karşılığının tastamam verileceği ve nihayet dönüşün Rabbine olacağı bildirilir. (Necm Suresi, 40-42)
Burada iki hakikat birlikte durur: İnsan gayretinden sorumludur; fakat neticelerin mutlak hâkimi değildir.
İnsan tohumu eker, toprağı işler, suyunu verir; fakat yağmuru kendi iradesiyle yağdıramaz. Bir öğrenci emek verir, çalışır ve hazırlanır; fakat her neticeyi bütünüyle kontrol edemez. Bir insan iyilik için çabalar; fakat iyiliğinin bütün sonuçlarını göremeyebilir.
Bu durum gayreti anlamsızlaştırmaz. Bilakis insanı hem çalışmaya hem de netice karşısında haddini bilmeye davet eder. Tevekkül, çalışmamanın dinî bir mazereti değildir. Aynı şekilde çalışma da insanın her şeyi kendi kudretiyle gerçekleştirdiği iddiasına dayanak olamaz. Mümin, vazifesini yapar, meşru sebeplere sarılır ve sonucu Allah’ın hikmetine bırakır.
Bazen bir ömürlük gayretin meyvesi hemen görünmez. Bir öğretmenin yetiştirdiği talebenin yıllar sonra yaptığı bir iyilik, bir babanın evladına verdiği ahlak dersi, bir insanın kimse görmeden uzattığı yardım eli, sahibinin hayal ettiğinden çok daha geniş neticeler doğurabilir.
Bu sebeple görünür sonuçların azlığı, gayretin değersizliği anlamına gelmez. İnsan, elinden gelenin en iyisini yaparken hem kendi kusurlarını görmeli hem de henüz görmediği hayırların kapısını bütünüyle kapatmamalıdır.
**
Sonuç: Ömrümüzün sonunda elimizde ne kalacak? İnsan, dünyaya gelirken elinde hiçbir şey yoktur. Hayata gözlerini açtığında kendisine verilen ömrü, kabiliyetleri ve imkânları hazır bulur. Sonra bunlarla bir yol çizer; kimi zaman doğru yürür, kimi zaman yanılır, kimi zaman tökezler, kimi zaman da nefsinin peşine takılıp istikametini kaybeder.
Fakat hayatın sonuna doğru bütün unvanlar, alkışlar, makamlar ve servetler bir bir anlamını yitirirken insanın karşısına çok daha temel sorular çıkar:
Ömrümü ne uğrunda tükettim? Kime faydam dokundu? Hangi hakikatin yanında durdum? Hangi haksızlığın karşısında sustum? Kazanırken neyi kaybettim, kaybederken hangi değeri korudum?
Necm Suresi’nin 39. ayeti, işte bu muhasebenin kapısını aralar. İnsana, hayatını başkalarının sahip oldukları üzerinden değil, kendi sorumluluğu ve gayreti üzerinden değerlendirmeyi öğretir. Dünyanın geçici kazançlarını mutlak başarı saymaktan sakındırır ve insanı, yaptıklarının hakiki karşılığıyla yüzleşeceği güne hazırlar.
Bununla beraber insanın gayreti, Allah’ın rahmetinden bağımsız bir kurtuluş bedeli de değildir. Mümin çalışır, iyilik yapar, tevbe eder, kusurlarını düzeltmeye gayret gösterir ve Rabbinden rahmet diler. Çünkü kulluk, ne ameli terk etmek ne de ameline güvenerek ilahî rahmeti kendine borç bilmektir.
Öyleyse ey insan, başkasının elindekini sayarken kendi ömrünü tüketme! Başkasının gölgesinde büyüdüğünü sanırken kendi mesuliyetinden kaçma! Dünyanın terazisinde ağır gelmek için ahiretin terazisini hafife alma!
Bir gün bütün hesaplar kapanacak; insanların senin hakkında söyledikleri değil, hakikat karşısında ne yaptığın önem kazanacak. Alkışlar susacak, unvanlar geride kalacak, biriktirdiklerin senden ayrılacak. O gün geriye yalnızca görünür başarıların değil, Allah’ın huzurunda hesabını vereceğin bir ömür kalacak.
Ömrünü neye harcadıysan, aslında ona yatırım yaptın. Neyi uğrunda feda ettiysen, hakiki önceliğini onunla gösterdin. Hangi istikamette yürüdüysen, hayatının yönünü oraya çevirdin. Çünkü mesele yalnızca yaşamak değil, yaşarken neyin peşinde olduğumuzu bilmektir. Mesele yalnızca çalışmak değil, çalışmanın bizi hangi hakikate götürdüğünü anlamaktır.
Kur’an’ın ölçüsü açıktır: “Ve en leyse lil insâni illâ mâ seâ.” İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır. Öyleyse asıl mesele, ömrümüzün ne kadar uzun olduğu değil; o ömrün hangi hakikate şahitlik ettiğidir.
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
