FIRAT'IN ÇOCUKLARI-V DERİ NAME
FIRAT'IN ÇOCUKLARI-V
DERİ NAME
Doğu ufku henüz ağarmamıştı.
Fırat'ın üzerinde ince bir sis vardı. Yirmi üç çadır da uykudaydı henüz. Yalnızca nöbet ateşinin başında Yusuf vardı.
Gece gördüğü üç ateş gözünün önünden gitmiyordu.
Birinci ateş...
İkinci ateş...
Üçüncü ateş...
Bugün de dördüncüsü...
Sanki karanlığın içinde biri konuşuyor, fakat kelimeleri ateşle söylüyordu. Kara Hasan sessizce yanına sokuldu.
— Hâlâ onları düşünüyorsun. Yusuf irkildi.
— Uyandın mı Hasan Ata?
— Hiç uyumadım ki...
— Neden? İhtiyar Fırat'a dönüp iç çekti.
— Çünkü bazı geceler uykuya değil, sabra ihtiyaç vardır.
Yusuf:
— Karşı kıyıdaki ateşleri görünce ne düşündün?
— Önce endişe duydum.
— Kimler yakmış olabilir?
— Bunu bugün öğreneceğiz.
— Ya düşman iseler?
Kara Hasan:
— O vakit, düşmanın kim olduğunu da öğrenmiş oluruz.
Güneş doğduktan sonra Şeyhoğlu Mesud, Kara Hasan'ın çadırına çağrıldı. İhtiyar, gece aldığı deriden nameyi çıkardı.
— İşte nameyi şimdi okuma vakti geldi, dedi.
Kara Hasan okurken bilhassa ağırdan alıyordu:
“Batı yolu açık. Fakat yolun emniyeti doğuda, Kargamış ile Birecik arasında kalan kardeşlerimize bağlı. Fırat geçişlerini gözetleyin. Karşı yakadan gelen haberlere dikkat edin. Biz Karacahisar tarafına ilerleyeceğiz. Orada yeni bir yurt için ilk adımı atacağız.”
Mesud susup ehemmiyet vermezce dudak büktü .Yusuf:
— Hepsi bu mu?
Kara Hasan deri parçasını çevirdi.
Arkasında tek bir işaret vardı. Bir ok... Ve okun ucunda küçük bir hilal. İlyas'ın yüzü değişti.
— Bu işaret...
Kara Hasan: — Tanıyor musun, diye sordu.
— Evet.
— Kimlerin işareti bu?
Mesud hemen cevap vermedi. Kara Hasan: "Konuş balam." dedi.
— Ertuğrul Bey'i takip edenlerin.
Yusuf merakla atıldı.
— Bunlar düşman mı?
— Hayır.
— Peki, dost mudur dersin? İlyas:
— Henüz bilmiyorum, dedi.
Kara Hasan:
— İşte asıl mesele de bu değil mi, dedi.
**
Aynı günlerde Ertuğrul Bey'in kafilesi batıya doğru ilerliyordu. Yol uzundu, hedef uzaktaydı, gaye ise kocamandı.
Dağlar, vadiler ve ormanlar birbirini takip ediyordu. Akşam üzeri alplerden Turgut Alp, Ertuğrul'un yanına geldi.
— Beyim.
— Söyle Turgut.
— İleride bir kafile var.
— Kimler sence?
— Bilmiyorum.
Ertuğrul atını yavaşlatırken bir yandan da Kayı kafilesinin muhafızlarını gözledi.
— Kaç kişiler?
— Otuz kadar.
— Silahlı mı?
— Büyük kısmı...
Ertuğrul:
— Yaklaşalım onlara, ama tedbirle, temkinle...
Turgut Alp şaşırdı.
— Beyim, ya bu bir tuzaksa?
Ertuğrul:
— O zaman tuzağın içine girmeden önce onunla yüzleşmiş ve ilk yumruğu biz indirmiş oluruz.
Emir üstüne tüm alpler ilerledi.
Bir müddet sonra karşıdan gelenlerin de durduğu görüldü. Öndeki adam atından indi.
— Kimsiniz, diye sordu telaşla.
Ertuğrul:
— Yolcuyuz.
— Yol nereye?
— Batıya.
Adam: "Herkes Batı'ya gidiyor." dedi. Ertuğrul: — Biz yurt arıyoruz, diye tekrarladı; farkımız bu...
Adam dikkatle baktı.
— Hangi yönden geliyorsunuz, diye sordu bu sefer. Ertuğrul:
— Doğudan.
Adamın yüzünde değişiklik oldu.
— Fırat'ın ötesinden mi?
— Evet.
Adam:
— Kayılar...
Ertuğrul sessizce baktı.
— Bizi tanıyor musun?
— Adınızı duydum.
— Kimden?
Adam cevap vermedi. Turgut Alp elini kılıcına götürdü. Ertuğrul elini kaldırdı. — Sakin olun, sabırlı... Sonra adama döndü.
— Adın nedir?
— Nikola.
Turgut:
— Bizanslı.
Nikola teteddütsüz konuştu.
— Evet.
Ertuğrul: — Öyleyse neden bizimle konuşuyorsun?
Nikola:
— Çünkü sizin geldiğiniz topraklardan haber aldım.
Ertuğrul'un yüzü ciddileşti.
— Ne haberi?
Nikola:
— Fırat'ın kıyısında küçük bir Kayı topluluğunun kaldığını... Ertuğrul'un bakışları sertleşti. "Onlara ne olmuş?"
— Henüz bir şey olmadı.
— “Henüz” ne demek?
Nikola: — Birileri onları izliyormuş, dedi. Ertuğrul birkaç saniye sustu. Sonra da:
— Kimdir onlar, diye sordu. Nikola:
— Bilmiyorum, dedi. Turgut:
— Bilmiyorsan niçin geldin?
Nikola belli belirsiz ikilem yaşıyordu, çünkü az çok tahmin ediyordu.
— Çünkü onları izleyenlerin Batı'daki bazı insanlarla bağlantısı olduğunu düşünüyorum.
Ertuğrul'un yüzünde derin bir düşünce belirdi. Demek ki Fırat'ın iki yakası birbirinden uzak değildi.
**
KARACAHiSAR'A DOĞRU
Kayı kafilesi yeniden yola çıktı. Gece olduğunda Ertuğrul çadırında yalnız kaldı. Çadırın içinde bir aşağı bir yukarı dolaşırken Turgut Alp içeri girdi.
— Beyim.
— Gel.
— O adamın sözlerine inanıyor musun?
— Her söze inanılmaz.
— Öyleyse?
— Her söz de yalan değildir.
Turgut:
— Gündüz Bey'in bıraktığı haber ya doğruysa...
Ertuğrul:
— Gündüz'ün haberinin doğru olduğunu biliyorum.
— Ne yapacağız öyleyse?
Ertuğrul:
— Batıya yürümeye devam edeceğiz helbet. Turgut, bu cevaba şaşırmıştı.
— Geride kalanlar tehlikedeyken mi? Ertuğrul:
— Eğer her tehlikede geri dönseydik, bu yol hiç başlamazdı.
Sonra başını kaldırdı.
— Fakat onları da unutmadan...Bir ulakla beraber beş kişilik vurucu bir tim de yollayarak...
**
O gece Birecik tarafında da hareketlilik vardı. Alp Yusuf karşı kıyıya bakıyordu. Bu defa yanan ateş dörtlenmişti. Birazdan Kara Hasan çıkıp geldi karanlıklar içinden.
— Dört olmuş.
— Evet.
— İlk gece iki, akşam üç, bu gece de...
— Şimdi dört.
— Demek ki mesaj değişti. Yusuf:
— Nasıl olduğunu nereden anlayacağız? Kara Hasan:
— Biri bize bunun manasını açıklamalı, dedi; bir bilence öğretilmelidir.
Tam o sırada çadırların arasından yaşlı bir adam çıktı. Adı Süleyman'dı.
Yıllardır Fırat kıyısında yaşayan, nehrin sesinden bile yaklaşan havayı anlamaya alışmış bir Türkmendi.
— Ben biliyorum.
Kara Hasan sese döndü.
— Neyi bilmektesin?
Süleyman karşı kıyıyı gösterdi.
— Ateşlerin dilini. Yusuf:
— Ateşin dili olur mu, dedi. Süleyman güldü.
— İnsanlar konuşamadığında işaretlerle konuşur.
— Peki dört ateş ne demek? Süleyman'ın yüzü ciddileşti.
— “Hazır olun.” demek istiyor
Kara Hasan: — Kimlere karşı diyor? Süleyman:
— Tam bilmiyorum. Yusuf:
— Bize mi diyor bunu?
Süleyman: — Belki dediğin gibidir.
Birden uzaktan bir boru sesi duyuldu. Herkes susup dinledi. Sonra Fırat'ın öte yakasında tek bir ateş yandı.
Süleyman:
— Şimdi ikinci mesaj geliyor.
— Ne diyor? Yaşlı adam gözlerini kıstı.
— “Geliyorlar.”
**
Kara Hasan Aka ayağa kalktı. — Herkes uyansın, dedi.
Çocuklar kadınların yanına çekildi. Alpler ise ayarlanan mevzilerine geçtiler. Yusuf yayını okunu hazırlamıştı, karanlıkta bile hedefini vurmada mahirdi.
Şeyhoğlu Mesud atını hazırladı. Kara Hasan da atlanmıştı.
— Sen nereye ağam, dedi; sana cenkte değil obada ihtiyaç var?
Kara Hasan:
— Karşı kıyıya gidip bakmalıyım, dedi. Mesud:
— Tek başına mı?
— Hayır.
Yusuf karanlıklar içinden haykırdı: — O zaman ben de geliyorum, dedi.
Kara Hasan ona baktı: — Henüz çok gençsin, dedi. Yusuf:
— Yirmi üç çadırın nöbetçisi olmak için yaşımı mı bekleyeceğim? İhtiyarın yüzünde hafif bir tebessüm belirdi.
"Gel bakalım." dedi. Üçü atlarına bindiler. Fırat'ın gümüşi sularına doğru ilerlediler. Arkalarında yirmi üç çadırın ışıkları vardı. Önlerindeyse karanlık...
**
Aynı saatlerde Ertuğrul Bey'in kafilesi de ilerliyordu. Uzaklarda Karacahisar'ın silueti belirmeye başlamıştı. Ertuğrul Bey durdu.
Atından indi. Toprağı eline aldı.
Bir süre avucunda tuttu. Sonra da:
— Geçici yurdumuz burası sanki, dedi. Turgut Alp:
— Evet beyim.
Ertuğrul Bey toprağı yere bıraktı.
— Burada yeni bir başlangıç olacak inşaallah, diye konuştu. Turgut Alp:
— Allah yardımcımız olsun, dedi.
Ertuğrul gökyüzüne baktı. "Biz bir şehir kurmak için değil, bir istikametin peşinden gidiyoruz." diye düşündü. Sonra da ekledi:
— İstanbul'un fethi bir gün gerçekleşecekse, o günün hazırlığı bugünlerden başlar. Turgut Alp:
— Ya biz o günü göremezsek?
Ertuğrul:
— O günün görülmesi değil, o güne layık bir yolun açılmasıdır bizim vazifemiz.
**
Fırat'ın kıyısında ise Yusuf, Kara Hasan ve Mesud karanlıkta ilerliyordu. Birden karşıdan bir ses geldi: — Durun!
Üçü de atlarını durdurdular. Karanlıktan bir adam çıktı. Elinde beyaz bir bez vardı.
— Kimsiniz?
Kara Hasan:
— Kayılar.
Adam:
— Ertuğrul Bey'in adamlarından mısınız?
— Evet.
Adam yaklaşınca yüzü ay ışığında göründü. Kara Hasan onu tanımadı. Mesud ise birden atından indi.
— Sen!
Adam: — Evet. Mesud:
— Burada ne işin var?
Adam:
— Size bir haber getirdim.
— Kimden?
Adam, Fırat'ın ötesindeki karanlığa baktı. Ardından:
— Gündüz Bey'den, dedi. Kara Hasan'ın yüzü değişti.
— Gündüz Bey Ahlat'a ulaşmadı mı daha? Adam: — Ulaştı, şeklinde konuştu.
— Öyleyse haber ne? Adam yaklaşarak fısıldadı: — Ertuğrul Bey'e ulaşmadan önce bilmeniz gereken bir şey var.
Yusuf: — Nedir? Adam:
— Karacahisar'a giden yol sandığınız kadar boş ve tekin değil.
Kara Hasan: — Kim var orada?
Adam başını kaldırdı.
— Sizi bekleyenler.
Fırat o sırada bütün gücüyle akıyordu... Ve iki ayrı yerde başlayan iki hikâye...
Biri Karacahisar'da, biri Fırat kıyısında...Yavaş yavaş aynı kader çizgisinde birleşiyorlardı.
Mehmet Nuri Bingöl
Ekleme
Tarihi: 17 Ekim 2026 -Cumartesi
FIRAT'IN ÇOCUKLARI-V DERİ NAME
FIRAT'IN ÇOCUKLARI-V
DERİ NAME
Doğu ufku henüz ağarmamıştı.
Fırat'ın üzerinde ince bir sis vardı. Yirmi üç çadır da uykudaydı henüz. Yalnızca nöbet ateşinin başında Yusuf vardı.
Gece gördüğü üç ateş gözünün önünden gitmiyordu.
Birinci ateş...
İkinci ateş...
Üçüncü ateş...
Bugün de dördüncüsü...
Sanki karanlığın içinde biri konuşuyor, fakat kelimeleri ateşle söylüyordu. Kara Hasan sessizce yanına sokuldu.
— Hâlâ onları düşünüyorsun. Yusuf irkildi.
— Uyandın mı Hasan Ata?
— Hiç uyumadım ki...
— Neden? İhtiyar Fırat'a dönüp iç çekti.
— Çünkü bazı geceler uykuya değil, sabra ihtiyaç vardır.
Yusuf:
— Karşı kıyıdaki ateşleri görünce ne düşündün?
— Önce endişe duydum.
— Kimler yakmış olabilir?
— Bunu bugün öğreneceğiz.
— Ya düşman iseler?
Kara Hasan:
— O vakit, düşmanın kim olduğunu da öğrenmiş oluruz.
Güneş doğduktan sonra Şeyhoğlu Mesud, Kara Hasan'ın çadırına çağrıldı. İhtiyar, gece aldığı deriden nameyi çıkardı.
— İşte nameyi şimdi okuma vakti geldi, dedi.
Kara Hasan okurken bilhassa ağırdan alıyordu:
“Batı yolu açık. Fakat yolun emniyeti doğuda, Kargamış ile Birecik arasında kalan kardeşlerimize bağlı. Fırat geçişlerini gözetleyin. Karşı yakadan gelen haberlere dikkat edin. Biz Karacahisar tarafına ilerleyeceğiz. Orada yeni bir yurt için ilk adımı atacağız.”
Mesud susup ehemmiyet vermezce dudak büktü .Yusuf:
— Hepsi bu mu?
Kara Hasan deri parçasını çevirdi.
Arkasında tek bir işaret vardı. Bir ok... Ve okun ucunda küçük bir hilal. İlyas'ın yüzü değişti.
— Bu işaret...
Kara Hasan: — Tanıyor musun, diye sordu.
— Evet.
— Kimlerin işareti bu?
Mesud hemen cevap vermedi. Kara Hasan: "Konuş balam." dedi.
— Ertuğrul Bey'i takip edenlerin.
Yusuf merakla atıldı.
— Bunlar düşman mı?
— Hayır.
— Peki, dost mudur dersin? İlyas:
— Henüz bilmiyorum, dedi.
Kara Hasan:
— İşte asıl mesele de bu değil mi, dedi.
**
Aynı günlerde Ertuğrul Bey'in kafilesi batıya doğru ilerliyordu. Yol uzundu, hedef uzaktaydı, gaye ise kocamandı.
Dağlar, vadiler ve ormanlar birbirini takip ediyordu. Akşam üzeri alplerden Turgut Alp, Ertuğrul'un yanına geldi.
— Beyim.
— Söyle Turgut.
— İleride bir kafile var.
— Kimler sence?
— Bilmiyorum.
Ertuğrul atını yavaşlatırken bir yandan da Kayı kafilesinin muhafızlarını gözledi.
— Kaç kişiler?
— Otuz kadar.
— Silahlı mı?
— Büyük kısmı...
Ertuğrul:
— Yaklaşalım onlara, ama tedbirle, temkinle...
Turgut Alp şaşırdı.
— Beyim, ya bu bir tuzaksa?
Ertuğrul:
— O zaman tuzağın içine girmeden önce onunla yüzleşmiş ve ilk yumruğu biz indirmiş oluruz.
Emir üstüne tüm alpler ilerledi.
Bir müddet sonra karşıdan gelenlerin de durduğu görüldü. Öndeki adam atından indi.
— Kimsiniz, diye sordu telaşla.
Ertuğrul:
— Yolcuyuz.
— Yol nereye?
— Batıya.
Adam: "Herkes Batı'ya gidiyor." dedi. Ertuğrul: — Biz yurt arıyoruz, diye tekrarladı; farkımız bu...
Adam dikkatle baktı.
— Hangi yönden geliyorsunuz, diye sordu bu sefer. Ertuğrul:
— Doğudan.
Adamın yüzünde değişiklik oldu.
— Fırat'ın ötesinden mi?
— Evet.
Adam:
— Kayılar...
Ertuğrul sessizce baktı.
— Bizi tanıyor musun?
— Adınızı duydum.
— Kimden?
Adam cevap vermedi. Turgut Alp elini kılıcına götürdü. Ertuğrul elini kaldırdı. — Sakin olun, sabırlı... Sonra adama döndü.
— Adın nedir?
— Nikola.
Turgut:
— Bizanslı.
Nikola teteddütsüz konuştu.
— Evet.
Ertuğrul: — Öyleyse neden bizimle konuşuyorsun?
Nikola:
— Çünkü sizin geldiğiniz topraklardan haber aldım.
Ertuğrul'un yüzü ciddileşti.
— Ne haberi?
Nikola:
— Fırat'ın kıyısında küçük bir Kayı topluluğunun kaldığını... Ertuğrul'un bakışları sertleşti. "Onlara ne olmuş?"
— Henüz bir şey olmadı.
— “Henüz” ne demek?
Nikola: — Birileri onları izliyormuş, dedi. Ertuğrul birkaç saniye sustu. Sonra da:
— Kimdir onlar, diye sordu. Nikola:
— Bilmiyorum, dedi. Turgut:
— Bilmiyorsan niçin geldin?
Nikola belli belirsiz ikilem yaşıyordu, çünkü az çok tahmin ediyordu.
— Çünkü onları izleyenlerin Batı'daki bazı insanlarla bağlantısı olduğunu düşünüyorum.
Ertuğrul'un yüzünde derin bir düşünce belirdi. Demek ki Fırat'ın iki yakası birbirinden uzak değildi.
**
KARACAHiSAR'A DOĞRU
Kayı kafilesi yeniden yola çıktı. Gece olduğunda Ertuğrul çadırında yalnız kaldı. Çadırın içinde bir aşağı bir yukarı dolaşırken Turgut Alp içeri girdi.
— Beyim.
— Gel.
— O adamın sözlerine inanıyor musun?
— Her söze inanılmaz.
— Öyleyse?
— Her söz de yalan değildir.
Turgut:
— Gündüz Bey'in bıraktığı haber ya doğruysa...
Ertuğrul:
— Gündüz'ün haberinin doğru olduğunu biliyorum.
— Ne yapacağız öyleyse?
Ertuğrul:
— Batıya yürümeye devam edeceğiz helbet. Turgut, bu cevaba şaşırmıştı.
— Geride kalanlar tehlikedeyken mi? Ertuğrul:
— Eğer her tehlikede geri dönseydik, bu yol hiç başlamazdı.
Sonra başını kaldırdı.
— Fakat onları da unutmadan...Bir ulakla beraber beş kişilik vurucu bir tim de yollayarak...
**
O gece Birecik tarafında da hareketlilik vardı. Alp Yusuf karşı kıyıya bakıyordu. Bu defa yanan ateş dörtlenmişti. Birazdan Kara Hasan çıkıp geldi karanlıklar içinden.
— Dört olmuş.
— Evet.
— İlk gece iki, akşam üç, bu gece de...
— Şimdi dört.
— Demek ki mesaj değişti. Yusuf:
— Nasıl olduğunu nereden anlayacağız? Kara Hasan:
— Biri bize bunun manasını açıklamalı, dedi; bir bilence öğretilmelidir.
Tam o sırada çadırların arasından yaşlı bir adam çıktı. Adı Süleyman'dı.
Yıllardır Fırat kıyısında yaşayan, nehrin sesinden bile yaklaşan havayı anlamaya alışmış bir Türkmendi.
— Ben biliyorum.
Kara Hasan sese döndü.
— Neyi bilmektesin?
Süleyman karşı kıyıyı gösterdi.
— Ateşlerin dilini. Yusuf:
— Ateşin dili olur mu, dedi. Süleyman güldü.
— İnsanlar konuşamadığında işaretlerle konuşur.
— Peki dört ateş ne demek? Süleyman'ın yüzü ciddileşti.
— “Hazır olun.” demek istiyor
Kara Hasan: — Kimlere karşı diyor? Süleyman:
— Tam bilmiyorum. Yusuf:
— Bize mi diyor bunu?
Süleyman: — Belki dediğin gibidir.
Birden uzaktan bir boru sesi duyuldu. Herkes susup dinledi. Sonra Fırat'ın öte yakasında tek bir ateş yandı.
Süleyman:
— Şimdi ikinci mesaj geliyor.
— Ne diyor? Yaşlı adam gözlerini kıstı.
— “Geliyorlar.”
**
Kara Hasan Aka ayağa kalktı. — Herkes uyansın, dedi.
Çocuklar kadınların yanına çekildi. Alpler ise ayarlanan mevzilerine geçtiler. Yusuf yayını okunu hazırlamıştı, karanlıkta bile hedefini vurmada mahirdi.
Şeyhoğlu Mesud atını hazırladı. Kara Hasan da atlanmıştı.
— Sen nereye ağam, dedi; sana cenkte değil obada ihtiyaç var?
Kara Hasan:
— Karşı kıyıya gidip bakmalıyım, dedi. Mesud:
— Tek başına mı?
— Hayır.
Yusuf karanlıklar içinden haykırdı: — O zaman ben de geliyorum, dedi.
Kara Hasan ona baktı: — Henüz çok gençsin, dedi. Yusuf:
— Yirmi üç çadırın nöbetçisi olmak için yaşımı mı bekleyeceğim? İhtiyarın yüzünde hafif bir tebessüm belirdi.
"Gel bakalım." dedi. Üçü atlarına bindiler. Fırat'ın gümüşi sularına doğru ilerlediler. Arkalarında yirmi üç çadırın ışıkları vardı. Önlerindeyse karanlık...
**
Aynı saatlerde Ertuğrul Bey'in kafilesi de ilerliyordu. Uzaklarda Karacahisar'ın silueti belirmeye başlamıştı. Ertuğrul Bey durdu.
Atından indi. Toprağı eline aldı.
Bir süre avucunda tuttu. Sonra da:
— Geçici yurdumuz burası sanki, dedi. Turgut Alp:
— Evet beyim.
Ertuğrul Bey toprağı yere bıraktı.
— Burada yeni bir başlangıç olacak inşaallah, diye konuştu. Turgut Alp:
— Allah yardımcımız olsun, dedi.
Ertuğrul gökyüzüne baktı. "Biz bir şehir kurmak için değil, bir istikametin peşinden gidiyoruz." diye düşündü. Sonra da ekledi:
— İstanbul'un fethi bir gün gerçekleşecekse, o günün hazırlığı bugünlerden başlar. Turgut Alp:
— Ya biz o günü göremezsek?
Ertuğrul:
— O günün görülmesi değil, o güne layık bir yolun açılmasıdır bizim vazifemiz.
**
Fırat'ın kıyısında ise Yusuf, Kara Hasan ve Mesud karanlıkta ilerliyordu. Birden karşıdan bir ses geldi: — Durun!
Üçü de atlarını durdurdular. Karanlıktan bir adam çıktı. Elinde beyaz bir bez vardı.
— Kimsiniz?
Kara Hasan:
— Kayılar.
Adam:
— Ertuğrul Bey'in adamlarından mısınız?
— Evet.
Adam yaklaşınca yüzü ay ışığında göründü. Kara Hasan onu tanımadı. Mesud ise birden atından indi.
— Sen!
Adam: — Evet. Mesud:
— Burada ne işin var?
Adam:
— Size bir haber getirdim.
— Kimden?
Adam, Fırat'ın ötesindeki karanlığa baktı. Ardından:
— Gündüz Bey'den, dedi. Kara Hasan'ın yüzü değişti.
— Gündüz Bey Ahlat'a ulaşmadı mı daha? Adam: — Ulaştı, şeklinde konuştu.
— Öyleyse haber ne? Adam yaklaşarak fısıldadı: — Ertuğrul Bey'e ulaşmadan önce bilmeniz gereken bir şey var.
Yusuf: — Nedir? Adam:
— Karacahisar'a giden yol sandığınız kadar boş ve tekin değil.
Kara Hasan: — Kim var orada?
Adam başını kaldırdı.
— Sizi bekleyenler.
Fırat o sırada bütün gücüyle akıyordu... Ve iki ayrı yerde başlayan iki hikâye...
Biri Karacahisar'da, biri Fırat kıyısında...Yavaş yavaş aynı kader çizgisinde birleşiyorlardı.
Mehmet Nuri Bingöl
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
