Mehmet Nuri BİNGÖL
Köşe Yazarı
Mehmet Nuri BİNGÖL
 

Muhabbetin Ölçüsü: İfrat ve Tefritten Uzaklaşmak

Muhabbetin Ölçüsü: İfrat ve Tefritten Uzaklaşmak İslâm tarihinde bazı meseleler vardır ki, onunla hakikat yönü ve yanlış anlaşılma durumu arasındaki mesafe oldukça kısadır. Ehl-i Beyt sevgisi de bunlardan biri. Çünkü Ehl-i Beyt sevgisi, sıradan bir tarihî veya duygusal bağlılık değil. Resûl-i Ekrem’in ﷺ ailesine duyulan muhabbet, imanın, vefanın ve Peygamber sevgisinin bir yansıması. Fakat her güzel hakikatte olduğu gibi burada da ölçü mühim. Üstad Said Nursî, bu meseleyi açıklarken muhabbeti iki ayrı biçimde kategoriye ayırır: “mânâ-yı harfiyle muhabbet”, “mânâ-yı ismîyle muhabbet.” Bu farklılık, yalnızca Ehl-i Beyt sevgisini değil, insanın sevgi anlayışını bütünüyle aydınlatan bir ölçüdür. “Mânâ-yı harfî” ile sevmek, bir şeyi başkasına işaret eden bir anlamla sevmektir. Meselâ bir insanı, Allah’ın sevdiği bir kul olması, Resûlullah’ın ﷺ yakını ve ailesinden bulunması, güzel ahlâkı ve İslâm’a hizmeti sebebiyle sevmek böyledir. Burada sevginin nihai hedefi kişi değil, kişide tecelli eden ve kişiyi değerli kılan hakikatlerdir. Hazret-i Ali’yi, Hazret-i Hasan’ı, Hazret-i Hüseyin’i ve diğer Ehl-i Beyt büyüklerini severken asıl sevginin Resûl-i Ekrem’e ﷺ, dolayısıyla Cenab-ı Hakk’a yönelmesi gerçeği de böyledir. Bu tür sevgi insanı büyütür; fakat başkasını küçültmeyi gerektirmez. Böyle bir muhabbet “ifrat zarar vermez, tecavüz etmez, başkalarının zemm ve adavetini iktiza etmez.” Yani sevdiğini yüceltmek için başkasına hakaret etmesi lazım gelmez. Sevgi, düşmanlığın bahanesi olmamalıdır yani... Üzerinde özellikle durulması gereken bir nokta var: Birini sevmek, başkasına düşman olmayı mecburi kılmaz. İnsan bazen kendi sevdiği şahsı veya grubu yüceltmek için karşı tarafa ölçüsüz sözler söylemeye başlayabilir. Sevgi, farkına varmadan bir kimlik kavgasına dönüşebilir. Oysa İslâm'ın istediği muhabbet, insanı hakikate yaklaştıran muhabbettir. Hazret-i Ali sevgisi, Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer'e düşmanlık etmeyi gerektirmez. Hazret-i Hüseyin sevgisi, sahabe-i kiramın tamamını kötülemeyi gerektirmez. Ehl-i Beyt'e muhabbet, ümmetin diğer büyüklerine adavet beslemek anlamına gelmez. Çünkü hakiki muhabbetin merkezinde Resûlullah ﷺ ve onun getirdiği vahyin ölçüleri var. Bu sebeple Ehl-i Beyt sevgisini, başka Müslümanlara karşı bir kin ve nefret aracına dönüştürmek, metnin ortaya koyduğu ölçü ile bağdaşmaz. Mânâ-yı ismî: Sevginin merkezini değiştirmek. “Mânâ-yı ismî” ile sevgi, sevilen kişiyi başka bir hakikate işaret ettiği için değil, doğrudan kendisi için sevmek anlamına gelir. İlk bakışta bunda da bir problem görülmeyebilir. Bir insan Hazret-i Ali'nin kahramanlığını, Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in faziletlerini seviyor olabilir. Fakat sevginin ölçüsü kaybolduğunda mesele değişebilir. Çünkü insan, sevdiğini ölçüsüz biçimde yüceltmeye başladığında artık hakikati değil, kendi sevgisini savunmaya başlar aslında. Burada, muhabbet, muhakemenin önüne geçer. Halbuki sevgi insanı adaletten uzaklaştırmamalıdır. Kur'an'ın temel ölçülerinden biri olan adalet, sevginin de nefretin de üstünde tutulması gereken bir ilkedir. Bir insanı seviyorsak onun faziletlerini severiz; fakat bu sevgi bize yanlışı doğru göstermez. Bir şahsa duyduğumuz muhabbet, başka bir şahsa karşı haksızlık yapmamıza cevaz vermez. ** Ehl-i Beyt Sevgisi, Peygamber Sevgisinin Bir Dalı Olmalıdır. Ehl-i Beyt sevgisinin en sağlam zemini, Resûl-i Ekrem'e ﷺ duyulan muhabbettir. Çünkü Ehl-i Beyt'i değerli kılan en önemli hususlardan biri, onların Nebiyy-i Ekrem'in ﷺ hanedanına mensup olmalarıdır. Bu bakımdan Ehl-i Beyt'e muhabbet, Peygamber sevgisinden bağımsız düşünülemez. Bir gülün kokusunu severken onu yetiştiren bahçeyi hatırlamak gibi... Bir mektubu severken gönderen kişiyi hatırlamak gibi... Ehl-i Beyt'i severken de o hanedanın başındaki Resûl-i Ekrem'i ﷺ hatırlamak, muhabbeti doğru istikamete yöneltir. “Mânâ-yı harfî” anlayışının özü budur. Hazret-i Hüseyin'in şehadeti, İslâm tarihinin en acı hadiselerinden biridir. Kerbelâ hadisesi, Müslümanların vicdanında derin bir yara bırakmıştır. Hazret-i Hüseyin'i sevmek; onun Resûlullah'ın ﷺ torunu oluşunu, yüksek ahlâkını, izzetini ve uğradığı zulmü hatırlamak bakımından son derece tabiîdir. Fakat burada da ölçü kaybolmamalıdır. Kerbelâ'nın acısını taşımak başka, bu acıyı asırlar boyunca Müslümanlar arasında yeni düşmanlıkların kaynağı hâline getirmek başkadır. Bir tarihî acıyı anlamak ile o acıyı yeni bir husumet üretme vasıtası yapmak aynı şey değildir. Müslüman, geçmişten ibret alır; fakat geçmişin yaralarını bugünün insanlarına düşmanlık üretmek için kullanmaz. Muhabbetin en güzel neticesi ümmetin ittihadı olmalıdır. ** Ehl-i Beyt sevgisi, doğru anlaşıldığında ayrıştırıcı değil, birleştirici olur. Çünkü Ehl-i Beyt de, Sahabe de, Resûl-i Ekrem'in ﷺ ümmeti için ortak değerlerdir. Hazret-i Ali sevgisi ile Hazret-i Ebû Bekir sevgisini karşı karşıya getirmek yerine, her birini kendi fazileti içinde anlamak gerekir. Hazret-i Hasan'ın sulhunu, Hazret-i Hüseyin'in izzetini, Hazret-i Ali'nin ilmini ve şecaatini anlamaya çalışırken; sahabenin Resûlullah'a ﷺ bağlılığını ve İslâm'ın ilk neslinin fedakârlıklarını da göz ardı etmemek gerekir. Çünkü hakikat parçalanmaz, hakikat bir bütün hâlindedir; sevginin terazisi: İfrat ve tefrittir oysa. Bütün mesele gelip bir kelimede düğümleniyor: Ölçü şu olmalıdır elbette: Sevmemek bir eksikliktir; fakat ölçüsüz sevmek de insanı adaletten uzaklaştırır. Ehl-i Beyt'e muhabbet gerekir; fakat bu muhabbet mana-yı ismiyle olmamalıdır. Sahabeye hürmet gerekir; fakat bu hürmet Ehl-i Beyt'in faziletlerini görmezden gelmeye dönüşmemelidir. Resûlullah'ı ﷺ sevmek gerekir; fakat bu sevgi yalnızca sözde kalmamalı, onun ahlâkına ve sünnetine yansımalıdır. Demek ki gerçek muhabbet, sevileni yüceltirken adaleti yere düşürmeyen muhabbettir. Son sözüm şu: Bediüzzaman'ın da fikirlerinden çıkarılabilecek en önemli derslerden biri şöyle. Sevginin de bir istikameti, bir müstakimi var. Eğer sevgi bizi Allah'a, Resûlullah'a ﷺ, adalete, merhamete, kardeşliğe ve güzel ahlâka götürüyorsa, o sevgi bereketli bir muhabbettir. Fakat sevgi bizi kibir, hakaret, taassup, düşmanlık ve başkalarını tahkir etmeye götürüyorsa, burada sevginin kendisinden ziyade sevme biçimimizi sorgulamamız gerekir. Ehl-i Beyt sevgisi, ümmetin kalbinde bir muhabbet çiçeği olarak yaşamalıdır; dikenleriyle kardeşlerini yaralayan bir taassup hâline gelmemelidir. Çünkü Ehl-i Beyt'i gerçekten sevmek, onların mensup olduğu rahmet hanesinin ahlâkını da sevmektir. ...Ve o hanenin kapısında yazan en büyük kelimelerden biri şüphesiz MUHABBETdir... Ama ölçülü, adaletli ve Allah için olan muhabbet olmalıdır. Hz. Ali muhabbetiyle değil Hz. Ömer düşmanlığından (şia gibi) olmamalıdır. Bu hâl, ferdi münasebetlerimiz için de geçerli olmalıdır. Mehmet Nuri Bingöl
Ekleme Tarihi: 27 Eylül 2026 -Pazar

Muhabbetin Ölçüsü: İfrat ve Tefritten Uzaklaşmak

Muhabbetin Ölçüsü: İfrat ve Tefritten Uzaklaşmak İslâm tarihinde bazı meseleler vardır ki, onunla hakikat yönü ve yanlış anlaşılma durumu arasındaki mesafe oldukça kısadır. Ehl-i Beyt sevgisi de bunlardan biri. Çünkü Ehl-i Beyt sevgisi, sıradan bir tarihî veya duygusal bağlılık değil. Resûl-i Ekrem’in ﷺ ailesine duyulan muhabbet, imanın, vefanın ve Peygamber sevgisinin bir yansıması. Fakat her güzel hakikatte olduğu gibi burada da ölçü mühim. Üstad Said Nursî, bu meseleyi açıklarken muhabbeti iki ayrı biçimde kategoriye ayırır: “mânâ-yı harfiyle muhabbet”, “mânâ-yı ismîyle muhabbet.” Bu farklılık, yalnızca Ehl-i Beyt sevgisini değil, insanın sevgi anlayışını bütünüyle aydınlatan bir ölçüdür. “Mânâ-yı harfî” ile sevmek, bir şeyi başkasına işaret eden bir anlamla sevmektir. Meselâ bir insanı, Allah’ın sevdiği bir kul olması, Resûlullah’ın ﷺ yakını ve ailesinden bulunması, güzel ahlâkı ve İslâm’a hizmeti sebebiyle sevmek böyledir. Burada sevginin nihai hedefi kişi değil, kişide tecelli eden ve kişiyi değerli kılan hakikatlerdir. Hazret-i Ali’yi, Hazret-i Hasan’ı, Hazret-i Hüseyin’i ve diğer Ehl-i Beyt büyüklerini severken asıl sevginin Resûl-i Ekrem’e ﷺ, dolayısıyla Cenab-ı Hakk’a yönelmesi gerçeği de böyledir. Bu tür sevgi insanı büyütür; fakat başkasını küçültmeyi gerektirmez. Böyle bir muhabbet “ifrat zarar vermez, tecavüz etmez, başkalarının zemm ve adavetini iktiza etmez.” Yani sevdiğini yüceltmek için başkasına hakaret etmesi lazım gelmez. Sevgi, düşmanlığın bahanesi olmamalıdır yani... Üzerinde özellikle durulması gereken bir nokta var: Birini sevmek, başkasına düşman olmayı mecburi kılmaz. İnsan bazen kendi sevdiği şahsı veya grubu yüceltmek için karşı tarafa ölçüsüz sözler söylemeye başlayabilir. Sevgi, farkına varmadan bir kimlik kavgasına dönüşebilir. Oysa İslâm'ın istediği muhabbet, insanı hakikate yaklaştıran muhabbettir. Hazret-i Ali sevgisi, Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer'e düşmanlık etmeyi gerektirmez. Hazret-i Hüseyin sevgisi, sahabe-i kiramın tamamını kötülemeyi gerektirmez. Ehl-i Beyt'e muhabbet, ümmetin diğer büyüklerine adavet beslemek anlamına gelmez. Çünkü hakiki muhabbetin merkezinde Resûlullah ﷺ ve onun getirdiği vahyin ölçüleri var. Bu sebeple Ehl-i Beyt sevgisini, başka Müslümanlara karşı bir kin ve nefret aracına dönüştürmek, metnin ortaya koyduğu ölçü ile bağdaşmaz. Mânâ-yı ismî: Sevginin merkezini değiştirmek. “Mânâ-yı ismî” ile sevgi, sevilen kişiyi başka bir hakikate işaret ettiği için değil, doğrudan kendisi için sevmek anlamına gelir. İlk bakışta bunda da bir problem görülmeyebilir. Bir insan Hazret-i Ali'nin kahramanlığını, Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in faziletlerini seviyor olabilir. Fakat sevginin ölçüsü kaybolduğunda mesele değişebilir. Çünkü insan, sevdiğini ölçüsüz biçimde yüceltmeye başladığında artık hakikati değil, kendi sevgisini savunmaya başlar aslında. Burada, muhabbet, muhakemenin önüne geçer. Halbuki sevgi insanı adaletten uzaklaştırmamalıdır. Kur'an'ın temel ölçülerinden biri olan adalet, sevginin de nefretin de üstünde tutulması gereken bir ilkedir. Bir insanı seviyorsak onun faziletlerini severiz; fakat bu sevgi bize yanlışı doğru göstermez. Bir şahsa duyduğumuz muhabbet, başka bir şahsa karşı haksızlık yapmamıza cevaz vermez. ** Ehl-i Beyt Sevgisi, Peygamber Sevgisinin Bir Dalı Olmalıdır. Ehl-i Beyt sevgisinin en sağlam zemini, Resûl-i Ekrem'e ﷺ duyulan muhabbettir. Çünkü Ehl-i Beyt'i değerli kılan en önemli hususlardan biri, onların Nebiyy-i Ekrem'in ﷺ hanedanına mensup olmalarıdır. Bu bakımdan Ehl-i Beyt'e muhabbet, Peygamber sevgisinden bağımsız düşünülemez. Bir gülün kokusunu severken onu yetiştiren bahçeyi hatırlamak gibi... Bir mektubu severken gönderen kişiyi hatırlamak gibi... Ehl-i Beyt'i severken de o hanedanın başındaki Resûl-i Ekrem'i ﷺ hatırlamak, muhabbeti doğru istikamete yöneltir. “Mânâ-yı harfî” anlayışının özü budur. Hazret-i Hüseyin'in şehadeti, İslâm tarihinin en acı hadiselerinden biridir. Kerbelâ hadisesi, Müslümanların vicdanında derin bir yara bırakmıştır. Hazret-i Hüseyin'i sevmek; onun Resûlullah'ın ﷺ torunu oluşunu, yüksek ahlâkını, izzetini ve uğradığı zulmü hatırlamak bakımından son derece tabiîdir. Fakat burada da ölçü kaybolmamalıdır. Kerbelâ'nın acısını taşımak başka, bu acıyı asırlar boyunca Müslümanlar arasında yeni düşmanlıkların kaynağı hâline getirmek başkadır. Bir tarihî acıyı anlamak ile o acıyı yeni bir husumet üretme vasıtası yapmak aynı şey değildir. Müslüman, geçmişten ibret alır; fakat geçmişin yaralarını bugünün insanlarına düşmanlık üretmek için kullanmaz. Muhabbetin en güzel neticesi ümmetin ittihadı olmalıdır. ** Ehl-i Beyt sevgisi, doğru anlaşıldığında ayrıştırıcı değil, birleştirici olur. Çünkü Ehl-i Beyt de, Sahabe de, Resûl-i Ekrem'in ﷺ ümmeti için ortak değerlerdir. Hazret-i Ali sevgisi ile Hazret-i Ebû Bekir sevgisini karşı karşıya getirmek yerine, her birini kendi fazileti içinde anlamak gerekir. Hazret-i Hasan'ın sulhunu, Hazret-i Hüseyin'in izzetini, Hazret-i Ali'nin ilmini ve şecaatini anlamaya çalışırken; sahabenin Resûlullah'a ﷺ bağlılığını ve İslâm'ın ilk neslinin fedakârlıklarını da göz ardı etmemek gerekir. Çünkü hakikat parçalanmaz, hakikat bir bütün hâlindedir; sevginin terazisi: İfrat ve tefrittir oysa. Bütün mesele gelip bir kelimede düğümleniyor: Ölçü şu olmalıdır elbette: Sevmemek bir eksikliktir; fakat ölçüsüz sevmek de insanı adaletten uzaklaştırır. Ehl-i Beyt'e muhabbet gerekir; fakat bu muhabbet mana-yı ismiyle olmamalıdır. Sahabeye hürmet gerekir; fakat bu hürmet Ehl-i Beyt'in faziletlerini görmezden gelmeye dönüşmemelidir. Resûlullah'ı ﷺ sevmek gerekir; fakat bu sevgi yalnızca sözde kalmamalı, onun ahlâkına ve sünnetine yansımalıdır. Demek ki gerçek muhabbet, sevileni yüceltirken adaleti yere düşürmeyen muhabbettir. Son sözüm şu: Bediüzzaman'ın da fikirlerinden çıkarılabilecek en önemli derslerden biri şöyle. Sevginin de bir istikameti, bir müstakimi var. Eğer sevgi bizi Allah'a, Resûlullah'a ﷺ, adalete, merhamete, kardeşliğe ve güzel ahlâka götürüyorsa, o sevgi bereketli bir muhabbettir. Fakat sevgi bizi kibir, hakaret, taassup, düşmanlık ve başkalarını tahkir etmeye götürüyorsa, burada sevginin kendisinden ziyade sevme biçimimizi sorgulamamız gerekir. Ehl-i Beyt sevgisi, ümmetin kalbinde bir muhabbet çiçeği olarak yaşamalıdır; dikenleriyle kardeşlerini yaralayan bir taassup hâline gelmemelidir. Çünkü Ehl-i Beyt'i gerçekten sevmek, onların mensup olduğu rahmet hanesinin ahlâkını da sevmektir. ...Ve o hanenin kapısında yazan en büyük kelimelerden biri şüphesiz MUHABBETdir... Ama ölçülü, adaletli ve Allah için olan muhabbet olmalıdır. Hz. Ali muhabbetiyle değil Hz. Ömer düşmanlığından (şia gibi) olmamalıdır. Bu hâl, ferdi münasebetlerimiz için de geçerli olmalıdır. Mehmet Nuri Bingöl
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haber111.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.