Geçmişini Bahane Etmeyi Bıraktığında Hayat Başlar
Geçmişini Bahane Etmeyi Bıraktığında Hayat Başlar
Bazı insanlar kırk yaşına gelir ama hâlâ çocukluk evinin duvarları arasında yaşar. Annesinin bir cümlesiyle kırılır, babasının yıllar önce attığı bir bakışla öfkelenir, geçmişte alamadığı sevgiyi bugün herkesten talep eder. Hayat ilerler ama onların ruhu hep aynı yerde takılı kalır. Çünkü bazı insanlar büyür, bazıları ise sadece yaş alır.
Evet… Hepimizin çocukluğu eksik geçti bir yerlerden. Kimimizin sesi duyulmadı, kimimiz fazla eleştirildi, kimimiz sevgiyi başarıyla satın almaya çalıştı. Kimi sürekli kıyaslandı, kimi hiç korunmadı. İnsan, en derin yaralarını çoğu zaman en yakınlarından alıyor. Bu inkâr edilecek bir gerçek değil. Ama bir başka gerçek daha var: O yaraları sonsuza kadar taşımanın sorumluluğu artık anne babaya ait değil.
İnsan bir süre sonra kendi hayatının direksiyonuna geçmek zorunda. Çünkü çocukken maruz kaldığımız şeyler bizim suçumuz olmayabilir ama yetişkinlikte onları nasıl taşıdığımız bizim sorumluluğumuzdur.
Modern dünyada çok yaygın bir eğilim var: Her şeyi geçmişle açıklamak. “Ben böyleyim çünkü annem beni sevmedi.” “İlişkilerim kötü çünkü babam çok sertti.” “Özgüvensizim çünkü çocukken destek görmedim.” Belki hepsi doğru. Ama insan bazen şunu kendine dürüstçe sormalı: Peki şimdi ne olacak? Hayatının kalanını da bunun üzerine mi kuracaksın?
Sosyolog Pierre Bourdieu insanın çocuklukta edindiği alışkanlıkların ve davranış kalıplarının hayat boyu onu etkilediğini söyler. Evet, aile insanın kaderine güçlü bir iz bırakır. Ama o izi kaderin tamamına çevirmek başka bir şeydir. Çünkü insan sadece geçmişinin ürünü değildir; aynı zamanda seçimlerinin toplamıdır.
Bazı insanlar anne babasını suçlamayı karakter hâline getiriyor. Sürekli bir iç mahkeme kuruyorlar. Her başarısızlığın sanığı belli: Aile. Oysa bu durum zamanla çok tehlikeli bir konfora dönüşüyor. Çünkü suçlayabildiğin sürece değişmek zorunda kalmıyorsun. Sorumluluk almak ağır geliyor insana. Geçmişe kızmak daha kolay.
Ama hayat acımasız bir öğretmendir. Kimse senin çocukluğunun telafisini yapmak için beklemiyor. İş hayatında, ilişkilerde, dostluklarda herkes karşındaki kişiyi görüyor; çocukluğundaki yaralı hâlini değil. Ve insan bir noktadan sonra ya kendi kendini iyileştirmeyi öğreniyor ya da kırgınlıklarını kişiliği zannediyor.
En trajik olanı da şu: Bazı insanlar anne babalarına o kadar öfkeli yaşıyor ki, zamanla onlara dönüşüyorlar. Çocukken susturulan biri büyüyünce başkalarının sesini bastırıyor. Sevilmeyen biri sevgiyi manipülasyona çeviriyor. Sürekli eleştirilen biri herkesi yargılıyor. İyileşmeyen yara, bulaşıcı hâle geliyor.
Oysa olgunluk biraz da şunu diyebilmektir: “Evet, eksik büyüdüm. Ama artık kendimi ben tamamlayacağım.”
Bu cümle çok güçlüdür. Çünkü insanın gerçek yetişkinliği nüfus kâğıdında değil, sorumluluk alabildiği yerde başlar. Kendi duygularının, seçimlerinin, öfkesinin, hayatının sorumluluğunu almak… İşte asıl dönüşüm budur.
Belki annen seni yeterince sevemedi çünkü o da hiç sevilmedi. Belki baban sana şefkat gösteremedi çünkü ona da kimse göstermedi. Bu yapılanları doğru yapmaz ama bazen anlamak, insanın içindeki zehri azaltır. Sürekli geçmişin hesabını tutarak yaşayan insanlar, bugünün güzelliğini kaçırır. Çünkü kin, insanın ruhunda kira vermeden yaşayan en yorucu misafirdir.
Bir yerden sonra insan şunu fark ediyor: Hayatı değiştiren şey, başına gelenler değil; başına gelenlerden sonra neye dönüştüğün.
Kimse mükemmel ailelerde büyümedi. Kimimiz sevgisizliğin içinde, kimimiz baskının içinde, kimimiz görünmez olarak yetiştik. Ama yine de hayat, bir noktadan sonra insana aynı soruyu soruyor: “Şimdi ne yapacaksın?”
İşte bütün mesele burada başlıyor. Çünkü geçmiş, açıklamadır; mazeret değil.
Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN
Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama Ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM)
Ekleme
Tarihi: 17 Mayıs 2026 -Pazar
Geçmişini Bahane Etmeyi Bıraktığında Hayat Başlar
Geçmişini Bahane Etmeyi Bıraktığında Hayat Başlar
Bazı insanlar kırk yaşına gelir ama hâlâ çocukluk evinin duvarları arasında yaşar. Annesinin bir cümlesiyle kırılır, babasının yıllar önce attığı bir bakışla öfkelenir, geçmişte alamadığı sevgiyi bugün herkesten talep eder. Hayat ilerler ama onların ruhu hep aynı yerde takılı kalır. Çünkü bazı insanlar büyür, bazıları ise sadece yaş alır.
Evet… Hepimizin çocukluğu eksik geçti bir yerlerden. Kimimizin sesi duyulmadı, kimimiz fazla eleştirildi, kimimiz sevgiyi başarıyla satın almaya çalıştı. Kimi sürekli kıyaslandı, kimi hiç korunmadı. İnsan, en derin yaralarını çoğu zaman en yakınlarından alıyor. Bu inkâr edilecek bir gerçek değil. Ama bir başka gerçek daha var: O yaraları sonsuza kadar taşımanın sorumluluğu artık anne babaya ait değil.
İnsan bir süre sonra kendi hayatının direksiyonuna geçmek zorunda. Çünkü çocukken maruz kaldığımız şeyler bizim suçumuz olmayabilir ama yetişkinlikte onları nasıl taşıdığımız bizim sorumluluğumuzdur.
Modern dünyada çok yaygın bir eğilim var: Her şeyi geçmişle açıklamak. “Ben böyleyim çünkü annem beni sevmedi.” “İlişkilerim kötü çünkü babam çok sertti.” “Özgüvensizim çünkü çocukken destek görmedim.” Belki hepsi doğru. Ama insan bazen şunu kendine dürüstçe sormalı: Peki şimdi ne olacak? Hayatının kalanını da bunun üzerine mi kuracaksın?
Sosyolog Pierre Bourdieu insanın çocuklukta edindiği alışkanlıkların ve davranış kalıplarının hayat boyu onu etkilediğini söyler. Evet, aile insanın kaderine güçlü bir iz bırakır. Ama o izi kaderin tamamına çevirmek başka bir şeydir. Çünkü insan sadece geçmişinin ürünü değildir; aynı zamanda seçimlerinin toplamıdır.
Bazı insanlar anne babasını suçlamayı karakter hâline getiriyor. Sürekli bir iç mahkeme kuruyorlar. Her başarısızlığın sanığı belli: Aile. Oysa bu durum zamanla çok tehlikeli bir konfora dönüşüyor. Çünkü suçlayabildiğin sürece değişmek zorunda kalmıyorsun. Sorumluluk almak ağır geliyor insana. Geçmişe kızmak daha kolay.
Ama hayat acımasız bir öğretmendir. Kimse senin çocukluğunun telafisini yapmak için beklemiyor. İş hayatında, ilişkilerde, dostluklarda herkes karşındaki kişiyi görüyor; çocukluğundaki yaralı hâlini değil. Ve insan bir noktadan sonra ya kendi kendini iyileştirmeyi öğreniyor ya da kırgınlıklarını kişiliği zannediyor.
En trajik olanı da şu: Bazı insanlar anne babalarına o kadar öfkeli yaşıyor ki, zamanla onlara dönüşüyorlar. Çocukken susturulan biri büyüyünce başkalarının sesini bastırıyor. Sevilmeyen biri sevgiyi manipülasyona çeviriyor. Sürekli eleştirilen biri herkesi yargılıyor. İyileşmeyen yara, bulaşıcı hâle geliyor.
Oysa olgunluk biraz da şunu diyebilmektir: “Evet, eksik büyüdüm. Ama artık kendimi ben tamamlayacağım.”
Bu cümle çok güçlüdür. Çünkü insanın gerçek yetişkinliği nüfus kâğıdında değil, sorumluluk alabildiği yerde başlar. Kendi duygularının, seçimlerinin, öfkesinin, hayatının sorumluluğunu almak… İşte asıl dönüşüm budur.
Belki annen seni yeterince sevemedi çünkü o da hiç sevilmedi. Belki baban sana şefkat gösteremedi çünkü ona da kimse göstermedi. Bu yapılanları doğru yapmaz ama bazen anlamak, insanın içindeki zehri azaltır. Sürekli geçmişin hesabını tutarak yaşayan insanlar, bugünün güzelliğini kaçırır. Çünkü kin, insanın ruhunda kira vermeden yaşayan en yorucu misafirdir.
Bir yerden sonra insan şunu fark ediyor: Hayatı değiştiren şey, başına gelenler değil; başına gelenlerden sonra neye dönüştüğün.
Kimse mükemmel ailelerde büyümedi. Kimimiz sevgisizliğin içinde, kimimiz baskının içinde, kimimiz görünmez olarak yetiştik. Ama yine de hayat, bir noktadan sonra insana aynı soruyu soruyor: “Şimdi ne yapacaksın?”
İşte bütün mesele burada başlıyor. Çünkü geçmiş, açıklamadır; mazeret değil.
Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN
Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama Ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM)
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
