Kusursuzluk Yanılgısı ve İnsan
Kusursuzluk Yanılgısı ve İnsan
Kusursuz olmayı ne çok isteriz.
Her işimiz noksansız olsun isteriz. İdeal ölçülerimiz, kalıplarımız vardır. Üstelik sadece eşyada, malda değil; insanı da o kalıba sokarız. Bazen bedenen, bazen ruhen...
Oysa doğa nasıl çeşitliyse, bu farklılık nasıl bir zenginlikse, insandaki tüm beşerî haller de öyledir. Yaralarımızla, kusurlarımızla, özellikle Yaratan’ımıza karşı acziyetimizi hissettiren yanlarımızla adeta bir hazineyizdir belki de.
Hatırlayın; ilk yürümeye başladığımız zamanı. Kimse ilk adımda koşmadı. İlk bisiklet sürdüğümüz anı, ilk yazı yazdığımızı... Ki bu benim için çok değerli. Bu satırları okuyan kıymetli okur, belki senin de yazmak için önündeki en büyük engel o kusursuz olma duygun değil mi? İlk namaz ne kadar da zordu.
Ama hepsi acemi, hepsi düşe kalka. Tıpkı ayağa kalkmaya çalışan bir bebek gibi defalarca düşerek... Fakat o düşüşlerde ne bir pişmanlık ne de vazgeçiş söz konusudur. Her düşüş, yürümeyi öğrenen o minik beden için yepyeni bir tecrübedir. Acemiliğin o saf hali, kusursuzluğun o soğuk ve yapay iddiasından hem daha güzel hem daha ihlaslı değil miydi?
Ama bugün, ne yazık ki modern dünyanın dayatmasıyla herkes bizden ilk işte usta olmamızı bekliyor.
Zaman ilerler, çocukluk geride kalır ve karşımıza asıl büyük tuzak çıkar: Sosyal medya vitrinleri, pürüzsüz hayatlar, hatasız insan pozları... İnsan, dijital aynaların yalanına kapılıp kendini kusursuz sanmak, her an güçlü ve kusursuz görünmek zorunda hissediyor. Hata yapmak adeta bir suç, eksiklik ise affedilmez bir zayıflık gibi gösteriliyor. Öyle bir noktaya geldik ki, en ufak bir kusurumuzun yüzümüze vurulmasına tahammülümüz kalmadı.
Halbuki hata ayıp değil, hayatın bize sunduğu en dürüst veridir. Eleştiri ise o veriyi okuma kılavuzudur. Dışarıdan gelen yapıcı bir eleştiri ya da iç sesimizin dürüst muhasebesi, hatalarımızı daha berrak analiz etmemizi sağlar. Bizi geliştiren, olgunlaştıran ve hakikate yaklaştıran şey o ucuz alkışlar değil; aksine bizi silkeleyen, kendimize getiren doğru eleştirilerdir.
Hatasını göremeyen, kusursuzluk kulesine tırmandığını zanneden insan, aslında gelişime ve merhamete kapılarını kapatmış demektir.
Bu gerçeği idrak etmek için uzağa gitmeye gerek yok; ilahi kelamın irşadına kulak vermek yeter. Kur’an-ı Kerim, insan olmanın en saf ve derin hallerini peygamberlerin kıssalarıyla gözler önüne serer ve bunu asla gizlemez; aksine öğretir:
Hz. Âdem’in (a.s.) unutkanlığı ve acele etmesi; “Onda bir azim bulamadık” (Tâhâ, 115)
Hz. Mûsâ’nın (a.s.) öfkeyle karıştığı olay ve ardından “Rabbim, şüphesiz ben nefsime zulmettim, beni bağışla” itirafı (Kasas, 16)
Hz. Yûnus’un (a.s.) karanlıklar içinde “Senden başka ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Şüphesiz ben zalimlerden oldum” diyerek hatasını kabullenişi (Enbiyâ, 87)
Ve Sevgili Peygamberimiz’e (s.a.v.) gelen “Allah seni affetsin, niçin onlara izin verdin?” hitabı (Tevbe, 43)...
Allah, elçilerinin bile beşerî hallerini ve zellelerini bize anlatır ki umutsuzluğa düşmeyelim. Çünkü O’nun adı Settar’dır, Gafûr’dur, Tevvâb’dır.
Sosyoloji der ki: İnsan eksik olduğu için arayandır. Eksik olmasa aramaz, arayışa geçmezdi. Bilim de aynı hakikati tasdik eder: Beyin hata yaparak, yanılarak öğrenir. Hatasız bir beyin, gelişemeyen bir beyindir.
Nihayetinde mükemmel olan sadece Allah’tır; El-Kuddûs ve El-Kemâl sıfatları yalnızca O’na mahsustur. Bizler ise hata ve kusurlarımızla var olan, acziyetini bilen varlıklarız. Bize düşen kusursuz olmak değil, samimi olmaktır. Hatasını bilen, istiğfar eden, iyi niyetle ve teslimiyetle yola devam eden birer kul olmaktır.
“Kusurlarımızla insanız, Allah'a inancımızla Müslümanız.”
Düşe kalka yürümeyi öğrenen çocuk, düştüğü için utanmaz. Biz ne ara hatamızdan utanır olduk, onlardan çıkaracağımız dersler her yaşta devam ederken...
Saygı, sevgi ve hürmetle,
Aydın Babacan
Ekleme
Tarihi: 15 Ağustos 2026 -Cumartesi
Kusursuzluk Yanılgısı ve İnsan
Kusursuzluk Yanılgısı ve İnsan
Kusursuz olmayı ne çok isteriz.
Her işimiz noksansız olsun isteriz. İdeal ölçülerimiz, kalıplarımız vardır. Üstelik sadece eşyada, malda değil; insanı da o kalıba sokarız. Bazen bedenen, bazen ruhen...
Oysa doğa nasıl çeşitliyse, bu farklılık nasıl bir zenginlikse, insandaki tüm beşerî haller de öyledir. Yaralarımızla, kusurlarımızla, özellikle Yaratan’ımıza karşı acziyetimizi hissettiren yanlarımızla adeta bir hazineyizdir belki de.
Hatırlayın; ilk yürümeye başladığımız zamanı. Kimse ilk adımda koşmadı. İlk bisiklet sürdüğümüz anı, ilk yazı yazdığımızı... Ki bu benim için çok değerli. Bu satırları okuyan kıymetli okur, belki senin de yazmak için önündeki en büyük engel o kusursuz olma duygun değil mi? İlk namaz ne kadar da zordu.
Ama hepsi acemi, hepsi düşe kalka. Tıpkı ayağa kalkmaya çalışan bir bebek gibi defalarca düşerek... Fakat o düşüşlerde ne bir pişmanlık ne de vazgeçiş söz konusudur. Her düşüş, yürümeyi öğrenen o minik beden için yepyeni bir tecrübedir. Acemiliğin o saf hali, kusursuzluğun o soğuk ve yapay iddiasından hem daha güzel hem daha ihlaslı değil miydi?
Ama bugün, ne yazık ki modern dünyanın dayatmasıyla herkes bizden ilk işte usta olmamızı bekliyor.
Zaman ilerler, çocukluk geride kalır ve karşımıza asıl büyük tuzak çıkar: Sosyal medya vitrinleri, pürüzsüz hayatlar, hatasız insan pozları... İnsan, dijital aynaların yalanına kapılıp kendini kusursuz sanmak, her an güçlü ve kusursuz görünmek zorunda hissediyor. Hata yapmak adeta bir suç, eksiklik ise affedilmez bir zayıflık gibi gösteriliyor. Öyle bir noktaya geldik ki, en ufak bir kusurumuzun yüzümüze vurulmasına tahammülümüz kalmadı.
Halbuki hata ayıp değil, hayatın bize sunduğu en dürüst veridir. Eleştiri ise o veriyi okuma kılavuzudur. Dışarıdan gelen yapıcı bir eleştiri ya da iç sesimizin dürüst muhasebesi, hatalarımızı daha berrak analiz etmemizi sağlar. Bizi geliştiren, olgunlaştıran ve hakikate yaklaştıran şey o ucuz alkışlar değil; aksine bizi silkeleyen, kendimize getiren doğru eleştirilerdir.
Hatasını göremeyen, kusursuzluk kulesine tırmandığını zanneden insan, aslında gelişime ve merhamete kapılarını kapatmış demektir.
Bu gerçeği idrak etmek için uzağa gitmeye gerek yok; ilahi kelamın irşadına kulak vermek yeter. Kur’an-ı Kerim, insan olmanın en saf ve derin hallerini peygamberlerin kıssalarıyla gözler önüne serer ve bunu asla gizlemez; aksine öğretir:
Hz. Âdem’in (a.s.) unutkanlığı ve acele etmesi; “Onda bir azim bulamadık” (Tâhâ, 115)
Hz. Mûsâ’nın (a.s.) öfkeyle karıştığı olay ve ardından “Rabbim, şüphesiz ben nefsime zulmettim, beni bağışla” itirafı (Kasas, 16)
Hz. Yûnus’un (a.s.) karanlıklar içinde “Senden başka ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Şüphesiz ben zalimlerden oldum” diyerek hatasını kabullenişi (Enbiyâ, 87)
Ve Sevgili Peygamberimiz’e (s.a.v.) gelen “Allah seni affetsin, niçin onlara izin verdin?” hitabı (Tevbe, 43)...
Allah, elçilerinin bile beşerî hallerini ve zellelerini bize anlatır ki umutsuzluğa düşmeyelim. Çünkü O’nun adı Settar’dır, Gafûr’dur, Tevvâb’dır.
Sosyoloji der ki: İnsan eksik olduğu için arayandır. Eksik olmasa aramaz, arayışa geçmezdi. Bilim de aynı hakikati tasdik eder: Beyin hata yaparak, yanılarak öğrenir. Hatasız bir beyin, gelişemeyen bir beyindir.
Nihayetinde mükemmel olan sadece Allah’tır; El-Kuddûs ve El-Kemâl sıfatları yalnızca O’na mahsustur. Bizler ise hata ve kusurlarımızla var olan, acziyetini bilen varlıklarız. Bize düşen kusursuz olmak değil, samimi olmaktır. Hatasını bilen, istiğfar eden, iyi niyetle ve teslimiyetle yola devam eden birer kul olmaktır.
“Kusurlarımızla insanız, Allah'a inancımızla Müslümanız.”
Düşe kalka yürümeyi öğrenen çocuk, düştüğü için utanmaz. Biz ne ara hatamızdan utanır olduk, onlardan çıkaracağımız dersler her yaşta devam ederken...
Saygı, sevgi ve hürmetle,
Aydın Babacan
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
