Duyulmak İyileştirir
Duyulmak İyileştirir
Bazı acılar tavsiye istemez, çözüm de istemez. Bir insanın en derin yarası açıldığında karşısındakinden beklediği şey çoğu zaman bir reçete değil, bir tanıklıktır. Yani orada olduğunu, gördüğünü, o ağırlığı birlikte taşımaya razı olduğunu belli eden sade bir varlık. Elin omuza konması bunun en eski dilidir. Söz henüz icat edilmemişken bile insan, dokunuşla "yanındayım" demeyi biliyordu. O yüzden en büyük teselli çoğu zaman en az konuşandan gelir.
Psikolog Carl Rogers, insanın iyileşmesinin merkezine tam da bunu koydu. Ona göre bir insanı değiştiren şey akıllı öğütler ya da yerinde analizler değil, koşulsuz kabul ve empatiydi. Rogers'ın empatik anlama dediği şey, karşındakinin dünyasına onun gözünden bakabilmek, ama kendini kaybetmeden bakabilmekti. Dikkat edilirse burada bir yargı yok, bir düzeltme yok, hatta çoğu zaman bir cümle bile yok. Yalnızca "seni duyuyorum, hissettiğini hissedebiliyorum" mesajını taşıyan bir insan var. Rogers bunu terapinin kalbi saydı, ama tarif ettiği şey aslında iyi bir dostluğun, iyi bir insanlığın da kalbiydi.
Çocuk gelişimini inceleyen Donald Winnicott, bebeğin annesi tarafından tutulması kavramından söz eder. Buradaki tutmak yalnızca fiziksel değildir. Bebek ağladığında annenin paniğe kapılmadan o acıyı kendi içinde eritip sakin bir biçimde geri vermesi, çocuğa dünyanın taşınabilir bir yer olduğunu öğretir. Yetişkinlikte de bu ihtiyaç kaybolmaz, yalnızca kılık değiştirir. Dağılmak üzereyken bizi telaşa kapılmadan dinleyen biri, o eski tutulma duygusunu geri getirir. Duygularımızı bir başkasının sükûnetiyle düzenlemeye devam ederiz. Psikologların birlikte düzenleme dediği şey budur; sinir sistemimiz bir başkasının sakinliğinden sakinleşmeyi öğrenir. İyi bir dinleyicinin yanında nefesimizin bile yavaşlaması boşuna değildir.
Meselenin bir de toplumsal yüzü var. Émile Durkheim, bir asır önce modern toplumun insanı yalnızlaştıran bir şey ürettiğini fark etmişti. Bağların çözüldüğü, insanın kalabalıklar içinde tek başına kaldığı o duruma anomi adını verdi. Durkheim'ın en çarpıcı bulgusu, en bireysel görünen eylemin, hatta kişinin kendi canına kıymasının bile aslında toplumsal bağların gücüyle ilişkili olmasıydı. İnsanı ayakta tutan, ait olduğu ağın onu görmesi, çağırması, gerektiğinde omzuna dokunmasıydı. Bugün Robert Putnam'ın "Bowling Alone" diye adlandırdığı tabloyu düşünün: komşuluğun, derneklerin, birlikte oturup dertleşmenin azaldığı bir dünya. İnsanlar hiç olmadığı kadar bağlantılı, ama hiç olmadığı kadar yalnız. Sherry Turkle'ın deyişiyle, sohbeti bağlantıyla takas ettik ve elimizde kalan ekranların ışığında birbirimizin yüzünü unuttuk.
Bu yalnızlık yalnızca bir ruh hali değil. Araştırmalar, güçlü sosyal bağları olan insanların daha uzun yaşadığını, süregelen yalnızlığın bedende sigara içmeye benzer bir aşınma yarattığını gösteriyor. Bir başkasının varlığı kelimenin tam anlamıyla iyileştirir. Dokunmanın etkisini inceleyen çalışmalar, omuza konan bir elin bile stres hormonlarını düşürdüğünü, güven veren bir temasın acıyı fiziksel olarak azalttığını ortaya koyuyor. "Elini omzuma koy" cümlesi bir mecaz değil, bir biyolojik gerçeğin ifadesidir.
Peki büyük teselli cümleleri neden çoğu zaman işe yaramaz? Çünkü acı çeken insan, acısının küçümsendiğini sezer. "Her şey daha iyi olacak", "böyle şeyler herkesin başına gelir", "en azından şuna şükret" gibi sözler iyi niyetle söylense bile karşıdakine şunu fısıldar: senin bu haline dayanamıyorum, o yüzden onu bir an önce kapatmak istiyorum. Toz pembe bir tablo çizmek, aslında acıyı görmeyi reddetmenin kibar bir biçimidir. Oysa insanın istediği, acısının olduğu gibi görülmesidir. Marshall Rosenberg'in şiddetsiz iletişim üzerine söyledikleri tam da buna değinir: çoğu zaman bir insanın ihtiyacı çözülmek değil, duyulmaktır. Duyulmadan çözülen hiçbir acı gerçekten kapanmaz.
Bir başkasının acısına eşlik etmek cesaret ister. Çünkü çözüm sunmak konuşana bir üstünlük, bir kontrol duygusu verir; sessizce oturup o acıya tanıklık etmekse insanı kendi çaresizliğiyle yüzleştirir. Ne diyeceğini bilememek utanç verici gibi gelir, oysa çoğu zaman en şifalı olan tam da odur. Yas ve ölüm üzerine çalışan Elisabeth Kübler-Ross, ölmekte olan insanların en çok, yanlarında oturup elini tutan, hiçbir şeyi düzeltmeye çalışmayan insanlara minnet duyduğunu yazmıştı. Çünkü o an düzeltilecek bir şey yoktur; taşınacak bir ağırlık vardır ve o ağırlık paylaşıldığında hafifler. Antropologların çoktan gösterdiği gibi, bir toplumu topluluk yapan şey ortak sevinçler kadar birlikte tutulan yaslardır.
İyileşmek çoğu zaman görkemli bir an değildir. Birinin bizi yargılamadan dinlediği, sabırla beklediği, acımızı hafife almadığı küçük anlarda çok yavaş, neredeyse fark edilmeden başlar. Kendimizi bir başkasının gözünde bütün ve taşınabilir hissettiğimizde, dağılan parçalar usulca yerine oturmaya başlar. Belki de insan olmanın en sade tarifi budur: birbirimizin acısına omuz olmak, kelimeler tükendiğinde bile orada kalmayı bilmek. Söylenecek doğru cümleyi arayıp duranlar için asıl teselli şu olabilir; çoğu zaman doğru cümle yoktur, yalnızca orada kalan bir el vardır ve o el yeter.
Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN
Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama Ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM)
Ekleme
Tarihi: 12 Ağustos 2026 -Çarşamba
Duyulmak İyileştirir
Duyulmak İyileştirir
Bazı acılar tavsiye istemez, çözüm de istemez. Bir insanın en derin yarası açıldığında karşısındakinden beklediği şey çoğu zaman bir reçete değil, bir tanıklıktır. Yani orada olduğunu, gördüğünü, o ağırlığı birlikte taşımaya razı olduğunu belli eden sade bir varlık. Elin omuza konması bunun en eski dilidir. Söz henüz icat edilmemişken bile insan, dokunuşla "yanındayım" demeyi biliyordu. O yüzden en büyük teselli çoğu zaman en az konuşandan gelir.
Psikolog Carl Rogers, insanın iyileşmesinin merkezine tam da bunu koydu. Ona göre bir insanı değiştiren şey akıllı öğütler ya da yerinde analizler değil, koşulsuz kabul ve empatiydi. Rogers'ın empatik anlama dediği şey, karşındakinin dünyasına onun gözünden bakabilmek, ama kendini kaybetmeden bakabilmekti. Dikkat edilirse burada bir yargı yok, bir düzeltme yok, hatta çoğu zaman bir cümle bile yok. Yalnızca "seni duyuyorum, hissettiğini hissedebiliyorum" mesajını taşıyan bir insan var. Rogers bunu terapinin kalbi saydı, ama tarif ettiği şey aslında iyi bir dostluğun, iyi bir insanlığın da kalbiydi.
Çocuk gelişimini inceleyen Donald Winnicott, bebeğin annesi tarafından tutulması kavramından söz eder. Buradaki tutmak yalnızca fiziksel değildir. Bebek ağladığında annenin paniğe kapılmadan o acıyı kendi içinde eritip sakin bir biçimde geri vermesi, çocuğa dünyanın taşınabilir bir yer olduğunu öğretir. Yetişkinlikte de bu ihtiyaç kaybolmaz, yalnızca kılık değiştirir. Dağılmak üzereyken bizi telaşa kapılmadan dinleyen biri, o eski tutulma duygusunu geri getirir. Duygularımızı bir başkasının sükûnetiyle düzenlemeye devam ederiz. Psikologların birlikte düzenleme dediği şey budur; sinir sistemimiz bir başkasının sakinliğinden sakinleşmeyi öğrenir. İyi bir dinleyicinin yanında nefesimizin bile yavaşlaması boşuna değildir.
Meselenin bir de toplumsal yüzü var. Émile Durkheim, bir asır önce modern toplumun insanı yalnızlaştıran bir şey ürettiğini fark etmişti. Bağların çözüldüğü, insanın kalabalıklar içinde tek başına kaldığı o duruma anomi adını verdi. Durkheim'ın en çarpıcı bulgusu, en bireysel görünen eylemin, hatta kişinin kendi canına kıymasının bile aslında toplumsal bağların gücüyle ilişkili olmasıydı. İnsanı ayakta tutan, ait olduğu ağın onu görmesi, çağırması, gerektiğinde omzuna dokunmasıydı. Bugün Robert Putnam'ın "Bowling Alone" diye adlandırdığı tabloyu düşünün: komşuluğun, derneklerin, birlikte oturup dertleşmenin azaldığı bir dünya. İnsanlar hiç olmadığı kadar bağlantılı, ama hiç olmadığı kadar yalnız. Sherry Turkle'ın deyişiyle, sohbeti bağlantıyla takas ettik ve elimizde kalan ekranların ışığında birbirimizin yüzünü unuttuk.
Bu yalnızlık yalnızca bir ruh hali değil. Araştırmalar, güçlü sosyal bağları olan insanların daha uzun yaşadığını, süregelen yalnızlığın bedende sigara içmeye benzer bir aşınma yarattığını gösteriyor. Bir başkasının varlığı kelimenin tam anlamıyla iyileştirir. Dokunmanın etkisini inceleyen çalışmalar, omuza konan bir elin bile stres hormonlarını düşürdüğünü, güven veren bir temasın acıyı fiziksel olarak azalttığını ortaya koyuyor. "Elini omzuma koy" cümlesi bir mecaz değil, bir biyolojik gerçeğin ifadesidir.
Peki büyük teselli cümleleri neden çoğu zaman işe yaramaz? Çünkü acı çeken insan, acısının küçümsendiğini sezer. "Her şey daha iyi olacak", "böyle şeyler herkesin başına gelir", "en azından şuna şükret" gibi sözler iyi niyetle söylense bile karşıdakine şunu fısıldar: senin bu haline dayanamıyorum, o yüzden onu bir an önce kapatmak istiyorum. Toz pembe bir tablo çizmek, aslında acıyı görmeyi reddetmenin kibar bir biçimidir. Oysa insanın istediği, acısının olduğu gibi görülmesidir. Marshall Rosenberg'in şiddetsiz iletişim üzerine söyledikleri tam da buna değinir: çoğu zaman bir insanın ihtiyacı çözülmek değil, duyulmaktır. Duyulmadan çözülen hiçbir acı gerçekten kapanmaz.
Bir başkasının acısına eşlik etmek cesaret ister. Çünkü çözüm sunmak konuşana bir üstünlük, bir kontrol duygusu verir; sessizce oturup o acıya tanıklık etmekse insanı kendi çaresizliğiyle yüzleştirir. Ne diyeceğini bilememek utanç verici gibi gelir, oysa çoğu zaman en şifalı olan tam da odur. Yas ve ölüm üzerine çalışan Elisabeth Kübler-Ross, ölmekte olan insanların en çok, yanlarında oturup elini tutan, hiçbir şeyi düzeltmeye çalışmayan insanlara minnet duyduğunu yazmıştı. Çünkü o an düzeltilecek bir şey yoktur; taşınacak bir ağırlık vardır ve o ağırlık paylaşıldığında hafifler. Antropologların çoktan gösterdiği gibi, bir toplumu topluluk yapan şey ortak sevinçler kadar birlikte tutulan yaslardır.
İyileşmek çoğu zaman görkemli bir an değildir. Birinin bizi yargılamadan dinlediği, sabırla beklediği, acımızı hafife almadığı küçük anlarda çok yavaş, neredeyse fark edilmeden başlar. Kendimizi bir başkasının gözünde bütün ve taşınabilir hissettiğimizde, dağılan parçalar usulca yerine oturmaya başlar. Belki de insan olmanın en sade tarifi budur: birbirimizin acısına omuz olmak, kelimeler tükendiğinde bile orada kalmayı bilmek. Söylenecek doğru cümleyi arayıp duranlar için asıl teselli şu olabilir; çoğu zaman doğru cümle yoktur, yalnızca orada kalan bir el vardır ve o el yeter.
Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN
Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama Ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM)
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
