ZOR DEĞİL
ZOR DEĞİL
Galiba ilk kaybedişlerimiz inanmak istediklerimizden inanmamız istenenler için vazgeçtiğimizde başladı.
Efsaneler gerçeklerden güzeldi oysa ve onları gerçekler uğruna terk edişimiz büyük hataydı.
Alelade gerçeklerin soğukluğundan romantik hikâyelerin sıcaklığına sığınmak ruhumuza iyi geliyordu.
Mesela biz, Nazım’ın polisten kaçarken Gülhane Parkı’ndaki bir ceviz ağacına saklandığına inanmak hatta yakın zamana kadar tek bir ceviz ağacının bile olmadığı o parkta adım adım o ceviz ağacını aramak istedik. Sandık ki o ağacı bulursak dallarının arasında Nazım’ı da bulur, hikâyesinin bir parçası da biz oluruz.
Mesela biz, hapiste olduğu on üç yıl boyunca kendisini bekleyen Piraye’den sonra ölmek en büyük korkusu olduğundan
“Ben
senden önce ölmek isterim.
Gidenin arkasından gelen
gideni bulacak mı zannediyorsun?
Ben zannetmiyorum bunu” diyen Nazım’ın yanında Piraye yokken nefes alabildiğine,
Piraye’ye duyduğu özlemden delirmek üzere olduğunu hissedip
“Hasretini, yokluğunu, sensizliği
bir ateş yanığı gibi öyle acıyla duydum ki
yüreğimin etinde,
gitgide çoğalarak
gitgide derinden işleyerek
öyle dayanılmaz oldu ki bu
seni boğabilirdim senden kurtulmak için
çünkü seni o kadar seviyorum” diyen Nazım’ın bu sevgiden vazgeçebildiğine,
Hapisteyken yazdığı mektuplarda “Senin adını kol saatimin kayışına tırnağımla kazıdım Piraye.” diyen Nazım’ın özgürlüğüne kavuştuktan sonra aynı saatin kayışına Vera’nın adını yazdırmış olduğuna da Vera için Piraye’yi terk ettiğine de inanmak istemiyoruz.
Mesela biz, Yahya Kemal’in deliler gibi âşık olduğu Celil’e Hanım’ın bir davete katılacağını duyduğunda kapıldığı kıskançlık yüzünden fırtınalı bir havada güçlükle bulduğu bir kayıkla -kayıkçının küfürlerine aldırmadan- Heybeliada’dan İstanbul’a geçtiğine ve ışıkları sönüp uyuduğundan emin olana kadar Celile Hanım’ın evinin önünde yağmur altında beklediğine de
Nazım’ın “Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz.” notunu yazıp Yahya Kemal’in vestiyerde asılı paltosunun cebine koyduğuna da
Türk tarihinin heybetli şairinin bir lise talebesinin bu hakaretamiz restine karşılık olarak hayatının aşkı olan kadından hayatına son vermek isteyecek kadar büyük bir ızdırapla ayrıldığına da inanmak istiyoruz.
Mesela biz Cemal Süreyya’nın soyadının Süreya oluşundaki sebebin uğruna Mona Rosa gibi bir şaheserin yazıldığı kıza duyduğu karşılıksız sevgi yüzünden kaybettiği iddia olduğuna inanmak istiyor, o “y”nin sudan bir sebeple atıldığına zinhar inanmıyoruz.
Mesela biz Sezai Karakoç’un üniversite yıllarında sevdiği kıza duyduğu derin sevgiye olan sadakatinden hiç evlenmediğine,
dervişane bir ruha bürünüp beşerî aşktan ilahi aşka kanat vuran âşıkların son mümessili olduğuna inanmak isterken belki de dünya durdukça dilden dile dolaşacak olan Mona Rosa’nın doğuşuna ilham olan o kızın aşkı önemsemeyecek kadar kayıtsız olduğuna da inanmak istemiyoruz.
Mesela biz, henüz küçük bir çocukken annesizliğin ızdırabıyla sazlıklara sığınan,
delikanlılık çağından itibaren yüzündeki çıban izinden dolayı insanların içine karışmaktan kaçan,
gereğinden fazla büyük bulduğu başı için şiir yazan,
kendisini kadınların beğenmeyeceği kadar çirkin bulan Ahmet Haşim’in -bir kadının onu dahi sevebileceğine inandıran nişanlısının evindeki davetten ayrılırken yemekte çok beğendiği ıstakozdan bir tane de cebinde olduğunu fark ettiğinde- yaşadığı hayal kırıklığının titizliğinden değil onurunun kırılmasından olduğuna inanmak istiyoruz.
Güzel atlara binip giden güzel insanların yerinin doldurulamadığı,
duygularımızı besleyen kaynakların süratle kuruduğu,
hassas kalpler için giderek cehenneme döndüğü hepimizin malumu olan şu yeni dünya düzeninde elimizde insanca yaşamaya dair umutlarımızı diri tutan hayallerimiz kaldı bir tek.
Sahi siz en son ne zaman hayal kurdunuz? En son ne zaman birine, bir şeye sırf inanmak istediğiniz için inandınız?
“İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar”, der Yahya Kemal. Yaşayalım o zaman…
Sevgi Karaman
Ekleme
Tarihi: 07 Eylül 2026 -Pazartesi
ZOR DEĞİL
ZOR DEĞİL
Galiba ilk kaybedişlerimiz inanmak istediklerimizden inanmamız istenenler için vazgeçtiğimizde başladı.
Efsaneler gerçeklerden güzeldi oysa ve onları gerçekler uğruna terk edişimiz büyük hataydı.
Alelade gerçeklerin soğukluğundan romantik hikâyelerin sıcaklığına sığınmak ruhumuza iyi geliyordu.
Mesela biz, Nazım’ın polisten kaçarken Gülhane Parkı’ndaki bir ceviz ağacına saklandığına inanmak hatta yakın zamana kadar tek bir ceviz ağacının bile olmadığı o parkta adım adım o ceviz ağacını aramak istedik. Sandık ki o ağacı bulursak dallarının arasında Nazım’ı da bulur, hikâyesinin bir parçası da biz oluruz.
Mesela biz, hapiste olduğu on üç yıl boyunca kendisini bekleyen Piraye’den sonra ölmek en büyük korkusu olduğundan
“Ben
senden önce ölmek isterim.
Gidenin arkasından gelen
gideni bulacak mı zannediyorsun?
Ben zannetmiyorum bunu” diyen Nazım’ın yanında Piraye yokken nefes alabildiğine,
Piraye’ye duyduğu özlemden delirmek üzere olduğunu hissedip
“Hasretini, yokluğunu, sensizliği
bir ateş yanığı gibi öyle acıyla duydum ki
yüreğimin etinde,
gitgide çoğalarak
gitgide derinden işleyerek
öyle dayanılmaz oldu ki bu
seni boğabilirdim senden kurtulmak için
çünkü seni o kadar seviyorum” diyen Nazım’ın bu sevgiden vazgeçebildiğine,
Hapisteyken yazdığı mektuplarda “Senin adını kol saatimin kayışına tırnağımla kazıdım Piraye.” diyen Nazım’ın özgürlüğüne kavuştuktan sonra aynı saatin kayışına Vera’nın adını yazdırmış olduğuna da Vera için Piraye’yi terk ettiğine de inanmak istemiyoruz.
Mesela biz, Yahya Kemal’in deliler gibi âşık olduğu Celil’e Hanım’ın bir davete katılacağını duyduğunda kapıldığı kıskançlık yüzünden fırtınalı bir havada güçlükle bulduğu bir kayıkla -kayıkçının küfürlerine aldırmadan- Heybeliada’dan İstanbul’a geçtiğine ve ışıkları sönüp uyuduğundan emin olana kadar Celile Hanım’ın evinin önünde yağmur altında beklediğine de
Nazım’ın “Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz.” notunu yazıp Yahya Kemal’in vestiyerde asılı paltosunun cebine koyduğuna da
Türk tarihinin heybetli şairinin bir lise talebesinin bu hakaretamiz restine karşılık olarak hayatının aşkı olan kadından hayatına son vermek isteyecek kadar büyük bir ızdırapla ayrıldığına da inanmak istiyoruz.
Mesela biz Cemal Süreyya’nın soyadının Süreya oluşundaki sebebin uğruna Mona Rosa gibi bir şaheserin yazıldığı kıza duyduğu karşılıksız sevgi yüzünden kaybettiği iddia olduğuna inanmak istiyor, o “y”nin sudan bir sebeple atıldığına zinhar inanmıyoruz.
Mesela biz Sezai Karakoç’un üniversite yıllarında sevdiği kıza duyduğu derin sevgiye olan sadakatinden hiç evlenmediğine,
dervişane bir ruha bürünüp beşerî aşktan ilahi aşka kanat vuran âşıkların son mümessili olduğuna inanmak isterken belki de dünya durdukça dilden dile dolaşacak olan Mona Rosa’nın doğuşuna ilham olan o kızın aşkı önemsemeyecek kadar kayıtsız olduğuna da inanmak istemiyoruz.
Mesela biz, henüz küçük bir çocukken annesizliğin ızdırabıyla sazlıklara sığınan,
delikanlılık çağından itibaren yüzündeki çıban izinden dolayı insanların içine karışmaktan kaçan,
gereğinden fazla büyük bulduğu başı için şiir yazan,
kendisini kadınların beğenmeyeceği kadar çirkin bulan Ahmet Haşim’in -bir kadının onu dahi sevebileceğine inandıran nişanlısının evindeki davetten ayrılırken yemekte çok beğendiği ıstakozdan bir tane de cebinde olduğunu fark ettiğinde- yaşadığı hayal kırıklığının titizliğinden değil onurunun kırılmasından olduğuna inanmak istiyoruz.
Güzel atlara binip giden güzel insanların yerinin doldurulamadığı,
duygularımızı besleyen kaynakların süratle kuruduğu,
hassas kalpler için giderek cehenneme döndüğü hepimizin malumu olan şu yeni dünya düzeninde elimizde insanca yaşamaya dair umutlarımızı diri tutan hayallerimiz kaldı bir tek.
Sahi siz en son ne zaman hayal kurdunuz? En son ne zaman birine, bir şeye sırf inanmak istediğiniz için inandınız?
“İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar”, der Yahya Kemal. Yaşayalım o zaman…
Sevgi Karaman
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
