Gerçek Zenginlik
Gerçek Zenginlik
Zaman, dur durak bilmeden akan ve akarken de bizi durmadan dönüştüren, bazen de törpüleyen muazzam bir nehir. Bugün geriye dönüp baktığımda, hayatımın en güzel, en ışıltılı limanının şehrin en şatafatlı yemek mekânlarında değil, yıllar öncesinin bir Ramazan gecesinde saklı olduğunu görüyorum.
Henüz ilkokula bile başlamamışım, belki de bir yaz tatilinin tam ortasındayız; evin en küçüğü olarak dünyanın merkezinde hissettiğim o masum yaşlar... Sahur vakti. Masada da evimizde de lüks adına hiçbir şey yok; bolca peksimet, biraz peynir, biraz da zeytin, yanında sıcak çay ve odanın içini ısıtan bolca muhabbet. Kardeşlerimle attığımız kahkahalar, annemin o halisane otoritesiyle araya girip, "Sofrada konuşulmaz günah, hadi niyetleneceğiz birazdan, yemeğinizi yiyin" ikazları... O an neyin ne kadar farkındaydık bilmiyorum ama bugün eskileri yad ettiğimde, o sahur sofrası hayatımın mihenk taşı gibi parıldıyor. Maddiyatın esamesinin okunmadığı o masada, meğer biz dünyanın en büyük servetine sahipmişiz: Samimiyet, aidiyet ve huzur.
Büyüdükçe hayallerimiz de bizimle birlikte büyüdü, kabuk değiştirdi, hatta belki biraz da kirlendi modern dünyanın sunduğu vaatlerle. İçimizden çoğunlukla aynı duygular geçti: “Şöyle harika bir araba, denize karşı büyüleyici bir ev... Kim bilir ne kadar mutlu ederdi.” Ama hayat her zaman bizim çizdiğimiz senaryolara göre akmıyor; o hayallerin birçoğu gerçekleşmedi. Peki, gerçekleşmeyince neydi eksilen? İşte bu soru, beni zenginliğin gerçek tanımı üzerine düşünmeye zorladı.
Zenginlik neydi sahi? Satın alma gücü, yani sadece bankadaki paranın miktarı mı? Yoksa toplumda itibar görmek, ihtimam edilmek, insanların gıptayla baktığı o kudretli makam ve mevki koltuğunda oturmak mı? Tabii bir de sağlık var; çünkü yolun neresinde olursanız olun, sağlık elinizden kayıp gittiğinde en parlak başarılar bile sönük, eksik kalıyor.
Belki de zenginlik, dönüp dolaşıp o ilk çocukluk hatırasına, o sıcak yuvaya, çocukların neşesine ve eksilmeyen bir aile muhabbetine sadık kalabilmekti.
Hayat, madde ile maneviyatın, görünen ile görünmeyenin iç içe geçtiği muazzam bir tezahür alanı. Bugünün dünyasında beklentileri minimize edip; helalinden bir işe, sıcak bir aşa ve hayatı omuzlayacak sadık bir eşe sahip olmak bile başlı başına devasa bir başarı bence.
Bu başarının harcında hem maddi hem de manevi güce ihtiyaç var; ikisini bir dengede tutabilmek asıl mesele. Çünkü en zirveye bile çıksak, o zirvenin soğukluğunda ruhumuzu ısıtacak bir "an" bulamıyorsak, o büyük evler, garajdaki harika arabalar içimizi ısıtmaya yetmeyecektir.
Zenginlik hakkında kavradığım en mühim şey şu oldu: Gerçek zenginlik; dünyayı, insanı ve en nihayetinde Yaratıcı’yı iyi bilmekten, hayatı bir bilinç üzerine inşa etmekten geçiyor. Varoluşu sadece tüketmek değil; anlamak, hissetmek ve ona şahit olabilmek...
Şahitlik demişken; daha önce de değindiğim o "şehadet" kavramının, yani şahit olmanın, varlığımızın asıl nedeni olduğunu burada tekrar anmak istedim. Nitekim yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim'de yer alan o sarsıcı uyarı, insanlığın maddeye olan bitmek bilmez hırsını ve içine düştüğü yanılgıyı ne kadar da berrak özetler:
"Çoğaltma yarışı (ve bununla övünmek) sizi oyaladı. Ta kabirlere varıncaya kadar..." (Tekâsür Suresi, 1-2)
Ayet-i kerimenin de kalbimize dokunduğu gibi; dünyalık unsurları biriktirme, hep daha fazlasına sahip olma yarışı, bizi asıl varoluş amacımızdan, şahitlik görevimizden alıkoyan bir oyalanmadan ibaret.
Maddesel olan her şey, geçici birer seraptan ve arkamızda bırakacağımız fani bir mirastan başka ne ki? Oysa gönüllere dokunan, kalplerde iz bırakan bir hayat, zamana meydan okuyan yegâne hakiki servettir.
Şimdi kendimize sorma vaktidir: Biz bu hayatta nesnelere sahip miyiz, yoksa varoluşa şahit miyiz?
Unutmayalım ki, bir gün bu sahnenin ışıkları sönecek. Perdeler bizim için son kez kapanacak ve bu dünya sürgünü nihayete erecek. O gün, bambaşka bir alemin esiğinde, bizi "gerçek zenginler" zümresine dahil edecek olan şey ne altının ışıltısı ne de unvanların heybeti olacak. Bizi orada zengin kılacak olan tek şey; buradayken heybemize doldurduğumuz kalbi-selim üzere olmak, biriktirdiğimiz güzel ameller ve ardımızda bıraktığımız şahitlik bilinci olacaktır.
Mademki son menzilde bizi kurtaracak olan budur; öyleyse bugün de zenginlik algımız tam olarak bunun üzerine kurulmalı, kalbimiz yalnızca bu tükenmez hazine için çarpmalıdır.
Saygıyla,
Aydın Babacan
Ekleme
Tarihi: 14 Haziran 2026 -Pazar
Gerçek Zenginlik
Gerçek Zenginlik
Zaman, dur durak bilmeden akan ve akarken de bizi durmadan dönüştüren, bazen de törpüleyen muazzam bir nehir. Bugün geriye dönüp baktığımda, hayatımın en güzel, en ışıltılı limanının şehrin en şatafatlı yemek mekânlarında değil, yıllar öncesinin bir Ramazan gecesinde saklı olduğunu görüyorum.
Henüz ilkokula bile başlamamışım, belki de bir yaz tatilinin tam ortasındayız; evin en küçüğü olarak dünyanın merkezinde hissettiğim o masum yaşlar... Sahur vakti. Masada da evimizde de lüks adına hiçbir şey yok; bolca peksimet, biraz peynir, biraz da zeytin, yanında sıcak çay ve odanın içini ısıtan bolca muhabbet. Kardeşlerimle attığımız kahkahalar, annemin o halisane otoritesiyle araya girip, "Sofrada konuşulmaz günah, hadi niyetleneceğiz birazdan, yemeğinizi yiyin" ikazları... O an neyin ne kadar farkındaydık bilmiyorum ama bugün eskileri yad ettiğimde, o sahur sofrası hayatımın mihenk taşı gibi parıldıyor. Maddiyatın esamesinin okunmadığı o masada, meğer biz dünyanın en büyük servetine sahipmişiz: Samimiyet, aidiyet ve huzur.
Büyüdükçe hayallerimiz de bizimle birlikte büyüdü, kabuk değiştirdi, hatta belki biraz da kirlendi modern dünyanın sunduğu vaatlerle. İçimizden çoğunlukla aynı duygular geçti: “Şöyle harika bir araba, denize karşı büyüleyici bir ev... Kim bilir ne kadar mutlu ederdi.” Ama hayat her zaman bizim çizdiğimiz senaryolara göre akmıyor; o hayallerin birçoğu gerçekleşmedi. Peki, gerçekleşmeyince neydi eksilen? İşte bu soru, beni zenginliğin gerçek tanımı üzerine düşünmeye zorladı.
Zenginlik neydi sahi? Satın alma gücü, yani sadece bankadaki paranın miktarı mı? Yoksa toplumda itibar görmek, ihtimam edilmek, insanların gıptayla baktığı o kudretli makam ve mevki koltuğunda oturmak mı? Tabii bir de sağlık var; çünkü yolun neresinde olursanız olun, sağlık elinizden kayıp gittiğinde en parlak başarılar bile sönük, eksik kalıyor.
Belki de zenginlik, dönüp dolaşıp o ilk çocukluk hatırasına, o sıcak yuvaya, çocukların neşesine ve eksilmeyen bir aile muhabbetine sadık kalabilmekti.
Hayat, madde ile maneviyatın, görünen ile görünmeyenin iç içe geçtiği muazzam bir tezahür alanı. Bugünün dünyasında beklentileri minimize edip; helalinden bir işe, sıcak bir aşa ve hayatı omuzlayacak sadık bir eşe sahip olmak bile başlı başına devasa bir başarı bence.
Bu başarının harcında hem maddi hem de manevi güce ihtiyaç var; ikisini bir dengede tutabilmek asıl mesele. Çünkü en zirveye bile çıksak, o zirvenin soğukluğunda ruhumuzu ısıtacak bir "an" bulamıyorsak, o büyük evler, garajdaki harika arabalar içimizi ısıtmaya yetmeyecektir.
Zenginlik hakkında kavradığım en mühim şey şu oldu: Gerçek zenginlik; dünyayı, insanı ve en nihayetinde Yaratıcı’yı iyi bilmekten, hayatı bir bilinç üzerine inşa etmekten geçiyor. Varoluşu sadece tüketmek değil; anlamak, hissetmek ve ona şahit olabilmek...
Şahitlik demişken; daha önce de değindiğim o "şehadet" kavramının, yani şahit olmanın, varlığımızın asıl nedeni olduğunu burada tekrar anmak istedim. Nitekim yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim'de yer alan o sarsıcı uyarı, insanlığın maddeye olan bitmek bilmez hırsını ve içine düştüğü yanılgıyı ne kadar da berrak özetler:
"Çoğaltma yarışı (ve bununla övünmek) sizi oyaladı. Ta kabirlere varıncaya kadar..." (Tekâsür Suresi, 1-2)
Ayet-i kerimenin de kalbimize dokunduğu gibi; dünyalık unsurları biriktirme, hep daha fazlasına sahip olma yarışı, bizi asıl varoluş amacımızdan, şahitlik görevimizden alıkoyan bir oyalanmadan ibaret.
Maddesel olan her şey, geçici birer seraptan ve arkamızda bırakacağımız fani bir mirastan başka ne ki? Oysa gönüllere dokunan, kalplerde iz bırakan bir hayat, zamana meydan okuyan yegâne hakiki servettir.
Şimdi kendimize sorma vaktidir: Biz bu hayatta nesnelere sahip miyiz, yoksa varoluşa şahit miyiz?
Unutmayalım ki, bir gün bu sahnenin ışıkları sönecek. Perdeler bizim için son kez kapanacak ve bu dünya sürgünü nihayete erecek. O gün, bambaşka bir alemin esiğinde, bizi "gerçek zenginler" zümresine dahil edecek olan şey ne altının ışıltısı ne de unvanların heybeti olacak. Bizi orada zengin kılacak olan tek şey; buradayken heybemize doldurduğumuz kalbi-selim üzere olmak, biriktirdiğimiz güzel ameller ve ardımızda bıraktığımız şahitlik bilinci olacaktır.
Mademki son menzilde bizi kurtaracak olan budur; öyleyse bugün de zenginlik algımız tam olarak bunun üzerine kurulmalı, kalbimiz yalnızca bu tükenmez hazine için çarpmalıdır.
Saygıyla,
Aydın Babacan
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
