İnsanlar mı çok kötü yoksa biz mi farklıyız?
İnsanlar mı çok kötü yoksa biz mi farklıyız?
İnsan bir yaştan sonra bu soruyu daha sık sormaya başlıyor kendine. Eskiden kolay affedilen şeyler büyüyor, küçük kırgınlıklar insanın içine batıyor, bir cümlenin soğukluğu günlerce zihinde yankılanıyor. Sonra bir gün kalabalığın ortasında durup sessizce şunu düşünüyorsun: İnsanlar mı değişti, yoksa ben mi bu dünyaya ait değilim?
Çünkü bazı insanlar için hayat sadece yaşanır. Bazıları içinse hissedilir. İşte bütün mesele burada başlıyor.
Herkes aynı şehirlerde yaşıyor olabilir ama aynı dünyada yaşamıyor. Kimisi bir mesajı okuyup geçer, kimisi satır aralarındaki kırgınlığı hisseder. Kimisi “iyiyim” derken gerçekten iyidir, kimisi “iyiyim” derken içinden sessizce yardım çığlığı atıyordur. Ve ne acıdır ki bu çağ, en çok derin hisseden insanları yoruyor.
Eskiden insanlar birbirinin yükünü taşımayı insanlık sanırdı. Şimdi herkes kendi yükünü kimseye göstermemeyi güç sanıyor. Duygular saklanıyor. Kırgınlıklar mizaha dönüştürülüyor. Yalnızlık sosyal medya filtreleriyle örtülüyor. İnsanlar artık anlaşılmak istemekten bile utanıyor.
Sosyolog Byung Chul Han, modern insanın en büyük trajedisinin “yorgunluk toplumu” olduğunu söylüyordu. Gerçekten de öyle. Herkes yorgun. Ama beden değil sadece, ruhlar yorgun. Sürekli güçlü görünmekten, sürekli iyiymiş gibi davranmaktan, sürekli bir şeylere yetişmeye çalışmaktan yorgun. Bu yüzden kimse kimsenin acısına uzun süre bakamıyor artık. Çünkü başkasının hüznü, insanın kendi içindeki çatlakları da hatırlatıyor.
Belki bu yüzden insanlar hemen “duygu sömürüsü yapıyorsun” demeye başladı. Çünkü birinin gerçek duygusuyla karşılaşmak rahatsız ediyor onları. Samimiyet artık alışılmadık bir şey gibi geliyor. İçtenlik neredeyse insanları tedirgin ediyor. Oysa bir zamanlar bir dostun kapısını gece çalmak ayıp değil, insanlıktı.
Şimdi herkes birbirine ulaşabiliyor ama kimse kimsenin içine ulaşamıyor.
Saatlerce telefonda vakit geçiren insanlar var ama bir “yanındayım” cümlesini kuramıyorlar. Çünkü modern dünya insanı iletişime boğdu ama bağ kurmayı unutturdu. Zygmunt Bauman’ın dediği gibi ilişkiler artık akışkan. İnsanlar derinlikten korkuyor. Çünkü derinlik emek ister. Sabır ister. Sorumluluk ister. Oysa artık herkes hızlı tüketilen ilişkilerin konforuna alıştı.
Birini dinlemek bile yorucu geliyor insanlara. Çünkü herkes sırayla konuşmak istiyor ama kimse gerçekten dinlemek istemiyor.
En acısı da ne biliyor musun?
Kalbi temiz insanlar bir süre sonra kendilerini suçlamaya başlıyor. “Ben mi fazla düşünüyorum?” diyorlar. “Ben mi abartıyorum?” “Ben mi çok hassasım?” Hayır. Belki sadece hâlâ insan kalmaya çalışıyorsun. Bu çağın en zor şeyi de bu zaten.
Tasavvuf tam da burada insanın omzuna dokunuyor. Çünkü tasavvuf insana önce kendi kalbini öğretir. Yunus Emre’nin “Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil” sözü boşuna yüzyıllardır yaşamıyor. Eskiler gönül kırmayı büyük günah sayıyordu. Çünkü insanın kalbi Allah’ın nazargâhı kabul ediliyordu. Şimdi ise insanlar birbirini kırıp “fazla alıngansın” diyerek yollarına devam ediyor.
Ne tuhaf değil mi?
Merhametin azaldığı bir çağda hassas insanlar sorunlu ilan ediliyor.
Birisi gece kötü hissedip bir dostuna yazdığında “niye yazdın” deniyor. Birisi özlediğini söylediğinde “bağımlısın” deniyor. Birisi kırıldığını anlattığında “dramatize etme” deniyor. İnsanlar artık duyguların kendisinden değil, duyguların sorumluluğundan kaçıyor.
Çünkü gerçek yakınlık emek ister. İnsanların çoğu ise artık sadece kolay olanı seviyor.
Belki de bu yüzden herkes birbirine çok yakın ama kimse kimsenin hayatında gerçekten yok. Sosyal medyada yüzlerce kişi var ama insan gece canı yandığında kime yazacağını bilemiyor. Yazınca da bazen daha çok kırılıyor.
Ve insan işte tam burada büyüyor.
Herkesi kendisi gibi sanmaktan vazgeçerek büyüyor. Her “canım” diyenin can olmadığını anlayarak büyüyor. Bazı insanların sadece keyfi yerindeyken iyi olduğunu öğrenerek büyüyor. En çok da kendi kalbini herkese açmamayı öğrenerek büyüyor.
Ama yine de ne olursa olsun kalbini tamamen taşlaştırma.
Çünkü bu dünyanın hâlâ güzel kalabilmesini sağlayan şey; sert insanlar değil, ince ruhlu insanlar. Bir kediyi görünce duran insanlar. Gece gelen bir mesajı önemseyen insanlar. “İyi misin?” sorusunu gerçekten hissederek soran insanlar. Hâlâ vicdanı sızlayan insanlar.
Belki insanlar tamamen kötü değil. Belki sadece sevgiyi taşımayı unuttular. Belki çok kırıldılar. Belki çok yoruldular. Ama yine de bir insanın içindeki merhameti kaybetmesi için bunların hiçbiri yeterli sebep olmamalı.
Çünkü insanı insan yapan şey zekâsı değil, kalbinin hâlâ bir başkası için atabiliyor olmasıdır.
Ve inan bana, bu çağda hâlâ kırılabiliyor olmak bile ruhunun tamamen ölmediğini gösterir.
Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN
Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama Ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM)
Ekleme
Tarihi: 23 Mayıs 2026 -Cumartesi
İnsanlar mı çok kötü yoksa biz mi farklıyız?
İnsanlar mı çok kötü yoksa biz mi farklıyız?
İnsan bir yaştan sonra bu soruyu daha sık sormaya başlıyor kendine. Eskiden kolay affedilen şeyler büyüyor, küçük kırgınlıklar insanın içine batıyor, bir cümlenin soğukluğu günlerce zihinde yankılanıyor. Sonra bir gün kalabalığın ortasında durup sessizce şunu düşünüyorsun: İnsanlar mı değişti, yoksa ben mi bu dünyaya ait değilim?
Çünkü bazı insanlar için hayat sadece yaşanır. Bazıları içinse hissedilir. İşte bütün mesele burada başlıyor.
Herkes aynı şehirlerde yaşıyor olabilir ama aynı dünyada yaşamıyor. Kimisi bir mesajı okuyup geçer, kimisi satır aralarındaki kırgınlığı hisseder. Kimisi “iyiyim” derken gerçekten iyidir, kimisi “iyiyim” derken içinden sessizce yardım çığlığı atıyordur. Ve ne acıdır ki bu çağ, en çok derin hisseden insanları yoruyor.
Eskiden insanlar birbirinin yükünü taşımayı insanlık sanırdı. Şimdi herkes kendi yükünü kimseye göstermemeyi güç sanıyor. Duygular saklanıyor. Kırgınlıklar mizaha dönüştürülüyor. Yalnızlık sosyal medya filtreleriyle örtülüyor. İnsanlar artık anlaşılmak istemekten bile utanıyor.
Sosyolog Byung Chul Han, modern insanın en büyük trajedisinin “yorgunluk toplumu” olduğunu söylüyordu. Gerçekten de öyle. Herkes yorgun. Ama beden değil sadece, ruhlar yorgun. Sürekli güçlü görünmekten, sürekli iyiymiş gibi davranmaktan, sürekli bir şeylere yetişmeye çalışmaktan yorgun. Bu yüzden kimse kimsenin acısına uzun süre bakamıyor artık. Çünkü başkasının hüznü, insanın kendi içindeki çatlakları da hatırlatıyor.
Belki bu yüzden insanlar hemen “duygu sömürüsü yapıyorsun” demeye başladı. Çünkü birinin gerçek duygusuyla karşılaşmak rahatsız ediyor onları. Samimiyet artık alışılmadık bir şey gibi geliyor. İçtenlik neredeyse insanları tedirgin ediyor. Oysa bir zamanlar bir dostun kapısını gece çalmak ayıp değil, insanlıktı.
Şimdi herkes birbirine ulaşabiliyor ama kimse kimsenin içine ulaşamıyor.
Saatlerce telefonda vakit geçiren insanlar var ama bir “yanındayım” cümlesini kuramıyorlar. Çünkü modern dünya insanı iletişime boğdu ama bağ kurmayı unutturdu. Zygmunt Bauman’ın dediği gibi ilişkiler artık akışkan. İnsanlar derinlikten korkuyor. Çünkü derinlik emek ister. Sabır ister. Sorumluluk ister. Oysa artık herkes hızlı tüketilen ilişkilerin konforuna alıştı.
Birini dinlemek bile yorucu geliyor insanlara. Çünkü herkes sırayla konuşmak istiyor ama kimse gerçekten dinlemek istemiyor.
En acısı da ne biliyor musun?
Kalbi temiz insanlar bir süre sonra kendilerini suçlamaya başlıyor. “Ben mi fazla düşünüyorum?” diyorlar. “Ben mi abartıyorum?” “Ben mi çok hassasım?” Hayır. Belki sadece hâlâ insan kalmaya çalışıyorsun. Bu çağın en zor şeyi de bu zaten.
Tasavvuf tam da burada insanın omzuna dokunuyor. Çünkü tasavvuf insana önce kendi kalbini öğretir. Yunus Emre’nin “Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil” sözü boşuna yüzyıllardır yaşamıyor. Eskiler gönül kırmayı büyük günah sayıyordu. Çünkü insanın kalbi Allah’ın nazargâhı kabul ediliyordu. Şimdi ise insanlar birbirini kırıp “fazla alıngansın” diyerek yollarına devam ediyor.
Ne tuhaf değil mi?
Merhametin azaldığı bir çağda hassas insanlar sorunlu ilan ediliyor.
Birisi gece kötü hissedip bir dostuna yazdığında “niye yazdın” deniyor. Birisi özlediğini söylediğinde “bağımlısın” deniyor. Birisi kırıldığını anlattığında “dramatize etme” deniyor. İnsanlar artık duyguların kendisinden değil, duyguların sorumluluğundan kaçıyor.
Çünkü gerçek yakınlık emek ister. İnsanların çoğu ise artık sadece kolay olanı seviyor.
Belki de bu yüzden herkes birbirine çok yakın ama kimse kimsenin hayatında gerçekten yok. Sosyal medyada yüzlerce kişi var ama insan gece canı yandığında kime yazacağını bilemiyor. Yazınca da bazen daha çok kırılıyor.
Ve insan işte tam burada büyüyor.
Herkesi kendisi gibi sanmaktan vazgeçerek büyüyor. Her “canım” diyenin can olmadığını anlayarak büyüyor. Bazı insanların sadece keyfi yerindeyken iyi olduğunu öğrenerek büyüyor. En çok da kendi kalbini herkese açmamayı öğrenerek büyüyor.
Ama yine de ne olursa olsun kalbini tamamen taşlaştırma.
Çünkü bu dünyanın hâlâ güzel kalabilmesini sağlayan şey; sert insanlar değil, ince ruhlu insanlar. Bir kediyi görünce duran insanlar. Gece gelen bir mesajı önemseyen insanlar. “İyi misin?” sorusunu gerçekten hissederek soran insanlar. Hâlâ vicdanı sızlayan insanlar.
Belki insanlar tamamen kötü değil. Belki sadece sevgiyi taşımayı unuttular. Belki çok kırıldılar. Belki çok yoruldular. Ama yine de bir insanın içindeki merhameti kaybetmesi için bunların hiçbiri yeterli sebep olmamalı.
Çünkü insanı insan yapan şey zekâsı değil, kalbinin hâlâ bir başkası için atabiliyor olmasıdır.
Ve inan bana, bu çağda hâlâ kırılabiliyor olmak bile ruhunun tamamen ölmediğini gösterir.
Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN
Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama Ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM)
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
