MİSAFİR KALEM
Köşe Yazarı
MİSAFİR KALEM
 

Makineye Söylediklerimiz, Birbirimize Söyleyemediklerimiz

Makineye Söylediklerimiz, Birbirimize Söyleyemediklerimiz Bir akşam yemeğinde tartışma çıkıyor. Masadakilerden biri bir şeyin böyle olduğunu iddia ediyor, öteki öyle olmadığında ısrar ediyor. Eskiden bu tartışmalar ansiklopediyle, sonra arama motoruyla biterdi. Şimdi biri telefonunu alıp yapay zekâya soruyor, cevabı yüksek sesle okuyor ve masa susuyor. Kimse "Bu makine nereden biliyor?" diye sormuyor. Hakem artık o. İşte yapay zekânın sosyal hayatımıza ne kadar sessizce yerleştiğinin en sade görüntüsü bu. Artık doğum günü mesajlarını, taziye yazılarını, iş yerindeki gergin e-postaları, hatta sevgiliye atılacak barışma mesajını bir makineyle birlikte yazıyoruz. Flört uygulamalarında karşı tarafa atılan esprili ilk cümlenin kaçı gerçekten o kişiye ait, bilmiyoruz. Çocuğuyla tartışan bir baba, ona ne yazacağını bilemeyip yapay zekâya danışıyor; bir yanda "Kendi çocuğuma ne diyeceğimi bir programa soruyorum" mahcubiyeti, öbür yanda işe yaramasının rahatlığı. Bugünün tam fotoğrafı bu ikisinin arasında bir yerde duruyor. Sosyal medyada ise yapay zekâ çoktan perdenin arkasındaki yönetmen. Sabah uyanıp telefonu elimize aldığımızda gördüğümüz her video, her haber, her reklam, bizi bizden iyi tanıyan bir algoritmanın seçimi. Bir akşam kilo vermekle ilgili tek bir video izlediğinizde, ertesi gün akışınızın diyet listeleriyle dolması tesadüf değil. Kimin sesini duyacağımıza, hangi tartışmaya öfkeleneceğimize, hangi ürünü "tam da ihtiyacım olan" diye sepete atacağımıza artık büyük ölçüde görünmez bir el karar veriyor. Üstelik o akışta gördüğümüz yüzlerin bir kısmı da gerçek değil. Hiç var olmamış fenomenler milyonlarca takipçiye ulaşıyor, hiç yaşanmamış tatil fotoğrafları beğeni topluyor. Yaşlı bir annenin telefonu, oğlunun birebir taklit edilmiş sesiyle çalıyor: "Anne başım dertte, acil para lazım." Artık "Gözümle gördüm, kulağımla duydum" demek bir kanıt değil. Bu kadar veriyle beslenen bir sistemde, verinin kendisi de altın değerinde. İflas eden Spirit Havayolları'nın elindeki verinin Google'a 10 milyon dolara satıldığı haberini okuduğumda bir süre ekrana bakakaldım. Uçaklar yere indi, çalışanlar evlerine gönderildi, şirket tarihe karıştı, ama yolcuların nereye, ne zaman, kiminle uçtuğu bilgisi hâlâ piyasada alıcı buluyordu. Bir şirketin en kıymetli mirası uçakları değil, bizmişiz. Sosyal medyada paylaştığımız her fotoğraf, her beğeni, gece yarısı yaptığımız her arama bir gün birinin terazisine konuluyor. Güven meselesi ilginç bir yere evriliyor. Bir ülkede yapay zekâya bakanlık koltuğu verildiğini okuduğumda ilk tepkim gülmek oldu. Sonra düşündüm; insanlar neden bir makinenin kendilerini daha adil yöneteceğine inanmaya bu kadar hazırdı? Rüşvet yemeyen, yorulmayan bir yönetici fikri, aslında bir teknoloji hayalinden çok bir güven bunalımının itirafıydı. Kararın geri alınması da ayrı bir ders verdi: İnsanlar adalet istiyor ama hesap sorabilecekleri bir yüz de istiyor. Aynı güven meselesi, beklenmedik bir yerde daha çıkıyor karşımıza. San Diego'da yapay zekâ destekli psikolojik görüşmeler üzerine yapılan çalışmalarda, insanlar karşılarında bir makine olduğunu düşündüklerinde çok daha dürüst davranmışlar. İçtikleri alkolü azaltarak söylememişler, "Aslında o kadar da kötü değilim" diye kendilerini kandırmamışlar. Yarım doğrular bırakılmış bir kenara. Çünkü makine yargılamıyor, kaşını kaldırmıyor, akşam eşine anlatmıyor. Bugün pek çok genç, sevgilisiyle yaşadığı sorunu, ailesine söyleyemediği kaygısını, gece yarısı bir sohbet robotuna açıyor. Bu hem teselli edici hem yaralayıcı. Demek ki birbirimize karşı o kadar tetikteyiz ki, en içten itiraflarımızı ancak bir yazılıma yapabiliyoruz. Ama bu hikâyenin gerçekten iç ısıtan bir tarafı da var ve o taraf bugün, şu anda yaşanıyor. Bir görme engelli, eskiden markette hangi paketin makarna, hangisinin pirinç olduğunu kasiyere sormak zorundaydı. Şimdi telefonunun kamerasını rafa tutuyor, yapay zekâ ona son kullanma tarihine kadar her şeyi okuyor. Sokakta tabelaları, restoranda menüyü, gelen mektubu artık kimseden yardım istemeden öğrenebiliyor. Bir işitme engelli, kalabalık bir aile sofrasında telefonunda akan canlı altyazılar sayesinde sohbetin dışında kalmıyor, doktor muayenesinde söylenenleri anlık olarak okuyabiliyor. Yıllarca "Ne dediler?" diye sormaktan yorulmuş biri için bu sadece bir uygulama değil, sofraya ve hayata geri dönüş. Kimseye yük olmadan yaşayabilmek, belki de teknolojinin bugüne kadar verdiği en insani hediye. Ufukta daha da şaşırtıcı şeyler var. Bebeğin ağlamasındaki tondan aç mı, gazı mı var anlamaya çalışan, bir atın kulak pozisyonundan ve yüz ifadesinden acı çekip çekmediğini okuyan sistemler üzerinde çalışılıyor. Henüz kimsenin rutini değil, belki uzun süre de olmayacak. Fuarlarda birbiriyle sohbet eden humanoid robotlar da öyle; izleyenleri büyülüyor ama evimize girmiş değiller. Yine de yönü gösteriyorlar: Makineler konuşamayanı anlamaya, birbirleriyle muhabbet etmeye doğru ilerliyor. O robot gösterilerini izlerken aklıma bir kahvehane geliyor. Aynı masada oturan dört adam, dördü de telefonuna gömülmüş, kimse kimseyle konuşmuyor. Makineler muhabbeti öğrenirken, biz unutuyor muyuz? Yapay zekâ bıçak gibi; ekmek de keser, el de. Görene göz, duymayana kulak, yalnıza sohbet olabilir. Aynı araç sesimizi taklit eden, verimizi pazarlayan, gerçekle kurguyu birbirine karıştıran bir silaha da dönüşebilir. Bana kalırsa en büyük hediyesi, kendimize tuttuğu ayna. Bir makineye neden daha dürüst davrandığımızı, çocuğumuza yazacağımız mesajı neden bir programa sorduğumuzu, bir algoritmayı neden bir bakandan daha güvenilir bulduğumuzu sorgularsak, birbirimizle ilgili çok şey öğreneceğiz. Makineler dinlemeyi öğrendi. Şimdi sıra, bizim yeniden dinlemeyi öğrenmemizde. Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM-TTO)
Ekleme Tarihi: 26 Eylül 2026 -Cumartesi

Makineye Söylediklerimiz, Birbirimize Söyleyemediklerimiz

Makineye Söylediklerimiz, Birbirimize Söyleyemediklerimiz Bir akşam yemeğinde tartışma çıkıyor. Masadakilerden biri bir şeyin böyle olduğunu iddia ediyor, öteki öyle olmadığında ısrar ediyor. Eskiden bu tartışmalar ansiklopediyle, sonra arama motoruyla biterdi. Şimdi biri telefonunu alıp yapay zekâya soruyor, cevabı yüksek sesle okuyor ve masa susuyor. Kimse "Bu makine nereden biliyor?" diye sormuyor. Hakem artık o. İşte yapay zekânın sosyal hayatımıza ne kadar sessizce yerleştiğinin en sade görüntüsü bu. Artık doğum günü mesajlarını, taziye yazılarını, iş yerindeki gergin e-postaları, hatta sevgiliye atılacak barışma mesajını bir makineyle birlikte yazıyoruz. Flört uygulamalarında karşı tarafa atılan esprili ilk cümlenin kaçı gerçekten o kişiye ait, bilmiyoruz. Çocuğuyla tartışan bir baba, ona ne yazacağını bilemeyip yapay zekâya danışıyor; bir yanda "Kendi çocuğuma ne diyeceğimi bir programa soruyorum" mahcubiyeti, öbür yanda işe yaramasının rahatlığı. Bugünün tam fotoğrafı bu ikisinin arasında bir yerde duruyor. Sosyal medyada ise yapay zekâ çoktan perdenin arkasındaki yönetmen. Sabah uyanıp telefonu elimize aldığımızda gördüğümüz her video, her haber, her reklam, bizi bizden iyi tanıyan bir algoritmanın seçimi. Bir akşam kilo vermekle ilgili tek bir video izlediğinizde, ertesi gün akışınızın diyet listeleriyle dolması tesadüf değil. Kimin sesini duyacağımıza, hangi tartışmaya öfkeleneceğimize, hangi ürünü "tam da ihtiyacım olan" diye sepete atacağımıza artık büyük ölçüde görünmez bir el karar veriyor. Üstelik o akışta gördüğümüz yüzlerin bir kısmı da gerçek değil. Hiç var olmamış fenomenler milyonlarca takipçiye ulaşıyor, hiç yaşanmamış tatil fotoğrafları beğeni topluyor. Yaşlı bir annenin telefonu, oğlunun birebir taklit edilmiş sesiyle çalıyor: "Anne başım dertte, acil para lazım." Artık "Gözümle gördüm, kulağımla duydum" demek bir kanıt değil. Bu kadar veriyle beslenen bir sistemde, verinin kendisi de altın değerinde. İflas eden Spirit Havayolları'nın elindeki verinin Google'a 10 milyon dolara satıldığı haberini okuduğumda bir süre ekrana bakakaldım. Uçaklar yere indi, çalışanlar evlerine gönderildi, şirket tarihe karıştı, ama yolcuların nereye, ne zaman, kiminle uçtuğu bilgisi hâlâ piyasada alıcı buluyordu. Bir şirketin en kıymetli mirası uçakları değil, bizmişiz. Sosyal medyada paylaştığımız her fotoğraf, her beğeni, gece yarısı yaptığımız her arama bir gün birinin terazisine konuluyor. Güven meselesi ilginç bir yere evriliyor. Bir ülkede yapay zekâya bakanlık koltuğu verildiğini okuduğumda ilk tepkim gülmek oldu. Sonra düşündüm; insanlar neden bir makinenin kendilerini daha adil yöneteceğine inanmaya bu kadar hazırdı? Rüşvet yemeyen, yorulmayan bir yönetici fikri, aslında bir teknoloji hayalinden çok bir güven bunalımının itirafıydı. Kararın geri alınması da ayrı bir ders verdi: İnsanlar adalet istiyor ama hesap sorabilecekleri bir yüz de istiyor. Aynı güven meselesi, beklenmedik bir yerde daha çıkıyor karşımıza. San Diego'da yapay zekâ destekli psikolojik görüşmeler üzerine yapılan çalışmalarda, insanlar karşılarında bir makine olduğunu düşündüklerinde çok daha dürüst davranmışlar. İçtikleri alkolü azaltarak söylememişler, "Aslında o kadar da kötü değilim" diye kendilerini kandırmamışlar. Yarım doğrular bırakılmış bir kenara. Çünkü makine yargılamıyor, kaşını kaldırmıyor, akşam eşine anlatmıyor. Bugün pek çok genç, sevgilisiyle yaşadığı sorunu, ailesine söyleyemediği kaygısını, gece yarısı bir sohbet robotuna açıyor. Bu hem teselli edici hem yaralayıcı. Demek ki birbirimize karşı o kadar tetikteyiz ki, en içten itiraflarımızı ancak bir yazılıma yapabiliyoruz. Ama bu hikâyenin gerçekten iç ısıtan bir tarafı da var ve o taraf bugün, şu anda yaşanıyor. Bir görme engelli, eskiden markette hangi paketin makarna, hangisinin pirinç olduğunu kasiyere sormak zorundaydı. Şimdi telefonunun kamerasını rafa tutuyor, yapay zekâ ona son kullanma tarihine kadar her şeyi okuyor. Sokakta tabelaları, restoranda menüyü, gelen mektubu artık kimseden yardım istemeden öğrenebiliyor. Bir işitme engelli, kalabalık bir aile sofrasında telefonunda akan canlı altyazılar sayesinde sohbetin dışında kalmıyor, doktor muayenesinde söylenenleri anlık olarak okuyabiliyor. Yıllarca "Ne dediler?" diye sormaktan yorulmuş biri için bu sadece bir uygulama değil, sofraya ve hayata geri dönüş. Kimseye yük olmadan yaşayabilmek, belki de teknolojinin bugüne kadar verdiği en insani hediye. Ufukta daha da şaşırtıcı şeyler var. Bebeğin ağlamasındaki tondan aç mı, gazı mı var anlamaya çalışan, bir atın kulak pozisyonundan ve yüz ifadesinden acı çekip çekmediğini okuyan sistemler üzerinde çalışılıyor. Henüz kimsenin rutini değil, belki uzun süre de olmayacak. Fuarlarda birbiriyle sohbet eden humanoid robotlar da öyle; izleyenleri büyülüyor ama evimize girmiş değiller. Yine de yönü gösteriyorlar: Makineler konuşamayanı anlamaya, birbirleriyle muhabbet etmeye doğru ilerliyor. O robot gösterilerini izlerken aklıma bir kahvehane geliyor. Aynı masada oturan dört adam, dördü de telefonuna gömülmüş, kimse kimseyle konuşmuyor. Makineler muhabbeti öğrenirken, biz unutuyor muyuz? Yapay zekâ bıçak gibi; ekmek de keser, el de. Görene göz, duymayana kulak, yalnıza sohbet olabilir. Aynı araç sesimizi taklit eden, verimizi pazarlayan, gerçekle kurguyu birbirine karıştıran bir silaha da dönüşebilir. Bana kalırsa en büyük hediyesi, kendimize tuttuğu ayna. Bir makineye neden daha dürüst davrandığımızı, çocuğumuza yazacağımız mesajı neden bir programa sorduğumuzu, bir algoritmayı neden bir bakandan daha güvenilir bulduğumuzu sorgularsak, birbirimizle ilgili çok şey öğreneceğiz. Makineler dinlemeyi öğrendi. Şimdi sıra, bizim yeniden dinlemeyi öğrenmemizde. Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM-TTO)
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haber111.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.