Performans Toplumu, Çocukları Nasıl Yetişkin Yorgunlara Dönüştürdü
Performans Toplumu, Çocukları Nasıl Yetişkin Yorgunlara Dönüştürdü
Bugünün yetişkinleri garip bir yorgunluk taşıyor. Bu yorgunluk, bir gün çalışıp ertesi gün dinlenmekle geçen bir yorgunluk değil. Uykuyla geçmeyen, tatille dağılmayan, bir hafta sonuyla onarılmayan bir yorgunluk. Beden dinlenmiş gibi görünüyor ama zihin hâlâ ayakta, hâlâ bir şeyleri yetiştirmeye çalışıyor, hâlâ geç kalmış hissediyor. Çoğu insan bu yorgunluğu “hayat zor” diye açıklıyor. Oysa bu yorgunluk, yalnızca bugünün koşullarının değil, çok daha eski bir hikâyenin sonucu: performans toplumu içinde büyütülmüş çocukların hikâyesi. Bugün tükenmiş hisseden yetişkinler, bir sabah uyanıp böyle olmadılar. Onlar, çocukluklarından itibaren ölçülen, karşılaştırılan, hızlandırılan, potansiyelleri sürekli hatırlatılan, ama sınırları nadiren korunan çocuklardı. Notlarıyla, başarılarıyla, sertifikalarıyla, yarışmalarıyla, yetenekleriyle sevildiler. Sessiz olduklarında “uslu”, hızlı olduklarında “zeki”, dayanıklı olduklarında “güçlü” sayıldılar. Yorulduklarında ise çoğu zaman bu yorgunluk görülmedi, çünkü “daha yapabilecekleri” vardı.
Performans toplumu, bireyi dışsal bir zorlamayla değil, içsel bir motivasyonla çalıştırır. Bu nedenle modern çağın çocukları “çalıştırılan” değil, “kendi kendini çalıştıran” bireyler olarak yetiştirildi. Başarı artık bir hedef değil, bir kimlikti. Başaramamak ise yalnızca bir sonuç değil, bir karakter kusuru gibi algılandı. Çocuk, çok erken yaşta şunu öğrendi: Değerli olmak için üretmeliyim. Görünür olmak için başarılı olmalıyım. Sevilmek için iyi yapmalıyım. Bu öğrenme, görünmez bir şekilde içselleştirildi ve yetişkinliğe taşındı. Bugün yetişkin yorgunların çoğu, dışarıdan bakıldığında oldukça “başarılı” görünüyor. İyi eğitim almışlar, işlerinde sorumluluk sahibiler, güvenilirler, çalışkanlar, kimsenin yükü olmak istemiyorlar. Ama iç dünyalarında sürekli bir yetmezlik hissi taşıyorlar. Çünkü performans toplumunda “yeter” diye bir kavram yoktur. Her zaman daha iyisi, daha fazlası, daha hızlısı vardır.
Performans toplumunun çocukları, erken yaşta zamanla yarışmayı öğrendi. Çocukluk, oyunun ve boşluğun alanı olmaktan çıkıp gelişimin laboratuvarına dönüştü. Hangi kursa gidileceği, hangi etkinliğin “geleceğe yatırım” olduğu, hangi becerinin “önemli” sayıldığı çocuk adına seçildi. Boş zaman, çoğu zaman israf olarak görüldü. Dinlenmek, hak değil, ödül gibi sunuldu. Böyle büyüyen bir çocuk, yetişkin olduğunda dinlenmeyi beceri olarak değil, suçluluk kaynağı olarak deneyimler. Bu nedenle yetişkin yorgunluk, yalnızca fiziksel bir tükenme değildir; bu yorgunluk, varoluşsal bir yorgunluktur. İnsan ne kadar dinlense de, içindeki “yapmalıyım” sesi susmaz. Bir şey yapmıyorken bile, yapılması gerekenleri düşünür. Tatildeyken bile geri dönünce ne yapacağını planlar. Çünkü performans toplumu bireye şunu öğretmiştir: Durursan geride kalırsın. Yavaşlarsan değersizleşirsin. Dinlenirsen yarıştan düşersin. Bu yorgunluğun en ağır tarafı, görünmez olmasıdır. Çoğu yetişkin, bu yorgunluğu dile getirmeye utanır. Çünkü yorgunluk, zayıflık gibi algılanır. Oysa bu yorgunluk bir kişisel yetersizlik değil, sistematik bir sonuçtur. Performans toplumunun çocukları, yetişkin olduklarında kendileriyle ilişkilerini üretim üzerinden kurarlar. Kendilerine “nasılsın?” diye değil, “ne yaptın?” diye sorarlar. İçsel değer duygusu, dışsal başarılarla ölçülür. Bu da insanı sürekli tetikte tutan bir psikolojik alarm hâline gelir.
Bu aşamada yetişkin yorgunluğunun psikolojik boyutu ortaya çıkar: kronik kaygı, tükenmişlik, motivasyon kaybı, anlam boşluğu, kendini yetersiz hissetme ve içsel huzursuzluk. Birçok kişi bu belirtileri bireysel sorunlar olarak ele alır; terapi odasında kendini suçlar, daha iyi yönetmeye çalışır, daha dayanıklı olmaya çalışır. Oysa sorun çoğu zaman dayanıklılık eksikliği değil, aşırı dayanıklılık yüküdür. Bu insanlar çok uzun süre çok fazla taşımışlardır. Performans toplumunun çocukları duygularını da yönetmeyi değil, bastırmayı öğrendi. Üzgünken bile toparlanmaları beklendi. Kırıldıklarında güçlü olmaları öğretildi. Yorulduklarında “biraz daha dayan” dendi. Böylece duygular, performansı aksatan unsurlar gibi algılandı. Yetişkin olduklarında ise bu bastırılmış duygular, kaygı ve yorgunluk olarak geri döndü. Çünkü bastırılan hiçbir şey kaybolmaz; yalnızca şekil değiştirir.
Bu yazıda anlatılan yorgunluk, tembellikten değil; aşırı sorumluluktan doğan bir yorgunluktur. Bu insanlar, başkalarını hayal kırıklığına uğratmamak için kendilerini sürekli aşmışlardır. İhtiyaçlarını ertelemiş, sınırlarını zorlamış, dinlenmeyi hak etmeye çalışmışlardır. Bir noktadan sonra beden ve zihin, bu yükü taşıyamaz hâle gelir. İşte o zaman, anlamını yitirmiş bir yorgunluk ortaya çıkar: İnsan çalışır ama tatmin olmaz, başarır ama mutlu olmaz, dinlenir ama yenilenmez. Performans toplumunun çocukları, kendilerine koşulsuz değer verilmesini nadiren deneyimlediler. Çoğu zaman sevgi, başarıya eşlik eden bir şeydi. Bu nedenle yetişkinlikte de koşulsuzluğu tanımakta zorlanırlar. Kendilerine şefkat göstermeyi bilmezler. Hata yaptıklarında içsel bir ses hemen devreye girer: “Daha iyisini yapmalıydın.” Bu ses, ebeveynlerin, öğretmenlerin, sistemin sesi değildir artık; içselleştirilmiş bir otoritedir. Bu noktada toplumsal bir yüzleşmeye ihtiyaç vardır. Yorgun yetişkinler, bireysel olarak değil, kolektif olarak ortaya çıkmıştır. Bu nedenle çözüm de bireysel değil, kültüreldir. Çocuklukta oyuna, boşluğa, amaçsız zamana yeniden yer açmak gerekir. Başarıyı tek değer olmaktan çıkarmak gerekir. Dinlenmenin bir hak olduğunu hatırlatmak gerekir. Yavaşlığın, derinliğin, sıradanlığın da insanı beslediğini yeniden öğrenmek gerekir. Ama belki de en önemlisi şudur: Yetişkin yorgunların kendilerine şunu söylemesine izin vermek gerekir: “Ben yanlış değilim. Yorulmam normal. Çünkü uzun süre çok şey taşımak zorunda kaldım.” Bu cümle, performans toplumunun yarattığı suçluluk duygusunu çözmeye başlayan bir anahtardır. Çünkü iyileşme, önce kendini suçlamaktan vazgeçmekle başlar.
Performans toplumunun çocukları bugün yetişkin yorgunlara dönüşmüş olabilir, ama bu hikâye burada bitmek zorunda değil. Yorgunluğu bir arıza değil, bir sinyal olarak okumak mümkündür. Bu sinyal, insanın kendine geri dönme çağrısıdır. Daha az yaparak, daha çok olarak yaşama ihtiyacının işaretidir. Ve belki de ilk defa, bir şey başarmadan da değerli olabileceğimizi hatırlama fırsatıdır. Bu yüzden bugün yorgun hisseden her yetişkin, aslında bir başarısızlık hikâyesi değil, çok uzun süre güçlü kalmış bir çocukluk hikâyesi taşır içinde. Ve belki de gerçek iyileşme, bu yorgunluğu bastırmakta değil, onun ne anlatmak istediğini dinlemekte başlar. Performans toplumunun çocuklarını yetişkin yorgunlara dönüştüren süreç, bireysel hataların değil, kolektif bir kültürün ürünüdür. Bu nedenle çözüm de tek tek bireylerin “daha iyi baş etmesi” ile sınırlı olamaz. Asıl ihtiyaç, başarıyı, zamanı, değeri ve insan olmayı yeniden tanımlayan bir toplumsal dönüşümdür. Bu dönüşüm bir anda olmaz; ama küçük, bilinçli ve kararlı adımlarla başlar.
İlk olarak, çocukluk kavramını yeniden düşünmek gerekir. Çocukluk, geleceğin yatırım alanı değil, bugünün yaşam alanıdır. Çocuğun her anının verimli, her etkinliğinin anlamlı, her davranışının gelişime hizmet etmesi gerekmez. Oyun, sıkılma, amaçsızlık ve boşluk; psikolojik gelişimin temel yapı taşlarıdır. Bu nedenle eğitim sisteminde ve aile kültüründe “boş zaman” yeniden meşrulaştırılmalıdır. Çocukların zamanlarını doldurmak yerine, onlara zamanın içinde var olmayı öğretmek gerekir. İkinci olarak, başarı kavramının tek boyutlu olmaktan çıkarılması elzemdir. Akademik başarı, performans puanları, sınavlar ve ölçümler; insan değerinin tamamını temsil edemez. Çocukların ve gençlerin yalnızca ne yaptıkları değil, nasıl hissettikleri, neye ilgi duydukları ve neyle anlam kurdukları da önemlidir. Eğitim ortamlarında duygusal okuryazarlık, öz-şefkat, sınır koyma ve dinlenme becerileri en az matematik kadar öğretilmelidir. Çünkü geleceğin en önemli becerisi, daha çok üretmek değil, tükenmeden var olabilmektir. Üçüncü olarak, yetişkinlikte dinlenmenin suçluluk kaynağı olmaktan çıkarılması gerekir. Dinlenme, performans sonrası verilen bir ödül değil; insan olmanın doğal hakkıdır. Çalışma yaşamında sürekli meşguliyetin yüceltilmesi, insanı üretim nesnesine dönüştürür. Bu nedenle kurumların ve yöneticilerin, çalışanları yalnızca çıktılarıyla değil, sürdürülebilirlikleriyle değerlendirmesi gerekir. Psikolojik güvenliğin, yavaşlamanın ve sınırların korunmasının kurum kültürüne yerleşmesi, bireysel sağlığın da toplumsal sağlığın da temelidir. Dördüncü olarak, yetişkin yorgunların kendileriyle kurdukları ilişkiyi dönüştürmeleri gerekir. Bu, daha fazlasını başarmak değil; daha azını yeterli görmeyi öğrenmekle ilgilidir. Kendini sürekli aşmak yerine, kendine alan açmak; içsel otoriteyi fark edip onun sesini yumuşatmak; hata yapma hakkını yeniden tanımak iyileştirici bir adımdır. Bu, bireysel bir terapötik süreç olduğu kadar kültürel bir farkındalık sürecidir. Beşinci olarak, toplumsal söylemde güç kavramının yeniden tanımlanması gerekir. Güç, yorulmadan dayanmak değil; yorulduğunu fark edebilmek, durabilmek ve yardım isteyebilmektir. Çocuklara ve gençlere güçlü olmayı değil, gerçek olmayı öğretmek; her duygunun kabul edilebilir olduğunu göstermek; başarı kadar kırılganlığın da insana ait olduğunu anlatmak, gelecek kuşakların daha az yorgun yetişkinler olmasının temelidir. Son olarak, performans toplumunun yarattığı yorgunluğa karşı en güçlü panzehir, anlamdır. İnsan yalnızca üretmek için değil, yaşamak için vardır. Anlam, çoğu zaman yavaşladığımızda, durduğumuzda, kendimize ve başkalarına temas ettiğimizde ortaya çıkar. Bu nedenle toplumsal olarak daha az hız, daha az karşılaştırma, daha çok bağ kurma kültürüne ihtiyacımız vardır. Çünkü bağ, insanı ayakta tutan en güçlü psikolojik kaynaktır.
Bugün yorgun hisseden yetişkinler, aslında bir dönemin tanıklarıdır. Onlar, başarıyı kimlik hâline getiren bir kültürün içinde büyüdüler ve bunun bedelini bedensel ve ruhsal yorgunlukla ödediler. Ama bu yorgunluk, aynı zamanda bir farkındalık eşiğidir. Toplum olarak artık şunu sorma zamanıdır: Sürekli daha fazlasını üretmeyi mi, yoksa daha iyi yaşamayı mı seçiyoruz? Bu sorunun cevabı, yalnızca bugünün yetişkinlerini değil, yarının çocuklarını da belirleyecek.
Doç.Dr. Yeşim SIRAKAYA
Ekleme
Tarihi: 23 Ocak 2026 -Cuma
Performans Toplumu, Çocukları Nasıl Yetişkin Yorgunlara Dönüştürdü
Performans Toplumu, Çocukları Nasıl Yetişkin Yorgunlara Dönüştürdü
Bugünün yetişkinleri garip bir yorgunluk taşıyor. Bu yorgunluk, bir gün çalışıp ertesi gün dinlenmekle geçen bir yorgunluk değil. Uykuyla geçmeyen, tatille dağılmayan, bir hafta sonuyla onarılmayan bir yorgunluk. Beden dinlenmiş gibi görünüyor ama zihin hâlâ ayakta, hâlâ bir şeyleri yetiştirmeye çalışıyor, hâlâ geç kalmış hissediyor. Çoğu insan bu yorgunluğu “hayat zor” diye açıklıyor. Oysa bu yorgunluk, yalnızca bugünün koşullarının değil, çok daha eski bir hikâyenin sonucu: performans toplumu içinde büyütülmüş çocukların hikâyesi. Bugün tükenmiş hisseden yetişkinler, bir sabah uyanıp böyle olmadılar. Onlar, çocukluklarından itibaren ölçülen, karşılaştırılan, hızlandırılan, potansiyelleri sürekli hatırlatılan, ama sınırları nadiren korunan çocuklardı. Notlarıyla, başarılarıyla, sertifikalarıyla, yarışmalarıyla, yetenekleriyle sevildiler. Sessiz olduklarında “uslu”, hızlı olduklarında “zeki”, dayanıklı olduklarında “güçlü” sayıldılar. Yorulduklarında ise çoğu zaman bu yorgunluk görülmedi, çünkü “daha yapabilecekleri” vardı.
Performans toplumu, bireyi dışsal bir zorlamayla değil, içsel bir motivasyonla çalıştırır. Bu nedenle modern çağın çocukları “çalıştırılan” değil, “kendi kendini çalıştıran” bireyler olarak yetiştirildi. Başarı artık bir hedef değil, bir kimlikti. Başaramamak ise yalnızca bir sonuç değil, bir karakter kusuru gibi algılandı. Çocuk, çok erken yaşta şunu öğrendi: Değerli olmak için üretmeliyim. Görünür olmak için başarılı olmalıyım. Sevilmek için iyi yapmalıyım. Bu öğrenme, görünmez bir şekilde içselleştirildi ve yetişkinliğe taşındı. Bugün yetişkin yorgunların çoğu, dışarıdan bakıldığında oldukça “başarılı” görünüyor. İyi eğitim almışlar, işlerinde sorumluluk sahibiler, güvenilirler, çalışkanlar, kimsenin yükü olmak istemiyorlar. Ama iç dünyalarında sürekli bir yetmezlik hissi taşıyorlar. Çünkü performans toplumunda “yeter” diye bir kavram yoktur. Her zaman daha iyisi, daha fazlası, daha hızlısı vardır.
Performans toplumunun çocukları, erken yaşta zamanla yarışmayı öğrendi. Çocukluk, oyunun ve boşluğun alanı olmaktan çıkıp gelişimin laboratuvarına dönüştü. Hangi kursa gidileceği, hangi etkinliğin “geleceğe yatırım” olduğu, hangi becerinin “önemli” sayıldığı çocuk adına seçildi. Boş zaman, çoğu zaman israf olarak görüldü. Dinlenmek, hak değil, ödül gibi sunuldu. Böyle büyüyen bir çocuk, yetişkin olduğunda dinlenmeyi beceri olarak değil, suçluluk kaynağı olarak deneyimler. Bu nedenle yetişkin yorgunluk, yalnızca fiziksel bir tükenme değildir; bu yorgunluk, varoluşsal bir yorgunluktur. İnsan ne kadar dinlense de, içindeki “yapmalıyım” sesi susmaz. Bir şey yapmıyorken bile, yapılması gerekenleri düşünür. Tatildeyken bile geri dönünce ne yapacağını planlar. Çünkü performans toplumu bireye şunu öğretmiştir: Durursan geride kalırsın. Yavaşlarsan değersizleşirsin. Dinlenirsen yarıştan düşersin. Bu yorgunluğun en ağır tarafı, görünmez olmasıdır. Çoğu yetişkin, bu yorgunluğu dile getirmeye utanır. Çünkü yorgunluk, zayıflık gibi algılanır. Oysa bu yorgunluk bir kişisel yetersizlik değil, sistematik bir sonuçtur. Performans toplumunun çocukları, yetişkin olduklarında kendileriyle ilişkilerini üretim üzerinden kurarlar. Kendilerine “nasılsın?” diye değil, “ne yaptın?” diye sorarlar. İçsel değer duygusu, dışsal başarılarla ölçülür. Bu da insanı sürekli tetikte tutan bir psikolojik alarm hâline gelir.
Bu aşamada yetişkin yorgunluğunun psikolojik boyutu ortaya çıkar: kronik kaygı, tükenmişlik, motivasyon kaybı, anlam boşluğu, kendini yetersiz hissetme ve içsel huzursuzluk. Birçok kişi bu belirtileri bireysel sorunlar olarak ele alır; terapi odasında kendini suçlar, daha iyi yönetmeye çalışır, daha dayanıklı olmaya çalışır. Oysa sorun çoğu zaman dayanıklılık eksikliği değil, aşırı dayanıklılık yüküdür. Bu insanlar çok uzun süre çok fazla taşımışlardır. Performans toplumunun çocukları duygularını da yönetmeyi değil, bastırmayı öğrendi. Üzgünken bile toparlanmaları beklendi. Kırıldıklarında güçlü olmaları öğretildi. Yorulduklarında “biraz daha dayan” dendi. Böylece duygular, performansı aksatan unsurlar gibi algılandı. Yetişkin olduklarında ise bu bastırılmış duygular, kaygı ve yorgunluk olarak geri döndü. Çünkü bastırılan hiçbir şey kaybolmaz; yalnızca şekil değiştirir.
Bu yazıda anlatılan yorgunluk, tembellikten değil; aşırı sorumluluktan doğan bir yorgunluktur. Bu insanlar, başkalarını hayal kırıklığına uğratmamak için kendilerini sürekli aşmışlardır. İhtiyaçlarını ertelemiş, sınırlarını zorlamış, dinlenmeyi hak etmeye çalışmışlardır. Bir noktadan sonra beden ve zihin, bu yükü taşıyamaz hâle gelir. İşte o zaman, anlamını yitirmiş bir yorgunluk ortaya çıkar: İnsan çalışır ama tatmin olmaz, başarır ama mutlu olmaz, dinlenir ama yenilenmez. Performans toplumunun çocukları, kendilerine koşulsuz değer verilmesini nadiren deneyimlediler. Çoğu zaman sevgi, başarıya eşlik eden bir şeydi. Bu nedenle yetişkinlikte de koşulsuzluğu tanımakta zorlanırlar. Kendilerine şefkat göstermeyi bilmezler. Hata yaptıklarında içsel bir ses hemen devreye girer: “Daha iyisini yapmalıydın.” Bu ses, ebeveynlerin, öğretmenlerin, sistemin sesi değildir artık; içselleştirilmiş bir otoritedir. Bu noktada toplumsal bir yüzleşmeye ihtiyaç vardır. Yorgun yetişkinler, bireysel olarak değil, kolektif olarak ortaya çıkmıştır. Bu nedenle çözüm de bireysel değil, kültüreldir. Çocuklukta oyuna, boşluğa, amaçsız zamana yeniden yer açmak gerekir. Başarıyı tek değer olmaktan çıkarmak gerekir. Dinlenmenin bir hak olduğunu hatırlatmak gerekir. Yavaşlığın, derinliğin, sıradanlığın da insanı beslediğini yeniden öğrenmek gerekir. Ama belki de en önemlisi şudur: Yetişkin yorgunların kendilerine şunu söylemesine izin vermek gerekir: “Ben yanlış değilim. Yorulmam normal. Çünkü uzun süre çok şey taşımak zorunda kaldım.” Bu cümle, performans toplumunun yarattığı suçluluk duygusunu çözmeye başlayan bir anahtardır. Çünkü iyileşme, önce kendini suçlamaktan vazgeçmekle başlar.
Performans toplumunun çocukları bugün yetişkin yorgunlara dönüşmüş olabilir, ama bu hikâye burada bitmek zorunda değil. Yorgunluğu bir arıza değil, bir sinyal olarak okumak mümkündür. Bu sinyal, insanın kendine geri dönme çağrısıdır. Daha az yaparak, daha çok olarak yaşama ihtiyacının işaretidir. Ve belki de ilk defa, bir şey başarmadan da değerli olabileceğimizi hatırlama fırsatıdır. Bu yüzden bugün yorgun hisseden her yetişkin, aslında bir başarısızlık hikâyesi değil, çok uzun süre güçlü kalmış bir çocukluk hikâyesi taşır içinde. Ve belki de gerçek iyileşme, bu yorgunluğu bastırmakta değil, onun ne anlatmak istediğini dinlemekte başlar. Performans toplumunun çocuklarını yetişkin yorgunlara dönüştüren süreç, bireysel hataların değil, kolektif bir kültürün ürünüdür. Bu nedenle çözüm de tek tek bireylerin “daha iyi baş etmesi” ile sınırlı olamaz. Asıl ihtiyaç, başarıyı, zamanı, değeri ve insan olmayı yeniden tanımlayan bir toplumsal dönüşümdür. Bu dönüşüm bir anda olmaz; ama küçük, bilinçli ve kararlı adımlarla başlar.
İlk olarak, çocukluk kavramını yeniden düşünmek gerekir. Çocukluk, geleceğin yatırım alanı değil, bugünün yaşam alanıdır. Çocuğun her anının verimli, her etkinliğinin anlamlı, her davranışının gelişime hizmet etmesi gerekmez. Oyun, sıkılma, amaçsızlık ve boşluk; psikolojik gelişimin temel yapı taşlarıdır. Bu nedenle eğitim sisteminde ve aile kültüründe “boş zaman” yeniden meşrulaştırılmalıdır. Çocukların zamanlarını doldurmak yerine, onlara zamanın içinde var olmayı öğretmek gerekir. İkinci olarak, başarı kavramının tek boyutlu olmaktan çıkarılması elzemdir. Akademik başarı, performans puanları, sınavlar ve ölçümler; insan değerinin tamamını temsil edemez. Çocukların ve gençlerin yalnızca ne yaptıkları değil, nasıl hissettikleri, neye ilgi duydukları ve neyle anlam kurdukları da önemlidir. Eğitim ortamlarında duygusal okuryazarlık, öz-şefkat, sınır koyma ve dinlenme becerileri en az matematik kadar öğretilmelidir. Çünkü geleceğin en önemli becerisi, daha çok üretmek değil, tükenmeden var olabilmektir. Üçüncü olarak, yetişkinlikte dinlenmenin suçluluk kaynağı olmaktan çıkarılması gerekir. Dinlenme, performans sonrası verilen bir ödül değil; insan olmanın doğal hakkıdır. Çalışma yaşamında sürekli meşguliyetin yüceltilmesi, insanı üretim nesnesine dönüştürür. Bu nedenle kurumların ve yöneticilerin, çalışanları yalnızca çıktılarıyla değil, sürdürülebilirlikleriyle değerlendirmesi gerekir. Psikolojik güvenliğin, yavaşlamanın ve sınırların korunmasının kurum kültürüne yerleşmesi, bireysel sağlığın da toplumsal sağlığın da temelidir. Dördüncü olarak, yetişkin yorgunların kendileriyle kurdukları ilişkiyi dönüştürmeleri gerekir. Bu, daha fazlasını başarmak değil; daha azını yeterli görmeyi öğrenmekle ilgilidir. Kendini sürekli aşmak yerine, kendine alan açmak; içsel otoriteyi fark edip onun sesini yumuşatmak; hata yapma hakkını yeniden tanımak iyileştirici bir adımdır. Bu, bireysel bir terapötik süreç olduğu kadar kültürel bir farkındalık sürecidir. Beşinci olarak, toplumsal söylemde güç kavramının yeniden tanımlanması gerekir. Güç, yorulmadan dayanmak değil; yorulduğunu fark edebilmek, durabilmek ve yardım isteyebilmektir. Çocuklara ve gençlere güçlü olmayı değil, gerçek olmayı öğretmek; her duygunun kabul edilebilir olduğunu göstermek; başarı kadar kırılganlığın da insana ait olduğunu anlatmak, gelecek kuşakların daha az yorgun yetişkinler olmasının temelidir. Son olarak, performans toplumunun yarattığı yorgunluğa karşı en güçlü panzehir, anlamdır. İnsan yalnızca üretmek için değil, yaşamak için vardır. Anlam, çoğu zaman yavaşladığımızda, durduğumuzda, kendimize ve başkalarına temas ettiğimizde ortaya çıkar. Bu nedenle toplumsal olarak daha az hız, daha az karşılaştırma, daha çok bağ kurma kültürüne ihtiyacımız vardır. Çünkü bağ, insanı ayakta tutan en güçlü psikolojik kaynaktır.
Bugün yorgun hisseden yetişkinler, aslında bir dönemin tanıklarıdır. Onlar, başarıyı kimlik hâline getiren bir kültürün içinde büyüdüler ve bunun bedelini bedensel ve ruhsal yorgunlukla ödediler. Ama bu yorgunluk, aynı zamanda bir farkındalık eşiğidir. Toplum olarak artık şunu sorma zamanıdır: Sürekli daha fazlasını üretmeyi mi, yoksa daha iyi yaşamayı mı seçiyoruz? Bu sorunun cevabı, yalnızca bugünün yetişkinlerini değil, yarının çocuklarını da belirleyecek.
Doç.Dr. Yeşim SIRAKAYA
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
