MİSAFİR KALEM
Köşe Yazarı
MİSAFİR KALEM
 

Rol Kimin, Hayat Kimin?

Rol Kimin, Hayat Kimin? Toplum roller dağıtır, din sınırlar çizer, kültür çerçeve kurar. Peki insan, kendine biçilen hayatı mı yaşar; yoksa kendi hikâyesini yazma cesareti gösterebilir mi? Sabahın ilk ışıklarıyla uyanıyoruz. Güneş, pencere aralığından içeri süzülürken şehir çoktan kendi ritmini kurmuş oluyor. Fakat bu ritmin içinde çoğu zaman görünmeyen bir gerilim saklıdır: İnsan, yaşadığı hayatın gerçekten kendi seçimi olup olmadığını sorgular. “Hangi sahnenin oyuncusuyum?” sorusu tam da burada belirir. Sosyolojik açıdan bakıldığında bu gerilim tesadüf değildir. Toplum, yalnızca bireylerin toplamı değil; bireyi aşan ve onu biçimlendiren bir yapıdır. Toplumsal normlar, değerler ve kurallar, bireyin iradesinden bağımsız bir gerçeklik gibi işler. Bu yaklaşım, sosyolojinin kurucu isimlerinden Émile Durkheim tarafından geliştirilmiştir. Durkheim’a göre toplumsal olgular, bireyin dışında ve üzerinde işleyen bir gerçekliktir. Bu “dışsal güç”, hangi davranışın makbul, hangisinin sapma olduğunu belirler. Böylece insan, özgür olduğunu düşünse bile çoğu zaman görünmez bir çerçeve içinde hareket eder. Bu çerçevenin gündelik hayattaki tezahürünü ise bir sahne metaforuyla okumak mümkündür. İnsanlar sosyal ilişkilerinde roller üstlenir; her ortamda farklı bir yüz, farklı bir ton, farklı bir kimlik sunar. Bu dramaturjik yaklaşım, Erving Goffman tarafından ayrıntılı biçimde ortaya konmuştur. Goffman’a göre kimlik sabit ve değişmez bir öz değil; beklentilere göre düzenlenen bir performanstır. İnsan, kendisi olmaktan çok, kendisinden beklenen olur. Bu performansın en güçlü düzenleyicilerinden biri de dindir. Din, toplumsal dayanışmayı güçlendiren ve hayata anlam kazandıran bir yapı olmakla birlikte; aynı zamanda davranış sınırlarını çizen bir norm sistemidir. Din ile ekonomik ve toplumsal düzen arasındaki ilişkiyi sistematik biçimde analiz eden isimlerden biri Max Weber’dir. Weber’e göre inanç sistemleri yalnızca bireyin ruh dünyasını değil, ekonomik ve toplumsal düzeni de şekillendirir. Böylece din, kişisel bir inanç alanı olmanın ötesine geçerek kolektif düzenin taşıyıcı unsuru haline gelir. Kutsalın belirlediği çerçeve, bireyin yaşam tarzını ve hatta hayallerini sınırlandırabilir. Bu sosyolojik baskı, psikolojik bir kırılma üretir. Kişi, içsel arzuları ile dışsal beklentiler arasında sıkıştığında bilişsel bir gerilim yaşar. İnandığı ile yaşadığı, olmak istediği ile olmak zorunda kaldığı arasındaki mesafe büyüdükçe huzursuzluk artar. Bu durumu bilişsel çelişki kuramı çerçevesinde açıklayan isim Leon Festinger’dır. Festinger’e göre birey, tutum ve davranışları arasındaki uyumsuzluğu azaltmak için çeşitli psikolojik savunma mekanizmaları geliştirir. Umutsuzluk, öfke ve içsel patlamalar çoğu zaman bu uyumsuzluğun ürünüdür. Modern insanın sessiz yorgunluğu biraz da buradan beslenir. Ancak mesele yalnızca baskıyı teşhis etmek değildir. Asıl soru şudur: Birey, bu senaryoda yalnızca bir figüran mıdır? Toplum roller dağıtır; fakat rolü nasıl oynayacağımız, hatta zaman zaman o rolü reddedip etmeyeceğimiz bize aittir. Kimlik, dayatılan kalıpların pasif bir yansıması değil; aynı zamanda bilinçli bir inşa sürecidir. Sonuçta insan, toplumun yazdığı metni ezberlemek zorunda değildir. Toplumsal gerçeklik güçlüdür; fakat sorgulama yetisi ondan daha zayıf değildir. Birey, kendi hikâyesini yazma cesareti gösterdiği ölçüde özgürleşir. Belki de asıl mesele sahneden inmek değil; sahnede kendi sesimizi duyurabilmektir. Çünkü özgürlük, rolü reddetmekten çok, rolün anlamını yeniden yazabilme cesaretidir. Dr. Dilek BARAN
Ekleme Tarihi: 19 Şubat 2026 -Perşembe

Rol Kimin, Hayat Kimin?

Rol Kimin, Hayat Kimin? Toplum roller dağıtır, din sınırlar çizer, kültür çerçeve kurar. Peki insan, kendine biçilen hayatı mı yaşar; yoksa kendi hikâyesini yazma cesareti gösterebilir mi? Sabahın ilk ışıklarıyla uyanıyoruz. Güneş, pencere aralığından içeri süzülürken şehir çoktan kendi ritmini kurmuş oluyor. Fakat bu ritmin içinde çoğu zaman görünmeyen bir gerilim saklıdır: İnsan, yaşadığı hayatın gerçekten kendi seçimi olup olmadığını sorgular. “Hangi sahnenin oyuncusuyum?” sorusu tam da burada belirir. Sosyolojik açıdan bakıldığında bu gerilim tesadüf değildir. Toplum, yalnızca bireylerin toplamı değil; bireyi aşan ve onu biçimlendiren bir yapıdır. Toplumsal normlar, değerler ve kurallar, bireyin iradesinden bağımsız bir gerçeklik gibi işler. Bu yaklaşım, sosyolojinin kurucu isimlerinden Émile Durkheim tarafından geliştirilmiştir. Durkheim’a göre toplumsal olgular, bireyin dışında ve üzerinde işleyen bir gerçekliktir. Bu “dışsal güç”, hangi davranışın makbul, hangisinin sapma olduğunu belirler. Böylece insan, özgür olduğunu düşünse bile çoğu zaman görünmez bir çerçeve içinde hareket eder. Bu çerçevenin gündelik hayattaki tezahürünü ise bir sahne metaforuyla okumak mümkündür. İnsanlar sosyal ilişkilerinde roller üstlenir; her ortamda farklı bir yüz, farklı bir ton, farklı bir kimlik sunar. Bu dramaturjik yaklaşım, Erving Goffman tarafından ayrıntılı biçimde ortaya konmuştur. Goffman’a göre kimlik sabit ve değişmez bir öz değil; beklentilere göre düzenlenen bir performanstır. İnsan, kendisi olmaktan çok, kendisinden beklenen olur. Bu performansın en güçlü düzenleyicilerinden biri de dindir. Din, toplumsal dayanışmayı güçlendiren ve hayata anlam kazandıran bir yapı olmakla birlikte; aynı zamanda davranış sınırlarını çizen bir norm sistemidir. Din ile ekonomik ve toplumsal düzen arasındaki ilişkiyi sistematik biçimde analiz eden isimlerden biri Max Weber’dir. Weber’e göre inanç sistemleri yalnızca bireyin ruh dünyasını değil, ekonomik ve toplumsal düzeni de şekillendirir. Böylece din, kişisel bir inanç alanı olmanın ötesine geçerek kolektif düzenin taşıyıcı unsuru haline gelir. Kutsalın belirlediği çerçeve, bireyin yaşam tarzını ve hatta hayallerini sınırlandırabilir. Bu sosyolojik baskı, psikolojik bir kırılma üretir. Kişi, içsel arzuları ile dışsal beklentiler arasında sıkıştığında bilişsel bir gerilim yaşar. İnandığı ile yaşadığı, olmak istediği ile olmak zorunda kaldığı arasındaki mesafe büyüdükçe huzursuzluk artar. Bu durumu bilişsel çelişki kuramı çerçevesinde açıklayan isim Leon Festinger’dır. Festinger’e göre birey, tutum ve davranışları arasındaki uyumsuzluğu azaltmak için çeşitli psikolojik savunma mekanizmaları geliştirir. Umutsuzluk, öfke ve içsel patlamalar çoğu zaman bu uyumsuzluğun ürünüdür. Modern insanın sessiz yorgunluğu biraz da buradan beslenir. Ancak mesele yalnızca baskıyı teşhis etmek değildir. Asıl soru şudur: Birey, bu senaryoda yalnızca bir figüran mıdır? Toplum roller dağıtır; fakat rolü nasıl oynayacağımız, hatta zaman zaman o rolü reddedip etmeyeceğimiz bize aittir. Kimlik, dayatılan kalıpların pasif bir yansıması değil; aynı zamanda bilinçli bir inşa sürecidir. Sonuçta insan, toplumun yazdığı metni ezberlemek zorunda değildir. Toplumsal gerçeklik güçlüdür; fakat sorgulama yetisi ondan daha zayıf değildir. Birey, kendi hikâyesini yazma cesareti gösterdiği ölçüde özgürleşir. Belki de asıl mesele sahneden inmek değil; sahnede kendi sesimizi duyurabilmektir. Çünkü özgürlük, rolü reddetmekten çok, rolün anlamını yeniden yazabilme cesaretidir. Dr. Dilek BARAN
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haber111.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.