MİSAFİR KALEM
Köşe Yazarı
MİSAFİR KALEM
 

SESSİZ CİNNET: KORKUYA UYUM SAĞLAYARAK BÜYÜYEN BİR TOPLUM

SESSİZ CİNNET: KORKUYA UYUM SAĞLAYARAK BÜYÜYEN BİR TOPLUM Bugün sokaklarda yürürken insanların yüzlerine bakın. Sadece yorgunluk değil, sanki herkesin ensesinde siyah bir gölge dolaşıyor. Türkiye, yalnızca ekonomik bir krizin değil; korkuyla örülmüş bir toplumsal tükenmişliğin içinden geçiyor. Siyasi erkler kendi refah dünyalarında asgari ücret pazarlıkları yaparken, halk adaletin, hukukun ve sosyal devletin yokluğunda adeta nefes almaya çalışıyor. Bu tablo bir anda oluşmadı. Bugün yaşadığımız sessizliğin, kabullenişin ve içten içe tükenişin kökleri çok daha geride, çocuklukta atıldı. Çocuklukta Başlayan Uyum Birçok insan korkuya yetişkinlikte yakalanmadı; çocukken ona alıştırıldı. “Sesini çıkarma.” “Büyüklere karşı gelinmez.” “Aman başımıza iş alma.” Bu cümleler yalnızca ebeveyn nasihatleri değil; toplumsal bir aktarım biçimiydi. Uslu çocuk olmak, soru sormaktan daha değerli sayıldı. Sessizlik güvenlik; itaat erdem olarak öğretildi. Böylece çocuk, korkuyu aşmayı değil, korkuya uyum sağlamayı öğrendi. Eğitimde Korkuya Uyum Okul, merakı büyütmesi gereken yerken çoğu zaman uyumu ödüllendiren bir alana dönüştü. Yanlış soru soran değil, hiç soru sormayan makbul sayıldı. Hata yapmaktan korkan öğrenci, zamanla düşünmekten de korkar hâle geldi. Eğitim, bireyi güçlendirmek yerine onu “sorunsuz” kılmaya odaklandığında toplum da sorgulamayan bireylerden oluştu. Sanatta Korkuya Uyum Sanat, hakikati rahatsız edici biçimde söyleme cesareti ister. Ancak korkunun normalleştiği toplumlarda sanat da oto sansüre alışır. Söylenmeyen cümleler, yapılmayan eserler, çizilmeyen resimler çoğalır. Sanat sustuğunda toplum kendine ayna tutamaz; aynasız kalan toplum ise zamanla karanlığa alışır. Ekonomide Korkuya Uyum Geçim derdi, korkunun en etkili üretim alanıdır. Yarın işini kaybetme endişesi taşıyan insan, bugün yaşadığı haksızlığa ses çıkaramaz. “Şükret” dili, hak talebinin yerini aldığında yoksulluk yalnızca maddi değil, zihinsel bir duruma dönüşür. İnsanlar yoksullaşırken sorgulama da fakirleşir. İlişkilerde Korkuya Uyum Korku sadece kamusal alanda değil, özel hayatlarda da belirleyicidir. İnsanlar kaybetmemek için susar, bozulmasın diye katlanır, yalnız kalmamak için kendinden vazgeçer. Böylece ilişkiler sevgiyle değil, idare etme refleksiyle sürdürülür. Bu da toplumsal bir yalnızlık üretir: Kalabalıklar içinde sessiz bireyler. Bugün Geldiğimiz Yer: Sessiz Cinnet Korku, yalnızca bireysel bir duygu değildir; toplumsal olarak üretildiğinde bir yönetim biçimine dönüşür. Hannah Arendt’in yıllar önce uyardığı gibi, korkunun egemen olduğu toplumlarda kötülük çoğu zaman bağırarak değil, sessizce yayılır. İnsanlar olan biteni bilmedikleri için değil; bildikleri hâlde alıştıkları için susarlar. Sessizlik, zamanla bir erdem değil, bir hayatta kalma stratejisi hâline gelir. Sürekli belirsizlik içinde yaşayan birey, yarınını planlayamadığı gibi bugününü de savunamaz. Psikolojide “öğrenilmiş çaresizlik” olarak tanımlanan bu hâl, insanın çabalamaktan vazgeçmesiyle başlar. Ne söylese değişmeyeceğine, ne yapsa sonuç alamayacağına inanan birey, zamanla itiraz etmeyi değil, uyum sağlamayı öğrenir. Toplum da tam olarak böyle donar: Tepki vermez ama içten içe tükenir. Ekonomik yoksunluk bu sürecin yalnızca görünen yüzüdür. Asıl derin yara, adalet duygusunun aşınmasıdır. İnsanlar artık haksızlığa uğramaktan çok, haksızlığa uğradığında korunmayacağını düşündüğünde sosyal bağlar çözülür. Komşu, komşunun açlığını değil, hangi tarafta durduğunu sorgular. Kutuplaşma, siyasal bir tercihten çıkıp gündelik bir refleks hâline gelir. Oysa tarih bize şunu gösterir: Toplumları ayakta tutan şey ortak ideoloji değil, ortak adalet duygusudur. Hukukun kişiye göre değişmediğine, emeğin karşılıksız kalmayacağına ve yarının bugünden daha karanlık olmayacağına dair inanç kaybolduğunda insanlar yalnızca yoksullaşmaz; yalnızlaşır. İşte o anda korku, sokaklarda dolaşan görünmez bir gölgeye dönüşür. Korkuya Alışmamak Bu yüzden mesele yalnızca “daha fazla konuşmak” hiç değildir. Asıl ihtiyaç, korkuyu normalleştirmemek ve suskunluğu kader sanmamaktır. Sosyal devlet, bireye “yalnız değilsin” deme biçimidir. Hukuk, insanın yarın sabah hâlâ insan kalacağına dair güvencedir. Eğitim, itaati değil cesareti; sanat, sessizliği değil hakikati büyütmelidir. Toplumlar korkuyla yaşamayı öğrendiğinde değil; korkunun nasıl öğretildiğini fark ettiğinde iyileşmeye başlar. Çünkü sessizliğin uzun sürdüğü her yerde, toplumsal çürüme yüksek sesle değil, usul usul ilerler. Dr. Dilek Baran
Ekleme Tarihi: 15 Ocak 2026 -Perşembe

SESSİZ CİNNET: KORKUYA UYUM SAĞLAYARAK BÜYÜYEN BİR TOPLUM

SESSİZ CİNNET: KORKUYA UYUM SAĞLAYARAK BÜYÜYEN BİR TOPLUM Bugün sokaklarda yürürken insanların yüzlerine bakın. Sadece yorgunluk değil, sanki herkesin ensesinde siyah bir gölge dolaşıyor. Türkiye, yalnızca ekonomik bir krizin değil; korkuyla örülmüş bir toplumsal tükenmişliğin içinden geçiyor. Siyasi erkler kendi refah dünyalarında asgari ücret pazarlıkları yaparken, halk adaletin, hukukun ve sosyal devletin yokluğunda adeta nefes almaya çalışıyor. Bu tablo bir anda oluşmadı. Bugün yaşadığımız sessizliğin, kabullenişin ve içten içe tükenişin kökleri çok daha geride, çocuklukta atıldı. Çocuklukta Başlayan Uyum Birçok insan korkuya yetişkinlikte yakalanmadı; çocukken ona alıştırıldı. “Sesini çıkarma.” “Büyüklere karşı gelinmez.” “Aman başımıza iş alma.” Bu cümleler yalnızca ebeveyn nasihatleri değil; toplumsal bir aktarım biçimiydi. Uslu çocuk olmak, soru sormaktan daha değerli sayıldı. Sessizlik güvenlik; itaat erdem olarak öğretildi. Böylece çocuk, korkuyu aşmayı değil, korkuya uyum sağlamayı öğrendi. Eğitimde Korkuya Uyum Okul, merakı büyütmesi gereken yerken çoğu zaman uyumu ödüllendiren bir alana dönüştü. Yanlış soru soran değil, hiç soru sormayan makbul sayıldı. Hata yapmaktan korkan öğrenci, zamanla düşünmekten de korkar hâle geldi. Eğitim, bireyi güçlendirmek yerine onu “sorunsuz” kılmaya odaklandığında toplum da sorgulamayan bireylerden oluştu. Sanatta Korkuya Uyum Sanat, hakikati rahatsız edici biçimde söyleme cesareti ister. Ancak korkunun normalleştiği toplumlarda sanat da oto sansüre alışır. Söylenmeyen cümleler, yapılmayan eserler, çizilmeyen resimler çoğalır. Sanat sustuğunda toplum kendine ayna tutamaz; aynasız kalan toplum ise zamanla karanlığa alışır. Ekonomide Korkuya Uyum Geçim derdi, korkunun en etkili üretim alanıdır. Yarın işini kaybetme endişesi taşıyan insan, bugün yaşadığı haksızlığa ses çıkaramaz. “Şükret” dili, hak talebinin yerini aldığında yoksulluk yalnızca maddi değil, zihinsel bir duruma dönüşür. İnsanlar yoksullaşırken sorgulama da fakirleşir. İlişkilerde Korkuya Uyum Korku sadece kamusal alanda değil, özel hayatlarda da belirleyicidir. İnsanlar kaybetmemek için susar, bozulmasın diye katlanır, yalnız kalmamak için kendinden vazgeçer. Böylece ilişkiler sevgiyle değil, idare etme refleksiyle sürdürülür. Bu da toplumsal bir yalnızlık üretir: Kalabalıklar içinde sessiz bireyler. Bugün Geldiğimiz Yer: Sessiz Cinnet Korku, yalnızca bireysel bir duygu değildir; toplumsal olarak üretildiğinde bir yönetim biçimine dönüşür. Hannah Arendt’in yıllar önce uyardığı gibi, korkunun egemen olduğu toplumlarda kötülük çoğu zaman bağırarak değil, sessizce yayılır. İnsanlar olan biteni bilmedikleri için değil; bildikleri hâlde alıştıkları için susarlar. Sessizlik, zamanla bir erdem değil, bir hayatta kalma stratejisi hâline gelir. Sürekli belirsizlik içinde yaşayan birey, yarınını planlayamadığı gibi bugününü de savunamaz. Psikolojide “öğrenilmiş çaresizlik” olarak tanımlanan bu hâl, insanın çabalamaktan vazgeçmesiyle başlar. Ne söylese değişmeyeceğine, ne yapsa sonuç alamayacağına inanan birey, zamanla itiraz etmeyi değil, uyum sağlamayı öğrenir. Toplum da tam olarak böyle donar: Tepki vermez ama içten içe tükenir. Ekonomik yoksunluk bu sürecin yalnızca görünen yüzüdür. Asıl derin yara, adalet duygusunun aşınmasıdır. İnsanlar artık haksızlığa uğramaktan çok, haksızlığa uğradığında korunmayacağını düşündüğünde sosyal bağlar çözülür. Komşu, komşunun açlığını değil, hangi tarafta durduğunu sorgular. Kutuplaşma, siyasal bir tercihten çıkıp gündelik bir refleks hâline gelir. Oysa tarih bize şunu gösterir: Toplumları ayakta tutan şey ortak ideoloji değil, ortak adalet duygusudur. Hukukun kişiye göre değişmediğine, emeğin karşılıksız kalmayacağına ve yarının bugünden daha karanlık olmayacağına dair inanç kaybolduğunda insanlar yalnızca yoksullaşmaz; yalnızlaşır. İşte o anda korku, sokaklarda dolaşan görünmez bir gölgeye dönüşür. Korkuya Alışmamak Bu yüzden mesele yalnızca “daha fazla konuşmak” hiç değildir. Asıl ihtiyaç, korkuyu normalleştirmemek ve suskunluğu kader sanmamaktır. Sosyal devlet, bireye “yalnız değilsin” deme biçimidir. Hukuk, insanın yarın sabah hâlâ insan kalacağına dair güvencedir. Eğitim, itaati değil cesareti; sanat, sessizliği değil hakikati büyütmelidir. Toplumlar korkuyla yaşamayı öğrendiğinde değil; korkunun nasıl öğretildiğini fark ettiğinde iyileşmeye başlar. Çünkü sessizliğin uzun sürdüğü her yerde, toplumsal çürüme yüksek sesle değil, usul usul ilerler. Dr. Dilek Baran
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haber111.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.