MİSAFİR KALEM
Köşe Yazarı
MİSAFİR KALEM
 

Sessiz Düzen, Derin Çatlaklar

Sessiz Düzen, Derin Çatlaklar Toplumlar çoğu zaman büyük sarsıntılarla değil, küçük sessizliklerle çözülür. Düzen yerinde duruyor gibi görünür; sokaklar akar, kurumlar çalışır, gündelik hayat devam eder. Ancak bu yüzeyin altında, derin çatlaklar yavaş yavaş genişler. Toplumsal düzenin temelinde mülkiyet, üretim ve bunları yöneten ilişkiler yer alır. Bu ilişkilerin sürekliliğini sağlayan mekanizmalar ise çoğu zaman görünmezdir. Siyaset, eğitim, ekonomi ve kültür… Hepsi birlikte çalıştığında sistem “doğal” bir akış hissi verir. Ne var ki bu alanlar, toplumsal sorumluluktan çok alışkanlıkla işlemeye başladığında, vicdan ve sorgulama sessizce geri çekilir. Bu noktada bireyden beklenen şey, yüksek sesle düşünmek değil; uyum sağlamaktır. Belirsizliğin arttığı dönemlerde insanlar anlam arayışından çok ayakta kalmaya odaklanır. Eğitim de bu sürecin dışında değildir. Okullar bilgi aktarmaya devam ederken, düşünme becerisi ve etik muhakeme geri planda kalabilir. Böylece eğitim, bireyi güçlendiren bir alan olmaktan çok, mevcut düzeni yeniden üreten bir yapıya dönüşür. Son yıllarda gençler arasında riskli davranışların artması, bu genel tabloyla birlikte okunmalıdır. Madde kullanımı, erken yaşta borçlanma ya da kayıt dışı ilişkiler; çoğu zaman yalnızca bireysel tercihler değil, yönsüzlük hissinin dışavurumudur. Aile, okul ve kamusal bağların zayıfladığı ortamlarda gençler, aidiyet duygusunu farklı alanlarda arar. Bu arayış her zaman güvenli yollarla sonuçlanmaz. Ekonomik güvencesizlik de bu tabloyu besleyen önemli unsurlardan biridir. Gelecek duygusunun zayıfladığı, emek ile karşılık arasındaki bağın belirsizleştiği toplumlarda, kısa yollar daha cazip hale gelir. Bu durum, sorumluluğun erken yaşlara kaymasına ve gençlerin henüz hazır olmadıkları güç alanlarıyla karşılaşmasına yol açabilir. Şiddetin gündelik hayata daha fazla sirayet etmesi ise yalnızca ani öfke anlarıyla açıklanamaz. Uzun süreli stres, değersizlik hissi ve sürekli kaygı hali, bireyin hem kendisiyle hem çevresiyle kurduğu ilişkiyi dönüştürür. Zamanla bu yük, en yakın alanlara kadar taşabilir. Bu tür dönemlerde dikkat çekici bir başka durum da sessizliğin yaygınlaşmasıdır. Tartışmalar azalır, eleştirel sesler geri çekilir, sorular yerini kabullere bırakır. Olan biten “normal” kabul edilmeye başlandığında, yapısal sorunlar görünmez hale gelir. Oysa sessizlik her zaman huzur anlamına gelmez; bazen yalnızca ertelemedir. Çözüm arayışı ise genellikle kısa vadeli önlemlerde yoğunlaşır. Oysa kalıcı iyileşme, uzun soluklu bir bakış gerektirir. Eğitimin içeriğini yeniden düşünmek, gençleri sosyal ve kültürel olarak desteklemek, ekonomik güvenceleri güçlendirmek ve en önemlisi konuşabilen bir toplumsal zemin oluşturmak bu sürecin temel adımlarıdır. Belki de mesele, ne olup bittiğini bilmemek değil; bildiğimiz halde konuşmamayı tercih etmektir. Çünkü konuşmak sorumluluk ister, sessizlik ise konfor sunar. Zamanla bu konfor, bireysel bir tercih olmaktan çıkar; kurumsallaşmış bir alışkanlığa dönüşür. Oysa toplumlar en çok bağırıldığında değil, herkes sustuğunda çözülür. Düzen hâlâ ayakta gibi görünür, kurallar işlemeye devam eder, hayat kendi ritminde akar. Ancak bu sessizlik, iyileşmenin değil; ertelenmiş bir yüzleşmenin habercisidir. Bugün yaşanan birçok sorun, tek tek olaylar olarak ele alındığında anlaşılmaz. Ama hepsi birlikte okunduğunda aynı şeyi fısıldar: Görünürde sakin, derinde kırılgan bir yapı. İşte tam da bu yüzden, asıl ihtiyaç duyulan şey daha yüksek sesle konuşmak değil; daha sahici, daha dürüst ve daha cesur bir toplumsal diyalogdur. Çünkü bazen bir toplumun en büyük kırılma noktası, en çok sustuğu andır. Ve bazen suskunluk, düzenin değil; çatlağın adıdır. Dr. Dilek Baran
Ekleme Tarihi: 22 Ocak 2026 -Perşembe

Sessiz Düzen, Derin Çatlaklar

Sessiz Düzen, Derin Çatlaklar Toplumlar çoğu zaman büyük sarsıntılarla değil, küçük sessizliklerle çözülür. Düzen yerinde duruyor gibi görünür; sokaklar akar, kurumlar çalışır, gündelik hayat devam eder. Ancak bu yüzeyin altında, derin çatlaklar yavaş yavaş genişler. Toplumsal düzenin temelinde mülkiyet, üretim ve bunları yöneten ilişkiler yer alır. Bu ilişkilerin sürekliliğini sağlayan mekanizmalar ise çoğu zaman görünmezdir. Siyaset, eğitim, ekonomi ve kültür… Hepsi birlikte çalıştığında sistem “doğal” bir akış hissi verir. Ne var ki bu alanlar, toplumsal sorumluluktan çok alışkanlıkla işlemeye başladığında, vicdan ve sorgulama sessizce geri çekilir. Bu noktada bireyden beklenen şey, yüksek sesle düşünmek değil; uyum sağlamaktır. Belirsizliğin arttığı dönemlerde insanlar anlam arayışından çok ayakta kalmaya odaklanır. Eğitim de bu sürecin dışında değildir. Okullar bilgi aktarmaya devam ederken, düşünme becerisi ve etik muhakeme geri planda kalabilir. Böylece eğitim, bireyi güçlendiren bir alan olmaktan çok, mevcut düzeni yeniden üreten bir yapıya dönüşür. Son yıllarda gençler arasında riskli davranışların artması, bu genel tabloyla birlikte okunmalıdır. Madde kullanımı, erken yaşta borçlanma ya da kayıt dışı ilişkiler; çoğu zaman yalnızca bireysel tercihler değil, yönsüzlük hissinin dışavurumudur. Aile, okul ve kamusal bağların zayıfladığı ortamlarda gençler, aidiyet duygusunu farklı alanlarda arar. Bu arayış her zaman güvenli yollarla sonuçlanmaz. Ekonomik güvencesizlik de bu tabloyu besleyen önemli unsurlardan biridir. Gelecek duygusunun zayıfladığı, emek ile karşılık arasındaki bağın belirsizleştiği toplumlarda, kısa yollar daha cazip hale gelir. Bu durum, sorumluluğun erken yaşlara kaymasına ve gençlerin henüz hazır olmadıkları güç alanlarıyla karşılaşmasına yol açabilir. Şiddetin gündelik hayata daha fazla sirayet etmesi ise yalnızca ani öfke anlarıyla açıklanamaz. Uzun süreli stres, değersizlik hissi ve sürekli kaygı hali, bireyin hem kendisiyle hem çevresiyle kurduğu ilişkiyi dönüştürür. Zamanla bu yük, en yakın alanlara kadar taşabilir. Bu tür dönemlerde dikkat çekici bir başka durum da sessizliğin yaygınlaşmasıdır. Tartışmalar azalır, eleştirel sesler geri çekilir, sorular yerini kabullere bırakır. Olan biten “normal” kabul edilmeye başlandığında, yapısal sorunlar görünmez hale gelir. Oysa sessizlik her zaman huzur anlamına gelmez; bazen yalnızca ertelemedir. Çözüm arayışı ise genellikle kısa vadeli önlemlerde yoğunlaşır. Oysa kalıcı iyileşme, uzun soluklu bir bakış gerektirir. Eğitimin içeriğini yeniden düşünmek, gençleri sosyal ve kültürel olarak desteklemek, ekonomik güvenceleri güçlendirmek ve en önemlisi konuşabilen bir toplumsal zemin oluşturmak bu sürecin temel adımlarıdır. Belki de mesele, ne olup bittiğini bilmemek değil; bildiğimiz halde konuşmamayı tercih etmektir. Çünkü konuşmak sorumluluk ister, sessizlik ise konfor sunar. Zamanla bu konfor, bireysel bir tercih olmaktan çıkar; kurumsallaşmış bir alışkanlığa dönüşür. Oysa toplumlar en çok bağırıldığında değil, herkes sustuğunda çözülür. Düzen hâlâ ayakta gibi görünür, kurallar işlemeye devam eder, hayat kendi ritminde akar. Ancak bu sessizlik, iyileşmenin değil; ertelenmiş bir yüzleşmenin habercisidir. Bugün yaşanan birçok sorun, tek tek olaylar olarak ele alındığında anlaşılmaz. Ama hepsi birlikte okunduğunda aynı şeyi fısıldar: Görünürde sakin, derinde kırılgan bir yapı. İşte tam da bu yüzden, asıl ihtiyaç duyulan şey daha yüksek sesle konuşmak değil; daha sahici, daha dürüst ve daha cesur bir toplumsal diyalogdur. Çünkü bazen bir toplumun en büyük kırılma noktası, en çok sustuğu andır. Ve bazen suskunluk, düzenin değil; çatlağın adıdır. Dr. Dilek Baran
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haber111.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.