MİSAFİR KALEM
Köşe Yazarı
MİSAFİR KALEM
 

Toplumca Delirdik mi?

Toplumca Delirdik mi? Yoksa Delirtilen Bir Düzenin İçinde Yaşamaya mı Çalışıyoruz? Son yıllarda sıkça dile getirilen bir cümle var: “Toplumca delirdik mi?” Artan öfke patlamaları, tahammülsüzlük, empati yoksunluğu, anksiyete, depresyon, yalnızlık ve yabancılaşma… Sokakta, trafikte, sosyal medyada, aile içinde ve iş yerlerinde giderek daha sert, daha kırılgan ve daha huzursuz bireyler görüyoruz. Peki bu bir “toplumsal delirme” hali mi, yoksa çok daha karmaşık bir sürecin görünür sonucu mu? Delilik bireysel mi, toplumsal mı? Fransız sosyolog Émile Durkheim, bireysel ruhsal çöküşleri yalnızca bireyin iç dünyasıyla açıklamanın büyük bir hata olduğunu söyler. Ona göre toplumda normlar zayıfladığında, belirsizlik arttığında ve birey yönsüz kaldığında “anomik” bir durum ortaya çıkar. Bu durumda ruhsal çözülmeler kaçınılmazdır. “Toplumsal düzenin çözüldüğü yerde bireyin ruhsal dengesi de sarsılır.” — Émile Durkheim Bugün yaşadığımız tam olarak budur: Kuralların belirsizleştiği, adalet duygusunun zedelendiği, gelecek tahayyülünün çöktüğü bir toplumsal iklim. Birey, artık sadece kendisiyle değil; hızla değişen, talepkâr ve acımasız bir sistemle de mücadele etmek zorundadır. Peki genler ne diyor? Genler kader midir, miras mı?** Bu noktada sıkça başvurulan bir savunma devreye girer: “Bu bizim genlerimizde var.” Oysa modern genetik bilim bu söylemi çoktan sorgulamaya açmıştır. Amerikalı genetikçi Eric Kandel, genlerin tek başına kader olmadığını, çevresel koşulların genlerin nasıl çalışacağını belirlediğini vurgular. “Genler yüklenmiş bir silah gibidir; tetiği çeken ise çevredir.” — Eric Kandel Yani genetik miras, bir yatkınlık sunar; ama sonucu belirlemez. Travma, stres, yoksunluk, şiddet, ihmal ve toplumsal baskılar bu yatkınlıkları aktive edebilir ya da bastırabilir. Bu yaklaşım, epigenetik alanında çalışan dünyaca ünlü biyolog Bruce Lipton tarafından da desteklenir: “Genler kader değildir; çevre genlerin nasıl ifade edileceğini belirler.” — Bruce H. Lipton Dolayısıyla bugün toplumda gördüğümüz ruhsal dağılmayı yalnızca “bozuk genler”le açıklamak, sorumluluğu sistemden alıp bireyin omzuna yüklemekten başka bir işe yaramaz. Modern insan neden bu kadar kırılgan? Sosyolog Zygmunt Bauman, modern bireyin en büyük sorununu “akışkanlık” kavramıyla açıklar. Hiçbir şey kalıcı değildir: ilişkiler, işler, kimlikler, değerler… “Akışkan modernite, bireyi sürekli tetikte ama sürekli yorgun bırakır.” — Zygmunt Bauman Bu sürekli tetikte olma hâli, psikiyatri literatüründe kronik stres, tükenmişlik ve kaygı bozukluklarıyla kendini gösterir. Psikiyatr Aaron T. Beck ise bu durumu bireyin zihinsel şemaları üzerinden açıklar: “İnsan, kendisi, dünya ve gelecek hakkında olumsuz inançlar geliştirdiğinde depresyon kaçınılmaz hâle gelir.” — Aaron T. Beck Bugün bireyin dünyaya bakışı güvensizlikle, geleceğe bakışı belirsizlikle, kendine bakışı ise yetersizlik duygusuyla örülmüş durumdadır. O hâlde gerçekten delirdik mi? Hayır. Ama normal olmayan bir düzen içinde “normal” kalmaya zorlanıyoruz. İnsanı rekabetle tanımlayan, duyguyu zayıflık sayan, empatiyi lüks, dayanışmayı gereksiz gören bir sistemde ruhsal dengeyi korumak her geçen gün daha da zorlaşıyor. Psikiyatr R.D. Laing’in yıllar önce söylediği gibi: “Delilik bazen hasta bir dünyaya verilen sağlıklı bir tepkidir.” Bugün yaşadığımız birçok ruhsal belirti, bireysel patoloji değil; toplumsal bir alarmdır. Bu alarmı susturmak için bireyleri etiketlemek değil, sistemi yeniden düşünmek gerekir. Genler bir başlangıç noktasıdır, kader değildir. Delilik bir etiket değil, çoğu zaman bir uyumsuzluk göstergesidir. Ve belki de asıl soru şudur: Toplumca delirdik mi, yoksa artık insan kalmanın bedelini mi ödüyoruz? Dr. Gülçin Itırlı Aslan
Ekleme Tarihi: 22 Aralık 2025 -Pazartesi

Toplumca Delirdik mi?

Toplumca Delirdik mi? Yoksa Delirtilen Bir Düzenin İçinde Yaşamaya mı Çalışıyoruz? Son yıllarda sıkça dile getirilen bir cümle var: “Toplumca delirdik mi?” Artan öfke patlamaları, tahammülsüzlük, empati yoksunluğu, anksiyete, depresyon, yalnızlık ve yabancılaşma… Sokakta, trafikte, sosyal medyada, aile içinde ve iş yerlerinde giderek daha sert, daha kırılgan ve daha huzursuz bireyler görüyoruz. Peki bu bir “toplumsal delirme” hali mi, yoksa çok daha karmaşık bir sürecin görünür sonucu mu? Delilik bireysel mi, toplumsal mı? Fransız sosyolog Émile Durkheim, bireysel ruhsal çöküşleri yalnızca bireyin iç dünyasıyla açıklamanın büyük bir hata olduğunu söyler. Ona göre toplumda normlar zayıfladığında, belirsizlik arttığında ve birey yönsüz kaldığında “anomik” bir durum ortaya çıkar. Bu durumda ruhsal çözülmeler kaçınılmazdır. “Toplumsal düzenin çözüldüğü yerde bireyin ruhsal dengesi de sarsılır.” — Émile Durkheim Bugün yaşadığımız tam olarak budur: Kuralların belirsizleştiği, adalet duygusunun zedelendiği, gelecek tahayyülünün çöktüğü bir toplumsal iklim. Birey, artık sadece kendisiyle değil; hızla değişen, talepkâr ve acımasız bir sistemle de mücadele etmek zorundadır. Peki genler ne diyor? Genler kader midir, miras mı?** Bu noktada sıkça başvurulan bir savunma devreye girer: “Bu bizim genlerimizde var.” Oysa modern genetik bilim bu söylemi çoktan sorgulamaya açmıştır. Amerikalı genetikçi Eric Kandel, genlerin tek başına kader olmadığını, çevresel koşulların genlerin nasıl çalışacağını belirlediğini vurgular. “Genler yüklenmiş bir silah gibidir; tetiği çeken ise çevredir.” — Eric Kandel Yani genetik miras, bir yatkınlık sunar; ama sonucu belirlemez. Travma, stres, yoksunluk, şiddet, ihmal ve toplumsal baskılar bu yatkınlıkları aktive edebilir ya da bastırabilir. Bu yaklaşım, epigenetik alanında çalışan dünyaca ünlü biyolog Bruce Lipton tarafından da desteklenir: “Genler kader değildir; çevre genlerin nasıl ifade edileceğini belirler.” — Bruce H. Lipton Dolayısıyla bugün toplumda gördüğümüz ruhsal dağılmayı yalnızca “bozuk genler”le açıklamak, sorumluluğu sistemden alıp bireyin omzuna yüklemekten başka bir işe yaramaz. Modern insan neden bu kadar kırılgan? Sosyolog Zygmunt Bauman, modern bireyin en büyük sorununu “akışkanlık” kavramıyla açıklar. Hiçbir şey kalıcı değildir: ilişkiler, işler, kimlikler, değerler… “Akışkan modernite, bireyi sürekli tetikte ama sürekli yorgun bırakır.” — Zygmunt Bauman Bu sürekli tetikte olma hâli, psikiyatri literatüründe kronik stres, tükenmişlik ve kaygı bozukluklarıyla kendini gösterir. Psikiyatr Aaron T. Beck ise bu durumu bireyin zihinsel şemaları üzerinden açıklar: “İnsan, kendisi, dünya ve gelecek hakkında olumsuz inançlar geliştirdiğinde depresyon kaçınılmaz hâle gelir.” — Aaron T. Beck Bugün bireyin dünyaya bakışı güvensizlikle, geleceğe bakışı belirsizlikle, kendine bakışı ise yetersizlik duygusuyla örülmüş durumdadır. O hâlde gerçekten delirdik mi? Hayır. Ama normal olmayan bir düzen içinde “normal” kalmaya zorlanıyoruz. İnsanı rekabetle tanımlayan, duyguyu zayıflık sayan, empatiyi lüks, dayanışmayı gereksiz gören bir sistemde ruhsal dengeyi korumak her geçen gün daha da zorlaşıyor. Psikiyatr R.D. Laing’in yıllar önce söylediği gibi: “Delilik bazen hasta bir dünyaya verilen sağlıklı bir tepkidir.” Bugün yaşadığımız birçok ruhsal belirti, bireysel patoloji değil; toplumsal bir alarmdır. Bu alarmı susturmak için bireyleri etiketlemek değil, sistemi yeniden düşünmek gerekir. Genler bir başlangıç noktasıdır, kader değildir. Delilik bir etiket değil, çoğu zaman bir uyumsuzluk göstergesidir. Ve belki de asıl soru şudur: Toplumca delirdik mi, yoksa artık insan kalmanın bedelini mi ödüyoruz? Dr. Gülçin Itırlı Aslan
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haber111.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.